Yazılar

Sanal Olmayan Evrende Kimsin?

Sanal Olmayan Evrende Kimsin?

Yazan: Profesyonel Koç ve Enerjist Senem Tuğcuoğlu,

Sosyal medyanın eleştirildiği birkaç nokta var. Biri bize sunduğu, somut gerçeklikten uzak, güzellik: hem çok güzel kişisel görünüm hem de harika yaşam kareleri. Bir diğeri, iletişim alanı olarak ölçüp biçmeye ve özen göstermeye gerek duymaksızın yorum imkânı yaratması. Gerçek olmadığını bildiğimiz hayatların, buna rağmen ruhsal baskı oluşturması. Üstüne üstlük, yüz yüze, göz göze, el ele kurulan bağları, alışılagelmiş iletişim becerilerini yerle bir etmesi. Ve elbette karşı konulmaz çekim gücü ve bağımlılık yaratması. İnsanın doğası ve ilişki kurma biçimi ister istemez evrim geçiriyor şu anda.

Bunların üstüne bir de üretken yapay zekâ faktörü eklendi. Bilim kurguyu artık sadece izlemiyor onun içinde yaşıyoruz adeta. İnsanlığın yaşadığı dramlar 2020’li yıllarda dahi pek değişmiyor gibi görünüyor ancak, üretken yapay zekanın yaratacağı bambaşka bir dünya kapımızda bekliyor.

Bütün bu değişimler kişisel esenliğimiz ve daha yaşanabilir bir dünya için bize neler sunabilir?

Hayallerimizden daha hızlı ilerleyen bu teknolojik gelişmeler içinde:

GERÇEKLİĞİM NE?

KENDİMİ NEREYE KONUMLANDIRIYORUM?

NASIL SAĞLIKLI İLİŞKİ KURABİLİRİM?

NASIL UYUMLANABİLİRİM?

Dünyamız bizlerin bir yansıması, bizler de dünyamızın bir yansımasıyız. Kişisel esenliğimiz kolektif esenlik için yapı taşı. Bizden uzakta dahi olsa birilerinin yaşadığı acılar hepimizi yaralıyor. Göz ardı ederek, yok sayarak yaşamak mümkün değil. Psikolojide bazı yaklaşımlar ve kişisel gelişim alanlarında bireysel iyi hal için ortak öneriler bulunur:

Bedenine, zihnine ve ruhuna iyi bak.

Yaşadığın evrene katkı sağla (sadece tüketme, sen de üret)

Elindeki imkân ve kaynakları bunlara erişimi olmayan veya kısıtlı olanlarla paylaş.

Kendine bir yaşam amacı edinerek, bu amaca hizmet eden seçimler yapmaya özen göster.

Alışık olduğumuz düzende ısrarcı olmayı bırakıp, yeni dünya düzeni içinde tüm bu eylemleri sil baştan yorumlamamız gerekiyor. Sosyal medyanın varlığını kabul ederek, bunu nasıl yapay değil samimi bir biçimde kullanabilirim. Üretken yapay zekadan faydalanmayı kabul ederek, beceri ve melekelerimi kaybetmeden kendimi nasıl geliştirebilirim? İyi halim için yapabileceklerimi yeni düzende nasıl gerçekleştirebilirim?

Evet, sizi sorular ve sorgulamalarla baş başa bırakıyorum. Hepimiz için yeni bir zaman ve mekân algısı içinde, bakalım neler gözlemleyeceğiz? Sağlıcakla kalın!

Sorumluluk almak ya da almamak!

Sorumluluk almak ya da almamak!

“Hepimiz kendi masallarımızın kurbanıyız.” Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Başkalarını ve şartları suçlamak bir seçim. Peki çözüm mü?

