Yazılar

Depresyon da kilo artışına yol açıyor!

Depresyon da kilo artışına yol açıyor!

Obezitenin psikolojik yönlerinin de olduğuna dikkat çeken uzmanlar, düşük benlik saygısı ve olumsuz vücut imajının da obeziteye yol açabileceğini söylüyor. Duygusal yeme, stres, kaygı, üzüntü veya sıkıntı gibi olumsuz duygusal durumların bazı insanların yeme alışkanlıklarını farklılaştırabildiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, tüm bunların aşırı şekilde yeme davranışlarına neden olabileceğini kaydetti. Çetin, “Depresyon, kişinin enerji seviyelerini azaltır ve fiziksel aktivite eksikliğine sebep olabilir, bu durum da kilo artışına yol açar.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, obezite ve psikoloji arasındaki ilişkiye dair açıklamalarda bulundu.

Obezitenin, genellikle tıbbi ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olabilen bir durum olduğunu ifade eden Çetin, ancak, obezitenin sadece fiziksel sağlıkla ilgili olmadığını ve psikolojik etkilere de yol açtığını söyledi.

Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin

Obezite tedavisi psikolojik sağlığı da kapsamalı

Çetin, şöyle devam etti:

“Sadece fiziksel bir sağlık sorunu dememiz doğru olmaz. Obezite, kişinin yaşam kalitesini, özsaygısını, zihinsel sağlığını ve genel refahını etkileyebiliyor. Obezite, depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları ve diğer psikolojik rahatsızlıkların tetikleyebiliyor. Obezite ve psikolojik sağlık arasındaki ilişki karmaşıktır diyebiliriz. Bireyler arasında farklılık gösterebilir. Obezitenin psikolojik boyutları; kişinin yaşadığı duygusal sorunlar, sosyal dışlanma, özsaygı sorunları gibi değişiklikler olabilir. Sonuç olarak, obeziteyi sadece bir psikolojik rahatsızlık olarak tanımlamak yerine hem tıbbi hem de psikolojik birçok boyutunu dikkate almak daha doğru olacaktır. Neticede obezite tedavisi, sadece fiziksel sağlığı değil, aynı zamanda psikolojik sağlığı da kapsamalıdır. Çünkü obezitenin hem fiziksel ve psikolojik etkileri vardır.”

Olumsuz vücut imajı obeziteye yol açabiliyor

Obeziteye neden olabilen psikolojik faktörlere de işaret eden Çetin, “Obezitenin psikolojik yönleri de var. Bu faktörleri şu şekilde açıklayabilirim; duygusal yeme, stres, kaygı, üzüntü veya sıkıntı gibi olumsuz duygusal durumlar, bazı insanları yeme alışkanlıklarını farklılaştırabilir ve aşırı şekilde yeme davranışlarına neden olabilir. Depresyon, kişinin enerji seviyelerini azaltır ve fiziksel aktivite eksikliğine sebep olabilir, bu durumda kilo artışına yol açar. Anksiyete bozukluklarında, aşırı yeme davranışı görülebilir. Düşük benlik saygısı, olumsuz vücut imajı, obeziteye yol açabilir.” dedi.

Destek grupları ve psikoterapi fayda sağlıyor

Psikolojik faktörlerin obezite ile mücadele edenlerde psikolojik sorunlara ve yeme düzeninin bozulmasına yol açabildiğini de söyleyen Çetin, şunları anlattı:

“Psikolojik faktörler, obezitenin sürecini tetikleyebilir ve tedavi sürecinde dikkate alınmalıdır, çünkü sadece fiziksel sağlığı değil, psikolojik sağlığı da etkiliyor. Psikoterapi ve destek grupları, bu tür psikolojik faktörlerle başa çıkma açısından destekleyici ve fayda sağlayıcıdır.”

Profesyonel yardım sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlıyor

Obezite ile kendine zarar verme davranışları arasındaki ilişkinin karmaşıklığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, şöyle dedi:

“Duygusal stres, kaygı veya üzüntü gibi negatif duygular, bireylerin aşırı yeme davranışlarını sağlayabilir, çünkü yemek yeme bireye bir tür rahatlama ve duygusal tatmin sağlar. Aşırı yemenin sadece fiziksel sağlığa etki olarak değil, psikolojik sağlığı da etkisi olduğunu söylemek mümkündür.  Kendini cezalandırma veya suçluluk nedeniyle gerçekleştirilen aşırı yeme davranışları, düşük benlik değeri ile ilişkilendirilebilir ve obezite riskini artırabilir. Profesyonel yardım aramak ve psikoterapi almak, bu tür sorunların daha iyi anlaşılmasına ve tedavi edilmesini sağlayacaktır.”

