Yazılar

Bağışıklık sistemini ne zayıflatabiliyor!

Çocuklarda kansızlık (anemi), en sık görülen kan hastalıklarında ilk sırada yer alıyor. 6 ay ila 2 yaş arasındaki çocuklarda iştahsızlık, kilo alamama, ciltte solukluk, huzursuzluk, anneye aşırı düşkünlük, ağladıktan sonra nefessiz kalma veya anormal şeyler yeme gibi sorunlar, çocuklarda görülen aneminin en yaygın nedeni olan demir eksikliğine işaret edebiliyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Hematolojisi Uzmanı Prof. Dr. Aziz Polat, bu belirtilerin görülmesi halinde erken tanı için mutlaka hekime başvurulması gerektiğine dikkat çekerek,  “Zira, küçük yaşta uzun süre demir eksikliği olan çocuklarda IQ seviyesinin yaşıtlarına göre birkaç puan düşük olduğu gösterilmiştir. Demir eksikliğinde vücudun bağışıklık sistemi de etkileniyor. Dolayısıyla kansızlık hem IQ seviyesini etkileyerek çocuğun okul başarısının düşmesine, hem de bağışıklık sistemini etkileyerek daha sık hastalanıp daha geç iyileşmesine neden oluyor. En yaygın nedeni demir eksikliği olsa da pek çok etken kansızlığa yol açabiliyor. Bu nedenle altta yatan etkenin zamanında teşhis ve tedavi edilmesi, çocuğun sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için çok önemlidir” diyor.

Prof. Dr. Aziz Polat

Prof. Dr. Aziz Polat

En önemli anemi nedeni demir eksikliği

Çocuğun yaşına göre hemoglobin değerinin düşük olmasına ‘anemi’ denildiğini belirten Çocuk Hematolojisi Uzmanı Prof. Dr. Aziz Polat, bu hastalığın nedenini “Alyuvarların içinde bulunan hemoglobin vücuttaki tüm dokulara oksijen taşınmasını sağlıyor. Alyuvarların üretimi sırasında demire, Vitamin B12’ye ve folik asite ihtiyaç vardır. Bunların eksikliğinde alyuvar yapımı azalıyor ve kansızlık ortaya çıkıyor” diye anlatıyor. Çocuklarda anemi en sık 6 ay ile 2 yaş arasında görülüyor. Prof. Dr. Aziz Polat, çocuklarda bu dönemlerde en önemli anemi sebebinin demir eksikliği olduğunu belirterek, “Anne sütündeki demirin emiliminin çok iyi olması nedeniyle doğumdan itibaren emzirilen çocuklarda 6 aydan önce demir eksikliği görülmüyor” diyor. Demir eksikliğini önlemek için prematüre bebeklere 2. ayda, zamanında  doğan bebeklere de 4. ayda başlayarak bir yaşına kadar demir damlası verildiğini belirten Prof. Dr. Aziz Polat, sözlerine şöyle devam ediyor: “Koruyucu damlaya rağmen demir eksikliği gelişen çocuklara ise daha yüksek dozda demir veriliyor. Bu nedenle tüm bebeklere 9-12. aylarda kan sayımı ile demir ve vitamin B12 düzeyi ölçümü yapılması tavsiye ediliyor”

Hatalı beslenme demir eksikliği riskini artırıyor

Ek gıdalara erken başlamak ve bir yaşından önce inek sütüyle beslemek bebeklerde demir eksikliği riskini artırıyor. Daha büyük yaşlardaki çocuklarda günde yarım litreden fazla inek sütü, çay, kahve ile gazlı gıdalar tüketmek de önerilmiyor. Ayrıca et, yumurta ve C vitamini içeren meyve ve sebzeleri az tüketmek de demir eksikliğine sebep olabiliyor. Bu nedenle kansızlığa karşı kırmızı et, karaciğer, dalak, yumurta sarısı, nohut, kuru fasulye, mercimek, ıspanak, karalahana, brokoli, domates, üzüm ile karadut pekmezi, hurma, antep fıstığı, kaju, kuru üzüm, kuru erik ve kuru kayısı gibi demirden zengin gıdalarla beslenmek büyük önem taşıyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Vitamin B12 eksikliğine dikkat! 

Çocuklarda görülen aneminin bir diğer sebebinin vitamin B12 eksikliği olduğuna işaret eden Çocuk Hematolojisi Uzmanı Prof. Dr. Aziz Polat, “İlk aylarda bebekler B12 vitaminini annelerinden alıyorlar. Bu yüzden annelerin hem gebelikte, hem de emzirme döneminde beslenmelerine dikkat etmeleri, ihtiyaç varsa demir ve vitamin ilaçları kullanmaları bebek için çok önemlidir. Zira, erken çocukluk döneminde vitamin B12 eksikliği olursa anemiye ilave olarak çocuğun nörolojik gelişimi duraklıyor. Oturma, emekleme, yürüme, öğrenme ve beyin gelişim gecikmesi olabiliyor. Dolayısıyla vitamin B12 tedavisinin zamanında yapılması gerekiyor” diyor. Vitamin B12 eksikliği belirtileri “solukluk, iştahsızlık, çok uyuma, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, baş dönmesi, denge bozukluğu, ağız içinde ve dilde çatlak, ağrı, kızarıklık, karın ağrısı, uzun süren ishal” olarak sıralanıyor. Bu çocukların vitamin B12 yönünden zengin olan kırmızı ve beyaz et, karaciğer, dalak, yumurta, süt, yoğurt, peynir, kefir, balık (somon, sardalya, alabalık, ton balığı, uskumru) gibi gıdalarla beslenmeleri tavsiye ediliyor.