Önce hastalıklar, ardından savaşlar ve ekonomik darboğaz… İçinden geçtiğimiz bu zorlu günler hepimizin baş etme gücünü sınıyor adeta. Aynı anda hem toplumsal hem bireysel düzlemde payımıza düşen güçlüklerle mücadele veriyoruz. Ailemde, çevremde, dünyada olan bitende payım var mı? Göz yumdum mu? Görmezden geldim mi? Kendi görüşümü dayattım mı? Anlamaya çalıştım mı? Emek verdim mi?

Ailemi, eşimi, dostumu, çocuğumu, işimi, çalışma arkadaşlarımı, içinde bulunduğum durumu suçlayarak yaşayabilirim. İyi de bu huzur veriyor mu?

İlişkilerden beklentim var. Öyleyse ben ne katıyorum?

Bütünden beklentim var. Öyleyse ben ne katıyorum?

Süreçten beklentim var. Öyleyse ben ne katıyorum?

Sürekli şikâyet etmek insana mutluluk vermiyor. Sürekli umutsuz olmak güç vermiyor. Kurban rolü keyif vermiyor. Çabalamak, emek vermek, elinden geleni yapmak yerine çaresiz olduğunu düşünmek insanı daha da aşağı çekiyor. Bu liste uzar gider. Bir kısır döngü adeta.

Bireysel düzlemde de toplumsal düzlemde de olan biten her şeyle ilgili sorumluluğumuz var. Sadece biz haklı, doğru, iyi olamayız. Kendimizi haklı çıkarmak için nedenler üretebilir, deliller sunabiliriz. Ancak dürüst olabildiğimizde, farkındalıkla olayları tahlil edebildiğimizde, hakkaniyetli olduğumuzda, gerçekten anlamaya çalıştığımızda mutlaka dahlimiz olduğunu göreceğiz.

Her şey bir etki yaratır. Kullandığım dil nasıl, karşımdakine nasıl hissettiriyor? Verdiğim tepki nasıl, nelere yol açıyor? Hayallerim, hedeflerim, ideallerim için ortaya koyduğum emek yeterli mi? Tercihlerim neye hizmet ediyor? Kendimi dev aynasında mı görüyorum? Ön yargılarımdan ne kadar sıyrılabiliyorum? Kararlarım kendime mi ait, birilerini mutlu etmeye mi yönelik? Sağduyumu koruyabiliyor muyum?

Seçimlerimiz bizim özgür irademizi, varmak istediğimiz yeri ve benliğimizi ortaya koyuyor. Seçimlerimizi neye göre yaptığımızın farkında mıyız? Yaptığımız seçimlerin sorumluluğunu almamız ise kişisel gücümüzü gösteriyor. Kişisel gücümüz bize sağlıklı iletişim kurmayı, üretmeyi, ilerlemeyi, hayattan zevk alabilmeyi, değişim yapabilmeyi, yeni seçimler yapabilmeyi sağlıyor. Dayanıklılık sağlıyor.

Hangi saikler ile neyi seçiyoruz? Başkalarına bağlı -başkalarını suçlayan- bir hayatı mı, sorumluluğunu aldığımız bir hayatı mı? Yaşantımızın iplerini elimize almak istiyorsak, sorumluluk almamız ve emek vermemiz gerekiyor. Kendimizle, çocuğumuzla, arkadaşlarımızla, dünyayla kurduğumuz ilişkinin sorumluluğu.

Profesyonel Koç ve Enerjist Senem Tuğcuoğlu

Sıcak Yazdan Yeni Sezona Doğru

Sıcak Yazdan Yeni Sezona Doğru

Profesyonel Koç ve Enerjist Senem Tuğcuoğlu

Psikiyatr Phil Stutz diyor ki; ne kadar uğraşsak da yaşantımızda acı, belirsizlik ve kesintisiz emek hep olacak, çıkartıp atamayız.

Demek ki sürekli olumlu deneyimler veya netlik peşinde olmak pek gerçekçi değil. Ne de yaşamı yan gelip yatarak geçirmek!