Duygusal zeka becerilerini geliştirme duygusal yemeyi kontrol edebilmeyi sağlıyor

Obezite ile psikolojik faktörler arasındaki döngüyü kırmak için, obeziteyi hem fiziksel hem de zihinsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini de vurgulayan Çetin, “Psikoterapi süreci, bireyin duygusal yeme alışkanlıkları, benlik saygısı sorunları veya diğer psikolojik faktörlerle başa çıkmasını sağlayan bir tedavi yöntemidir. Kendi düşünce ve davranışlarınızı fark etmek, duygusal yeme ataklarının tetikleyicilerini belirlemek ve çözüm yolları oluşturmak, kilo yönetimine destek sağlayabilir.” diye konuştu.

Duygusal zeka becerilerini geliştirmenin, stresle daha iyi başa çıkılması ve duygusal yemeyi kontrol edebilmeyi sağladığını ifade eden Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı yaşam tarzı, beslenme ve fiziksel faaliyetleri değiştirerek obezitenin fiziksel etkileriyle başa çıkmada ve psikolojik sağlığı iyileştirmede etkili olabilir. Obeziteyi yönetmek ve tedavi etmek, fiziksel sağlıkla birlikte psikolojik sağlığı açısından da önemlidir. Profesyonel yardım aramak, bu süreçte sağlıklı bir kilo yönetimi ve daha sağlıklı bir yaşam tarzına kavuşmayı sağlayabilir.”

Bilinçsizce tüketilen vitaminler karaciğeri bozuyor!

Bilinçsizce tüketilen vitaminler karaciğeri bozuyor!
Dengeli beslenen ve sağlıklı kişilerin besin takviyesine ihtiyacı olmadığını dile getiren uzmanlar, ancak ciddi vitamin eksikliği olan veya hastalık süresinde olanların hekim tavsiyesi ile besin tavsiyesi alabileceğini söylüyor. “Bilinçsizce tüketilen besin takviyeleri vücutta birikerek karaciğer gibi hayati organlarımıza zarar verebilir.” diyen Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, besin desteklerinin hekim kontrolünde ve öncesinde ölçüm yapılarak alınması gerektiğini vurguladı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, besin takviyelerinin önemi ve karaciğere olan etkileri hakkında bilgi verdi.
“Dengeli beslenen ve sağlıklı kişilerin besin takviyesine ihtiyacı yoktur.” diyen Prof. Dr. Aytaç Atamer, sağlıklı beslenen kişilerin hekim tavsiyesi olmadan besin takviyesi kullanmasının sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi. Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:
“Vücudumuzun ihtiyacı olan vitaminin ve minareleri aldığımız gıdalardan rahatlıkla temin edebiliriz. İhtiyacımız olmadan aldığımız bu takviyeler ne bağışıklığımızı güçlendirir ne de karaciğerimizi temizler. Bilinçsizce tüketilen besin takviyeleri vücutta birikerek karaciğer gibi hayati organlarımıza zarar verebilir. Ancak ciddi vitamin eksikliği olan veya hastalık süresinde olanlar hekim tavsiyesi olmak üzere besin tavsiyesi alabilir.
Besin destekleri hekim kontrolünde ve öncesinde ölçüm yapılarak alınmalıdır. Karaciğerimizin detoks yani zehirden uzaklaştırma kabiliyetini esas sağlayan antioksidan glutatyodur. Vücudumuzda glutatyon depolarının yüksek tutulmasını sülfür, C vitamini gibi içerikli gıdalar ile sağlayabiliriz. Bunu yeterli ve dengeli beslenmemizde almamız mümkündür.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Yağda eriyen vitaminlerin aşırı alımı karaciğeri yoruyor
Karaciğerin hayatının devamı için gerekli olan, vücudun en temel organı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, ağız yolu ile alınan her türlü yiyecek, içecek ve ilaçların karaciğerde metabolize olduğunu kaydetti.
“Yağda eriyen vitaminler karaciğerde metabolizme edildikten sonra depolandıklarından dolayı aşırı alımı karaciğeri yorar ve hasara neden olabilir. Özellikle A vitamini ve suda eriyen bir vitamin olan niasin yüksek dozlarda alındığında karaciğerde aşırı miktarda depolanarak toksiditeye yol açabilir.” şeklinde konuşan Prof. Dr. Aytaç Atamer, kimi bitkisel takviyelerin de karaciğer hasarına sebep olabileceğini anlattı.
Cinsel fonksiyon artırıcı gibi takviyeler daha fazla zarar verebiliyor
Prof. Dr. Aytaç Atamer, ayrıca zararsız olan bir bitki gıda takviyesinin kullanılan ilaçlar ile etkileşime girerek karaciğere zarar verebileceğini de belirterek, şunları kaydetti:
“Bitkisel gıda ve ilaç takviyelerinin binde bir ile on binde bir karaciğere hasar verme riski vardır. Cinsel fonksiyonu artırıcı takviyeler, vücut geliştirme ve diyet ürünleri, kedi otu, yüksek otu, öksürük otu, karaciğer için toksik olabilir. İçerisinde çok sayıca vitamin ve detoks, destek ürünleri içeren çoklu yani 5 ile 20 madde içeren ürünler potansiyel olarak daha fazla zarar verebilir.”
Bitkisel ürünler yeteri kadar kontrolden geçmiyor
Prof. Dr. Aytaç Atamer, kullanılan gıda takviyeleri ve bitkisel ürünlerin yeteri kadar kontrolden geçmediğini dile getirerek, “Bazıları ağır metaller ve katkı maddeleri içeriyorlar. İçeriğini bilmediğimiz veya gereksiz olarak kullandığımız gıda takviyeleri size yarardan çok zarar verebilir.” dedi.
Kullanılan gıda takviyelerinin kişilerin karaciğerine olan etkisinin; kullanılan gıda takviyeleri ve alınma süresi ile yaşa, karaciğerin durumuna, kapasitesine, hastalıklarına ve/veya genetik yatkınlığına alınan takviyelerin içeriğine göre değişebildiğini anlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:
“Alınan çoklu ilaçlar, diyabet gibi metabolik hastalıkların yan etkilerini artırır. Gıda takviyeleri ilaç statüsünde olmadığı için Sağlık Bakanlığı’nın denetimine tabi değildir, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlıdır. Bu nedenle gıda takviyelerinin etkisini araştırmak için bilimsel araştırmalar daha çok toksik etkimeye maruz kalan hastalar üzerinde hekimler tarafından yapılıyor. Kullanılan gıda takviyelerinin yan etkisi konusunda yeterli bilimsel çalışma da yoktur. Bu konuda sıkı denetim ve bilinçli olmak gerekmektedir.”

Koyu renkli balların antioksidan içeriği daha yüksek

 

Oldukça sağlıklı bir besin olan balın tüketilirken porsiyon kontrolünün oldukça önemli olduğunu ifade eden uzmanlar, doğal bir besin olan bala, dışarıdan herhangi bir madde katılmasının yasak olduğunu söylüyor. Balın doğal olarak antioksidan özelliği olduğunu kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yapılan bir araştırmada koyu renkli balların antioksidan içeriğinin açık renkli olanlara göre daha yüksek olduğunun görüldüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sağlıklı bir besin olan bal hakkında tüm bilinmeyenleri anlattı.

Arıların bitkisel kaynaklardan topladıkları nektarları metabolize ederek bala dönüştürmelerinin biyokimyasal bir süreç olduğunu ifade eden Yiğit, doğal bir besin olan bala, dışarıdan herhangi bir madde katılması veya balın doğal yapısında bulunan bir maddenin uzaklaştırılmasının kanun ve yönetmeliklerce yasaklandığını söyledi. Hülya Yiğit, şunları kaydetti:

“Bal, doğal olarak antioksidan özelliği olan bir gıdadır. Yapılan bir araştırmada koyu renkli balların antioksidan içeriğinin açık renkli olanlara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Bal içerdiği vitaminler, mineraller, organik asitler, flavonoidler ve enzimler nedeniyle sindirimi kolay, besleyici ve pek çok hastalığa karşı koruyucu ve tedavi edici özellik gösteren fonksiyonel bir besindir. Bal bileşiminde bulunan potasyum, fosfor, demir, magnezyum, sodyum, mangan, klor, kükürt ve iyot gibi insan vücudunun ihtiyaç duyduğu mineral maddelerce de zengin bir besin kaynağıdır.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Bağışıklık sistemini de destekliyor

Bal bakteri, virüs ve mantarlara karşı vücudun bağışıklık sistemine destek olduğuna dikkati çeken Yiğit, “Özellikle kış aylarında bağışıklığı güçlendirmek ve soğuk algınlığından korunmak için tüketmekte fayda vardır. Bal içeriğindeki flavonoidler sayesinde kansere karşı koruyucu etki de göstermektedir. Yapılan birçok bilimsel araştırma balın, mide ülserinin temel etkeni olan Helicobacter pylori bakterisinin gelişimini yavaşlatarak hastalığın etkisini azalttığını bildirmiştir.” şeklinde konuştu.