Ebeveynler, öğrenciler, çalışanlar okullarla beraber tatilden çıkıp rutinine dönüyor. Haliyle duygular karışık. Her ne kadar okul ve iş ortamı birliktelik, sosyalleşme ve üretkenlik ile bizleri motive eden bir alan olsa da, sorumluluklar, başarma düşüncesi, ölçme/değerlendirmeye tabi olma çoğu kişide endişe, kaygı ve hatta korkuya sebep oluyor. Bu koşullar altında, motivasyonumuzu koruyarak, demoralize olmadan ilerlemek hepimizin ortak derdi.

Hayallerimiz var. Yolculukta ise muhtemel zorluklar, engeller mevcut. Bize bağlı olmayan engeller veya belirsizlikler stres yaratabilir. Hayalimiz her an bizi motive etmeyebilir. Bir şeyleri sıkça öteleyebiliriz. Ya da yapılması gerekenleri bir arada düşünmek ağır gelebilir, bizi kilitleyebilir. Gerekli adımları atamayabiliriz. Sonuçlara odaklanmak, büyük hedefler koymak stresi arttırabilir. Sonuca değil sürece odaklanmanın, sürecin tadını çıkarmanın önemini çokça işittik. Ancak bu nasıl mümkün olabilir?

Engellere rağmen ilerleyebilmek için:

Zihinde oluşan düşünce ve duygu karmaşasını bir kağıda dökmek (zihin haritası),

Yapılacakları önceliklendirmek,

İşleri tek tek ele almak,

Sonrayı veya sonu düşünmeden adım adım ilerlemek,

Her aşamaya telaşlanmadan hakkını vermek,

Gerektiğinde destek almak,

Belirsizlik veya bekleme halinde varsayımda bulunmamak,

İyileştirici ilgi alanları bulmak ve bunlara zaman ayırmak,

Egzersiz yapmak,

Sosyal medyada kaybolup gitmemek, sınır koymak,

Yapılan, tamanlanan, üretilen işler için kendini takdir edebilmek, memnun olabilmek.

Ve arkadaşlarla yüz yüze görüşmek! Yüz yüze görüşmeler bağ kurmak, birlik olmak, daha sıcak ve samimi ilişkiler geliştirmek için çok önemli. Evlere mecburen kapandığımız dönemde mahrum kalıp, en çok özlem duyduğumuz şey fiziki bir araya gelmelerdi. Stresin çarelerinden biri de birliktelikten beslenme; okulda, işyerinde ve benzeri ortamlarda ortaklaşa yaşananlar, birlikte üstesinden gelme, birlikte gülebilme, sohbet, muhabbet göz ardı edilemeyecek ihtiyaçlarımızdan.

 

“Bitmiş iş mis kokar!”. Önümüzü görmek zor olsa da, hoşumuza gitmeyen olaylarla karşılaşsak da, istediğimiz hız veya nitelikte olmasa dahi bir şeyler yapma çabası hayallerimizi gerçekleştirmemize ve kendimizden memnun olmamıza hizmet edecektir. Elimizden geleni yapmak bize sadece bir odak sağlamakla kalmaz, aynı zamanda elimizdeki tek güç.

Keyifli ve sağlıklı bir okul sezonu dileğiyle!

Dalgalandım da Duruldum!

Dalgalandım da Duruldum!

Senem Tuğcuoğlu, Profesyonel Koç ve Enerjist 

Avustralyalı yelkenci Jessica Watson’ın hikayesini biliyor musunuz? 2009 yılında 16 yaşındayken tek başına, sadece yelken kullanarak (motorsuz) ve bir limana uğramadan (non-stop) 210 günde dünyayı turlayan Jessica. Merak edenler True Spirit isimli kitabını okuyabilir veya filmini izleyebilir.

Jessica küçük yaşlardan itibaren yelkene gönül vermiş ve dünya turu hayalini amaç edinmiş. Hikayesinde, bu hayal için gösterdiği çaba, ailesinin ona tam desteği, yaşına rağmen büyük cesareti ve daha nice ilham kaynağı detaylar var.