Porsiyon kontrolüne dikkat!

“Bal oldukça sağlıklı bir besindir ancak tüketilirken porsiyon kontrolü oldukça önemlidir.” diyen Yiğit, içeriğinde yüzde 82 oranında karbonhidrat ve yüzde 1 oranında vitamin, mineral ve biyoaktif bileşikler bulundurduğunu, şeker oranı oldukça yüksek olduğu için diyabetik bireylerin tüketirken oldukça dikkatli olması gerektiğini söyledi.

“Dikkatli olunması gereken diğer bir grup ise 1 yaş altı bebeklerdir. Botulizm riski sebebiyle bebeklere 1 yaşında önce bal yedirilmemeli.” diyen Hülya Yiğit, sağlıklı bireylerin gün aşırı olarak 1 tatlı kaşığı kadar bal tüketmesinin vücut için yeterli olacağını, fazla miktarda bal tüketiminin kan şekeri dengesizliklerine, iştah kontrolünün azalmasına ve kilo artışına sebep olabileceğini de sözlerine ekledi.

Yetersiz beslenmeye bağlı ‘gizli açlık’ çocukları tehdit ediyor

Yetersiz beslenmeye bağlı ‘gizli açlık’ çocukları tehdit ediyor

Okula giderken bir poğaça, bir meyve suyu ile beslenen çocukları bekleyen gizli tehlikeye karşı uyaran uzmanlar, yetersiz beslenmenin sadece yemeğin az yenilmesi veya hiç yenilmemesi değil, yenilen yemeğin besleyiciliğinin az olması anlamına da geldiğini söylüyor. Çocukların gelişme sürecinde kalori ihtiyaçlarının yüksek olduğunu ve daha çok protein, kalsiyum, demir gibi minerallere ihtiyaç duyduklarını belirten Uzman Diyetisyen Hülya Yiğit, “Çocukluk döneminde yetersiz beslenmeye bağlı olarak zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, görme sorunları, diş ve dişeti sorunları en sık görülebilen sağlık sorunlarındandır.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Diyetisyen Hülya Yiğit, çocukluk döneminde beslenmenin önemine işaret ederek, ailelere uyarılarda bulundu.

Beslenmenin yaşamın her evresinde çok önemli ifade eden Yiğit, şunları anlattı:

“Ancak; büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu çocukluk döneminde daha da önem kazanır. Özellikle son yıllarda gelişmekte olan toplumlarda yetersiz beslenmeye bağlı olarak ‘gizli açlık’ olarak adlandırılan; demir, iyot, çinko gibi hayati önem taşıyan mineraller ve vitaminlerin vücuda yetersiz alınması ile ortaya çıkan tablo ile daha sık karşılaşılıyor. Yetersiz beslenme sadece yemeğin az yenilmesi veya hiç yenilmemesi değil, yenilen yemeğin besleyiciliğinin az olması anlamına da geliyor.”

Diyetisyen Hülya Yiğit

Her yiyecek besin değeri taşımayabiliyor

Besin kelimesinin kökeninin besleyicilikten geldiğini kaydeden Yiğit, şöyle dedi:

“Vücuda aldığımız her yiyecek besin değeri taşımayabiliyor. Bu kavramdan yola çıkarak özellikle çocukların tüketmeyi çok sevdiği jelibonlar, mısır cipsleri, bisküviler, katı yağ ile yapılan poğaçalar ve paketli meyve sularının besleyiciliklerinin oldukça düşük, yani vitamin-mineral içeriklerinin oldukça zayıf olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, vücudun hiçbir besin öğesi ihtiyacını karşılamazlar. Sadece enerji verirler. Ayrıca karın çevresini yani iç organları yağlandırma etkileri ve daha çok acıktırma potansiyellerinin olduğunu da unutmamak gerekir.”