Burada değinmek istediğim Jessica’nın evine çok yaklaştığı bir sırada başına gelen son derece kritik olay ve olayla ilgili verdiği karar. Yolculuğun sonlarına doğru, karşı konulmaz güçte fırtınaların kopacağı haberi gelir. Yolculuk boyunca kesintisiz iletişimde olduğu yelken antrenörü ve ailesi ile durumu değerlendirmeye çalışırlar. Koşulların çaresiz bırakmak üzere olduğunu gören ve haklı olarak endişe eden aile ve antrenör, hayalini gerçekleştirmiş sayıldığını, güvenli bir limana girmesini önerirler. Ancak Jessica için böyle sayılmaz. Ne pahasına olursa olsun hedefini gerçekleştirmek istemektedir. Yaklaşmakta olan fırtınada nasıl bir yol izleyeceğine karar vermeye çalışırken antrenörünün ona aşıladığı en önemli derslerden biri olan: “doğa ile baş edemeyecek bir durumdaysan, onunla uyum sağla” öğretisi gelir. Ve Jessica kendisini (teknesini) karşı koymaksızın fırtınanın ve yarattığı dalgaların seyrine bırakmaya karar verir. Bu kararı sindirmekte zorlansalar dahi, kardeşleri, anne-babası kaptanın o olduğunu ve kararına saygı duyup destek olduklarını söylerler. İşte bu noktada -aile, Avustralya halkı ve dünyada takip eden- herkes için gergin bir bekleyiş başlar. Her şeye rağmen kararının arkasında olan yelkencinin başına zorlu bir sınav gelmiştir. Bir süre haber alınamayan Jessica, teknesi alabora olmuş halde dalgalarla sürüklenmektedir. Ve yıllar gibi geçen dakikalardan sonra tekne tekrar düzelir! Jessica sağ salim kurtulup dünyayla iletişim kurana dek geçen sürede herkes için büyük dersler çıkmıştır.

Jessica’nınki kadar büyük cesaret gerektiren riskli deneyimler herkesin seçeceği bir yol değil elbette. Ancak hayatta bazen dalgalarla boğuşmaya çalışmak yerine onlarla dans etmek gerekebilir. Nerede, nereye kadar mücadele ve boğuşma gerekir, hangi aşamada dans etmek gerekir, o an’da o yerdeki o kişi karar verecektir. Özellikle doğa kendi içinde ahengi olan, anlamaya çalıştığımız, bize sonsuz ve verimli kaynak sunan bir nimet. Doğaya ne kadar uyumlanabiliyoruz? Yaşam alanlarımız ile, kaynak kullanımında, doğal felaketlerle baş etmede ne kadar doğru kararlar üretebiliyoruz?

Güçlükler, önümüze çıkan engeller sadece doğa ile mi ilgili? Ya insanla, toplumla ilgili olanlar?  Bazı koşullar, durumlar, kişiler ile mücadele yöntemi boğuşmak olmayabilir! Elimizde olmayan, bizi aşan, değiştiremediğimiz engellerle çatışmak yerine dans etmemiz gerekebilir. Bu engelin içinde ve engele rağmen iç huzurumuzu koruyabileceğimiz, ilerlememizi sürdürebileceğimiz, farklı keşifler ve bakış açılarının mümkün olduğu bir danstan bahsediyorum. Yine o an’da, o yerde, o kişinin görebileceği ve verebileceği bir karar. Ne dersiniz?

Hepimize hayatın önümüze getirdiği dev dalgalarda süzülmeyi ve devam edebilmeyi dilerim!