Beyin gelişimi için Omega-3 alınması önemli

Hülya Yiğit, çocukların gelişme sürecinde kalori ihtiyaçlarının yüksek olduğunu ve daha çok protein, kalsiyum, demir gibi minerallere ihtiyaç duyduğunu anlatarak, gelişim çağındaki çocukların günlük beslenmeleri konusunda şu bilgileri verdi:

“Her gün en az 2 su bardağı süt, yoğurt veya kefir, 1-2 dilim peynir, toplamda 5 porsiyon sebze ve meyve tüketmeleri gerekir. Özellikle demir eksikliğinin sık görüldüğü bu dönemde haftada en az 3-4 gün hayvansal kaynaklı demir ve protein alımına yönelmek, kırmızı-beyaz et tüketmek önemli. Özellikle beyin gelişimi ve hafızayı güçlendirmek için hayvansal Omega-3 kaynağı olan somon ve uskumru gibi yağlı balıkların da en az haftada 2 gün tüketilmesi gerekir. İçerdikleri magnezyum, potasyum, bitkisel Omega-3 nedeniyle günlük 8-10 adet fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumların ve kuru meyvelerin tüketimini de göz ardı etmemek gerekir.”

Beslenme sadece açlık giderme davranışı değil

Beslenmenin sadece açlığı giderme davranışı olmadığını belirten Hülya Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yetişkinlik temellerinin atıldığı çocukluk döneminde daha da önemlidir. Çocukların ne kadar büyüyüp gelişebilecekleri genetik yapılarıyla ilişkilidir ancak; yapılan araştırmalarda yetersiz ve dengesiz beslenen çocukların, genetik potansiyellerini yakalayamadıkları da görülmekte. Bunlara ek olarak çocukluk döneminde yetersiz beslenmeye bağlı olarak zeka geriliği, öğrenme güçlüğü, görme sorunları, diş ve dişeti sorunları en sık görülebilen sağlık sorunlarındandır.”

Tüketilen yiyecekler kontrol edilmeli!

Tüketilen yiyecekler kontrol edilmeli!

Hava sıcaklıklarının 30 derecenin üstüne çıkmasıyla besinlerin bozulma sıklığının da arttığına dikkat çeken uzmanlar uyarıyor: Dışarıdan bakıldığında görülebilen renk ve doku kaybı ürünün bozuk olduğunun işareti. Gün içinde en az bir öğününü ev dışında tüketenlerin yaz aylarında daha da dikkatli olması gerektiğine vurgu yapan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, tüketilen ürünleri kontrol edilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Besin zehirlenmelerine karşı da tüketicileri uyaran Yiğit, belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden hastaneye başvurulması gerektiğini söylüyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, hava sıcaklıklarının artmasıyla besinlerin daha hızlı bozulabileceği konusunda tüketicileri uyardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Hava sıcaklığının artması gıdaların bozulmasını hızlandırıyor

Hava sıcaklıklarının 30 derecenin üstüne çıkması ile birlikte besinlerin bozulma sıklığının da arttığına dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle süt ve peynir gibi süt ürünleri, kıyma gibi küçük parçalı etler, maydanoz, dereotu gibi sebzeler bozulması hızlı olan yiyecekler arasında yer alır. Son zamanlarda özellikle gıda fiyatlarının artması ile kesilmiş, dilimli olarak satılan karpuz, kavun gibi meyveler de hızlı bozulabilir.” dedi.

Renk ve doku kaybı ürünün bozuk olduğunun işareti

Bozulmuş besinlerde çoğu zaman dışarıdan bakıldığında renk ve doku kaybı görüldüğünü belirten Yiğit, “Sütün renginin beyazdan sarıya dönüşmesi, maydanoz, semizotu gibi yeşil sebzelerin ve çilek, şeftali gibi meyvelerin renginin koyulaşması bozulma göstergesidir. Tavuğun renginin pembe veya turuncudan griye dönüşmeye başlaması, yüzey kayganlığının artması da tavuğun bozulduğunun göstergesidir. Kırmızı etin bozulduğu ise renk kaybına ek olarak yüzeyindeki yapışkanlıktan da anlaşılabilir.” şeklinde konuştu.

Gıda güvenliği sertifikası bulunduran restoranlar tercih edilmeli

“Gün içinde en az bir öğününüzü ev dışında tüketiyorsanız, yaz aylarında daha da dikkatli olunmalı.” uyarısını yapan Yiğit, “Mümkünse ISO 22000 gibi gıda güvenliği sertifikalarını bulunduran restoranlar tercih edilmeli. Sıcak bölgelerde yemek hizmeti sunan işletmelerin kolay bozulan yiyecekleri günlük satın almasında fayda var. Eğer böyle bir imkan yok ise soğuk depoların ısı dereceleri sıklıkla kontrol edilmeli ve besinlerin depolanması ilk giren ilk çıkar yöntemine göre olmalı.” diye konuştu.

Tüketilen ürün kontrol edilmeli

Tezgahta sıkma meyve suları satan işletmelerin, özellikle meyveleri serin ve gölgede muhafaza etmelerinin önemli olduğuna vurgu yapan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, bu meyvelerin günlük olarak satın alınması veya soğuk depolardan düşük gramajlarda çıkarılarak tezgaha konulması gerektiğini söyledi. Tüketicilerin de en azından sıkılan meyvenin rengini kontrol etmeleri gerektiğinin altını çizen Yiğit sözlerini şöyle tamamladı:

“E. coli, Salmonella gibi bakteriler et, süt gibi proteinli besinlerde hızla ürerler ve besin zehirlenmesine sebep olurlar. Besin zehirlenmeleri bozulmuş besinin tüketiminden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabilir. Besin zehirlenmelerinde sıklıkla mide bulantısı, karın ağrısı, ishal gibi semptomlara rastlanır. Özellikle farklı tür bir balık tüketildiyse ve vücutta kısmi felç belirtileri, elde uyuşma, geçici hafıza kayıpları var ise mutlaka vakit kaybetmeden sağlık kuruluşlarına başvurulmalı. Besin zehirlenmelerinde vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koymak ve düşük yağlı beslenmek önemli.

Mitomani mi beyaz yalan mı?

Mitomani mi beyaz yalan mı?

Yalan söyleme alışkanlığı olarak bilinen mitomani ile masum yalanlar da denilen beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, hastalıklı yalanların sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlar olduğuna dikkat çekiyor.  Bu yalanların, bir çıkar sağlamak için söylenmediklerini ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden olmadığını ifade eden Çekin, mitomaniye yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek gibi örneklerin verilebileceğini söyledi. Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlıyor ve tanı genellikle 20-25 yaşlarında konuyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, yalan söyleme alışkanlığı ile beyaz yalan arasındaki farkları değerlendirdi.

Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin

Mitomani, yalan söyleme alışkanlığı

Yalan söyleme alışkanlığı olarak da bilinen patolojik yalanın psikiyatride, “mitomani” olarak tanımlandığını söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin “Mitomani hastalığına sahip olan bireylere ise ‘mitoman’ denilmektedir. Mitomani Yunanca muthos (efsane) ve Latince mania (delilik) kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Mitomani, psikiyatride pseudologia fantastica olarak da adlandırılmaktadır. Hastalık ilk kez 1891 yılında Alman Dr. Anton Delbrueck tarafından tanımlansa da günümüze kadar uzanan bu süreçte yeteri kadar araştırmalar yapılmamıştır.” dedi.

Mitomani ergenlikte başlıyor

Mitomani ile beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani bazen kişilik bozuklukları ile karıştırılabilmektedir. Ancak kişilik bozukluklarının tersine mitomanik kişiler yalandan kazanç elde etmeyi düşünmezler. Kişilik bozuklukları çoğunlukla çocukluk çağında, mitomani ise ergenlikte başlar. Mitomanlarda kişilik bozukluklarında görülen yoğun duygusal iniş ve çıkışlar ve intihar eğilimleri görülmez.” dedi.

Konfabulasyon hastalığı ile de karıştırılabiliyor

Mitomaninin “konfabulasyon hastalığı” ile karıştırılabildiğini ifade eden Solin Çekin, “Konfabulasyon masal anlatma ve gerçeği saptırmadır. Bu yönüyle birbirlerine çok benzerler. Konfabulasyonun mitomaniden farkı, organik nedenlerle bellekte oluşan boşlukların doldurulmaya çalışılmasıdır. İlk olarak alkol bağımlısı hastalarda tanımlanmıştır. Konfabulasyon Korsakoff sendromu, beyin travması yada ön beyin damarlarının yırtılması sonucu ortaya çıkabilir. Yani mitomaninin aksine organik bir temel vardır.” diye konuştu.