Görmedim Duymadım Bilmiyorum! 3 Bilge Maymun

Görmedim Duymadım Bilmiyorum! 3 Bilge Maymun

Profesyonel Koç ve Enerjist Senem Tuğcuoğlu

Dilimize “göz yumma” anlamında olumsuz olarak kullanılmasına rağmen 3 bilge maymun bize başka bir perspektif sunmaktadır. “Olumsuzluk görmeye, olumsuzluk duymaya, olumsuzluk üretmeye katkı sağlamayacağım! Gözümü, kulağımı, dilimi kötülüklere kapatıyorum. Dikkatimi vermek istediğim yer burası değil.”

İnsan zihni zaptedilmesi zor bir güç. Olur-olmaz, gerekli-gereksiz düşüncelere kolayca kapılabiliyor. Olumsuz senaryo üretmekte, ayın karanlık yüzünü görmeye çalışmakta üstüne yok doğrusu! Ancak bu bize ne sağlıyor? Zincirleme kötü senaryo, şüphecilik, nedeni yitirilen olumsuz duygular, sağlıksız ilişkiler vb…

Odaklandığımız her detay ortaya konulan, yer kaplayan, etki eden bir üretimdir. Neyi üreteceğimizi seçmek de elimizdedir. Çiçeklerimizi büyütmek için zehirli su vermeyiz, temiz su veririz. Kendimizi ve çevremizdekileri büyütmek için ihtiyacımız olan da şifalı gözler, kulaklar, sözlerdir. Japon kökenli 3 maymunun bakış açısı, Toltek bilgeliğindeki dört anlaşmayla tam da bu şekilde örtüşüyor. Ne diyordu dört prensip: kişisel algılama, varsayımda bulunma, kelimelerini özenli seç (söz büyüdür), elinden gelenin en iyisini yap. Beyaz büyü diye nitelendiriyor bunu. Eğer bozan, yıkan, kötücül bir kara büyü varsa, iyileştiren, onaran, iyicil bir beyaz büyü de vardır. Benzer şekilde: Değersizleştirmek üzere, eksiltmek üzere görmüyor 3 maymun.  Değersizleştirmek üzere, eksiltmek üzere duymuyor 3 maymun.  Değersizleştirmek üzere, eksiltmek üzere konuşmuyor 3 maymun.

Ülkemiz, dünyamız, doğal kaynaklarımız can çekişiyor. Çok sayıda acı çeken insan var. Ne görmezden gelmek ne de göz yummak mümkün. Ortalık bir nevi yangın yeri. Bu yangının içinde: Neyi dönüştürmek istiyorsun? Neye dönüştürmek istiyorsun? Nasıl dönüştürmek istiyorsun? Şehirleşmenin yarattığı çöp dağlarını büyütmek mi rehabilite etmek mi istiyorsun? Bu sorgulamayı yapacağımız seçimlerde, atacağımız adımlarda aklımızdan hiç çıkarmamız gerekli.

3 maymunun bilgeliğinin kaynağı, olan bitenin farkında olarak bilinçli tercihler yapmak ve ortaya konulan katkının sorumluluğunu almak.  Zihnimizden, kalbimizden, dilimizden geçen her şey bir etki yaratıyor. İyileşme de en başta burada başlıyor. Kişisel iyi halimiz, kişisel evrenimizde nasıl olduğumuzla bağlantılı. Her birimizin küçük evreninde yaratabileceği sevgi, dostluk, neşe, güven, dayanışma, paylaşma, saygı gibi değerler birbirine değen bir evrenler bütünün vazgeçilmez parçaları. Görüyorum, duyuyorum, biliyorum J

Başkalarına İzin Vermek

Başkalarına İzin Vermek

Profesyonel Koç ve Enerjist Senem Tuğcuoğlu

“Düşünmek zordur, bu yüzden çoğu insan yargılar.” C.G.Jung

Başkaları tarafından anlaşılmak belki de çoğu insanın en çok arzu ettiği şeydir. Gel gör ki başkalarını anlamak belki de dünyanın en zor şeyi!