Hastalıklı yalanlar, sık sık söylenir

Mitomani hastalığının psikiyatrik hastalıklar sınıflandırmasında ayrı bir tanı olarak geçmediğini vurgulayan Solin Çekin, hastalıklı yalanların özelliklerini şöyle anlattı:

“Fakat takıntı bozuklukları, sınırda kişilik, madde bağımlılığı, dürtü kontrol problemleri, bipolar bozukluklar, narsistik kişilik bozukluğu ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bazı psikiyatrik hastalıkların bulgusu da olabilmektedir. Hastalıklı yalanlar, sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlardır, bir çıkar sağlamak için söylenmezler ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden yoktur. Sürekli söylenirler ve bu yalanları söyleyenler, yalan söylediklerinin anlaşılacağından korkmazlar ve bu yalanları söyledikleri için de bir suçluluk duymazlar. Yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan, ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek ya da başkalarını etkilemek için, ünlü biriyle yakın tanışıklığının olduğunu söylemek, bunun için verilebilecek örneklerdendir.”

Detaylı öyküler anlatabilirler

Mitoman kişileri ayırt etmenin her zaman kolay olmadığını ifade eden Çekin, “Çoğu zaman kişide kuşku uyandıracak kadar sıradışı ya da gerçek olamayacak kurgular olduklarını hissetsek de bunlar öyle kolay anlaşılamaz. Anlamak için bazı ipuçları vardır. Genellikle bu kişiler, kendilerini kahraman gösteren birtakım başarılardan bahsederlerken bazı zamanlarda ise kendilerine acınılması adına mağdur rolünde oldukları olaylar anlatabilirler. Anlatılan öyküler çok detaylı ve geniş yelpazede olur. Öykü içerisinde sorulan sorulara çok hızlı ve büyük özenle yanıt verirler ancak verdikleri yanıtlar çoğu kez belirsizdir ve sorulan soruya verilecek doğru yanıttan çok uzaktır. Farklı zamanda aynı öykü sorulduğu zaman daha değişik bir kurgu ile anlatım yaparlar ve bu yalanla yüzleştirildiklerinde yadsıma eğiliminde olurlar. Bunun sonucunda ani bir şekilde öfkelenip bu durumda da uğradıkları suçlama karşısında mağdur rolüne girebilirler.” dedi.

Yalan söyledikten sonra rahatlarlar

Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, sağlıklı bireylerin bir sebeple beyaz yalan söyleyip daha çok durumu kurtarmaya çalışırken; mitomanların psikolojik olarak ihtiyaç halini alan yalan söylemeye karşı yoğun bir istek duyup yalan söyledikten sonra rahatlama hissettiklerini söyledi. Çekin, bu durumun da aslında aralarındaki ince çizgi olduğunu vurguladı.

Düşük öz benlik saygısı ve güvensizlik temel sebep

Mitomaninin temelinde bireydeki düşük öz benlik saygısı ve kendine güvensizlik yattığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Bu eksiklikleri birey yalan söyleyerek doldurmaya çalışır. Mitoman kişilerin birçoğunda inişli çıkışlı aile yaşamlarının olduğu tespit edilmiştir. Mitomani hastalarında sahte benlik duygusu, gerçek benliği sahte benlikten korumak için idealizasyon benzeri savunma mekanizmalarını kullanır. Mitomania hastalığının ileri evresi nevroz ve psikozdur.” uyarısında bulundu.

20-25 yaşlarında tanı konuyor

Mitoman kişilerde yapılan birtakım çalışmaların sonucunda EEG bozuklukları veya epilepsi, aile içi psikiyatrik hastalık yatkınlığı ya da geçirilmiş kafa travması olduğunun dikkat çektiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlar ve tanı genellikle 20-25 yaşlarda konur.” dedi.

Tedaviye ikna edilmeli

Mitomani tedavisinin genellikle psikoterapi ile bir psikolog eşliğinde yürütüldüğünü ve kişinin psikiyatrik muayenesi sonucuna göre ilaç tedavisinin de başlanabildiğini ifade eden Solin Çekin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Elbette ki tedavi ve terapi sürecinde mitomani kişinin yüzüne yalancı olduğunu vurgulamaktan ziyade hasta olduğu konusunda farkındalık kazandırılması gerekmektedir. Farkındalık ve zarar algısı çalışmaları esnasında ise sakinliği korumak oldukça önemlidir. Ardından hastalığını kabul eden mitomanın durumuna göre bir tedavi yöntemi belirlemekte ve sürece başlamaktadır. Çoğunlukla psikoterapi uygulanan bu hastalarda, daha ilk seansın sonunda bile büyük değişimler görülebilmektedir. Gerçek dışı bir değerlendirme ve kurgulama sürecine sahip olması ile birlikte tedavisi oldukça önemli olan mitomani hastalığı tedavi edilmediği takdirde ileri derecede kişilik bozukluklarına sebep olabilmektedir. Dolayısıyla hastanın tedavi konusunda ikna edilmesi ve en kısa süre içerisinde tedaviye ve terapilere başlaması büyük önem arz etmektedir.”