Yaşamımız genel olarak anlamaya çalışmakla geçer. İnsanları anlamaya çalışmak. Olayları anlamaya çalışmak. Büyük resmi anlamaya çalışmak. Yaşam amacını anlamaya çalışmak. Hayatın anlamını anlamaya çalışmak. Hakikati anlamaya çalışmak. Evreni, evrendeki konumunu ve en nihayet her daim kendini anlamaya çalışmak. Nasıl hissettiğin, ne düşündüğün, nasıl ilişki kurduğun, neden böyle hissettiğin/düşündüğün/ilişki kurduğun gibi uzayan giden bir liste.

Bu anlamaya çalışma hadisesi kimi zaman insanı ele geçirir. Geri çekilip kendini tamamen buna verirsin. Bu sırada, aydınlanabilirsin veya yabancılaşabilirsin. Kimi zaman bunu bir kenara bırakır, otomatik reflekslerle hareket edersin. Farkında olmadan kalıplaşmış tepkilerin seni götürdüğü yere gidersin.

Evreni, çevreni, kendini anlamaya çalışırken insanın dikkatini en çok dağıtan unsur başkalarıdır! Ah şu başkaları olmasa hayat ne kadar da keyifli olacak! Meditasyon üzerine karikatürlerde rastlamışsınızdır: meditasyona oturan kişi çevresindeki diğer kişileri değerlendirmekle meşguldür. İç eleştirmen bir türlü durmaz. Dikkatini dağıtır, odağını kaybetmene yol açar. Kendin için hayal etmeyi bırakıp, başkalarından beklentine odaklanırsın.

İnsanın iç sesi, iç eleştirmeni susmak bilmez. Belli bir yere kadar bu kişiyi geliştiren, kendi daha iyi haline götüren katkıdır. Ancak dünyayı kendi algın ve yargınla yönetmeye başladığında dünya kendin ve başkaları için çekilmez olur. Algımız çok kişiseldir. Kendi birikimine, hikayesine, gustosuna dayanır. Bu kişisel algıdan üretilen yargı da kişiseldir. Karşındaki kişiyi ancak dünyayı kendi anlama ve yorumlama becerine göre değerlendirirsin.

Buradaki tehlikeler: yargının seni kısıtlaması, sabit fikre neden olması, beklenti üretmen, beklentini karşılamayan hallerde mutsuz etmesi, başkalarının kendisi olmasına izin vermeme, alan tanımama, dayatma, sağlıklı ilişki kuramama, kendini geliştirememe, sağlıklı analiz edememe vb.

Amacın ne? Bu amacına hizmet eden ne?

Bireysel farkındalıkta amaç kişinin kendisini fark etmesi, kendi sorumluluğunu alması ve kendisi için hayal kurmasıdır. Başkalarını kendine göre yorumlama ve başkalarından beklenti değil. Başkalarından beklentiye girmek yerine kendi yolumuza odaklansak daha keyifli olmaz mı? Herkesi sevmek zorunda değiliz, ancak kimseye kendi doğrularımıza göre muamele etmek zorunda da değiliz. Kendi inandığımız doğruyu –başkalarından beklemeksizin- kendimizde uygulayıp, başkalarına da kendileri olma hakkını tanırsak nasıl olur acaba?

“Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin” diyor Tarkan bir şarkısında. Günümüzde kişisel gelişimin yarattığı mahalle baskısına karşı dikkatli olmak gerekli. Kendi perspektifinden iyi/kötü ayrımı, inanılan öğretilere göre mükemmel olma çabası tüm ilişkileri zorluyor, en başta kendimizle kurduğumuz ilişkiyi. Çözüm için, sayısız eğitim dolaşmak yerine, tek bir öğreti ya da aracı dahi uygulamak, sorumluluğu başkalarına değil kendi üzerine almak yolu aydınlatmaya yardımcı olacaktır. Ben kendimi anlayıp, kabul edemiyorsam, başkasının beni anlamasını ve kabul etmesini nasıl bekleyebilirim? Sağlıcakla kalın