Dikkat! Akciğer embolisi riski taşıyor olabilirsiniz…

Dikkat! Akciğer embolisi riski taşıyor olabilirsiniz…

Genelikle kan pıhtısı nedeniyle bir veya daha fazla sayıda akciğer damarının tıkanması akciğer embolisi olarak tanımlanıyor. Akciğer embolisinin oluşmasında 3 ana sebep olduğunu ancak sıklıkla damarların kan pıhtısıyla tıkanması sonucu oluştuğunu belirten uzmanlar, hayati tehlikesinin oldukça fazla olduğunu ifade ediyor. Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer; sürekli ayakta çalışan meslek gruplarında, doğum kontrol hapı kullananlarda ve 4 saatten uzun yolculuklarda hareketsiz kalanlarda emboli oluşma riskinin yüksek olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Aytaç Atamer ayrıca kemoterapi tedavisi gören kanser hastalarında, sigara kullanan ve aşırı kilolu bireylerde akciğer embolisi riskinin fazla olduğuna dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, son dönemde sıkça gündeme gelen akciğer embolisinin oluşumuna yol açan sebepleri ve yüksek risk taşıyan yaşam şekilleri hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Pause Dergi

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Kan damarlarının tıkanmasıyla oluşuyor

Akciğer embolisini genelikle kan pıhtısı nedeniyle bir veya daha fazla sayıda akciğer damarının tıkanması olarak tanımlayan Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Akciğer embolisinin hayati tehlikesi oldukça fazla olan bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz. Kalbin sağ tarafından çıkarak akciğerlere giden pulmoner arterler denilen kan damarlarının kan pıhtıları, hava ya da yağ ile tıkanması sonucu ortaya çıkan ani ve acil bir tablodur. Sıklıkla damarların kan pıhtısıyla  tıkanması sonucu oluşuyor” dedi.

Sürekli ayakta çalışanlar risk altında

Akciger embolisinin oluşmasında 3 ana sebep olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Sebeplerin ilki damarların iç yüzünü döşeyen ve endotel olarak adlandırılan bölümünde bir hasar meydan gelmesi, ikincisi damarlardaki kan akışında bir durgunluk olması, üçüncüsü ise kanın pıhtılaşma eğiliminin artmasıdır. Sürekli olarak ayakta çalışan meslek gruplarında  varisler  oluşmakta ve pıhtı atma riski yükseliyor. Dogum kontrol hapı gibi bazı ilaçlar da kanın pıhtılaşma egilimini artırıyor. Uzun süreler boyunca hareket etmeyen veya edemeyen yatağa bağımlı kişilerde, 4 saati aşan uzun süreli yolculuklarda hareketsiz kalmak pıhtı oluşumunu ve emboli riskini artırıyor” uyarısında bulundu.

Sigara ve aşırı kilo riski artırıyor

Karın bölgesi ameliyatlarında, bacakları ilgilendiren operasyonlarda, yağ aldırma ameliyatlarında, genel anestezi uygulanan ve uzun süren bazı operasyonlardan sonra emboli atağının oluşabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kanser hastalarında, kemoterapi tedavisi gören hastalarda, genetik olarak kandaki pıhtılaşmayı artıran hastalıklarda, sigara kullanan ve aşırı kilolu kişilerde emboli riskinin fazla olduğunu belirtmekte fayda var. Ayrıca derin dalışlar sonrası hızla yüzeye çıkışlarda da emboli oluşabiliyor” ifadelerini kullandı.

Hafif, orta veya ağır şekilde yaşanıyor

Akciger damarı ani şekilde tıkandığında oradaki kan alışverişi ve oksijen alımı bozulduğunu belirten Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bunun sonucunda hastada ani meydana gelen nefes darlığı, çarpıntı, göğüs duvarında batıcı bir ağrı, öksürük ve bazen de kanlı balgam görülebiliyor. Akciğer embolisinin hafif, orta ve ağır formları bulunuyor. Tedavisi, kan pıhtısının ilaç ile çözülmesi, bir kateter ile parçalanması veya cerrahi olarak çıkarılması şeklinde oluyor. Hangi tedavinin uygulanacağına hastanın risk faktörlerini değerlendirerek hekimler karar veriyor” diye konuştu.