Bu hastalıklar da anemiye yol açabiliyor!

Demir ve Vitamin B12 eksikliği dışında Akdeniz anemisi taşıyıcılığı ve hastalığı (talasemi), sarılıkla birlikte olan hemolitik anemiler, orak hücre anemisi ve kronik hastalık (böbrek, karaciğer, romatizmal, enfeksiyon) anemisi gibi etkenler de anemi nedeni olabiliyor. Lösemi hastalarında kemik iliğinin anormal hücrelerle kaplı olması sebebiyle alyuvar üretimi azaldığı için anemi oluşabiliyor. Ciltte solukluk, kemik ağrıları, ateş, burun ve diş eti kanamaları, vücutta morluk, boyunda bezelerin büyümesi gibi belirtiler görüldüğünde mutlaka çocuk hematoloji uzmanına başvurmak gerekiyor.

Gözde oluşan arpacığa asla sarımsak sürmeyin!

Gözde oluşan arpacığa asla sarımsak sürmeyin!

Gözde oluşan arpacık sarımsakla geçer… Katarakt damla ile tedavi edilebilir… Şikayeti yoksa çocuklarda rutin göz kontrolüne gerek yoktur… Gerek eş dosttan gerekse sosyal medyadan edindiğimiz bu tür hatalı bilgiler göz sağlığımızı tehdit ediyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, toplumdaki hatalı inanışların göz hastalıklarının erken dönemde teşhis ve tedavi edilmesini önleyebildiğine dikkat çekerek, “Hastalıkların tedavisinde gecikilmesi, ilerleyen dönemlerde kalıcı görme kaybı gibi ciddi göz problemlerinin yaşanmasına neden olabiliyor. Örneğin, ülkemizde sık görülen ve halk arasında ‘kırmızı göz’ hastalığı olarak bilinen konjonktivit zamanında tedavi edilmezse görme kusurlarına, dahası görme kaybına yol açabiliyor. Ayrıca göz tembelliği gibi erken tanı ve tedaviyle tamamen ortadan kalkabilecek bazı hastalıklarda geç kalındığında çocuklar tedavi şansını kaybediyor. Ülkemizde oldukça yaygın görülen miyopi de düzenli olarak takip edilmezse ilerleyebiliyor” diyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, göz sağlığı hakkında toplumda doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Özge Begüm Comba

Doç. Dr. Özge Begüm Comba

Gözlük taktıkça göz numarası ilerler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumda gözlük taktıkça göz numarasının ilerleyeceğine yönelik yaygın bir kanı var. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, gözlüğün sadece iyi görmemizi sağlayan bir aparat olduğuna işaret ederek, ”Dolayısıyla gözlük takmak numaraları ilerletmeyeceği gibi durdurmayacaktır da. Görsel sistemin tam ve eksiksiz çalışması için özellikle çocukluk döneminde gözlük kullanımı önem taşıyor. Zira gözlük, göz tembelliği gibi kalıcı durumların tedavisinin bir parçasını oluşturuyor” diyor.

Kırmızı göz suni gözyaşı tedavisiyle geçer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Türkiye’de en sık görülen göz hastalıklarından biri olan ve halk arasında ‘kırmızı göz’ olarak bilinen konjonktivit sorununda sadece suni gözyaşı veya başkasına fayda sağlamış bir damla kullanmak ciddi sorunlara neden olabiliyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, bu hastalığın zamanında tedavi edilmediğinde görme kusurları ve görme kaybının gelişebileceği uyarısında bulunarak, “Konjonktivit göz kapağının içini kaplayan zarın iltihabı olup en sık kaynak viral ve bakteriler oluyor.  Bu tablonun mutlaka hekim tarafından değerlendirilmesi ve tedavisinin etkene uygun olarak gerçekleşmesi büyük önem taşıyor. Aksi halde konjonktivit görme kaybı oluşturabilecek lekelere neden olabiliyor” bilgisini veriyor.

Göz numarasının ilerlemesini durdurmak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz numarasının ilerlemesindeki en önemli etkenler genetik ve çevresel faktörler oluyor. Bilimsel çalışmalar ışığında; yakın çalışmanın sınırlandırılması, ortalama 20 dakikada bir 20 saniye uzağa bakarak gözlerin dinlendirilmesi ve günde en az 2 saat dışarda açık havada yapılan aktiviteler öneriliyor. Ayrıca 18 yaşına kadar göz bebeğini büyüten damlalar, özellikli camlar ile gece kullanılan ve korneayı şekillendiren lensler sayesinde göz numarasının ilerlemesini durdurmak mümkün olabiliyor.

Göze lazer cerrahisi sonrasında göz numaraları ilerlemeye devam eder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göze uygulanan lazer cerrahisi 18 yaşından sonra, son bir sene içerisinde, belli bir değer üstünde artış olmayan hastalara yapılıyor. Uygun hastaya, uygun teknoloji ve endikasyonla yapıldığı takdirde numaralarda artış beklenmiyor.

Okulda veya gündelik hayatlarında bir sorun yoksa çocuklarımıza göz kontrolü yaptırmamız gerekmiyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Katarakt ve göz tümörleri gibi ciddi sorunların erken teşhis ve tedavisi hem görsel açıdan hem de hayati olarak önem taşıyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, “Ayrıca tek gözde yaşandığı için göz tembelliği ve şaşılık gibi durumlar ebeveynler tarafından fark edilmeyebiliyor. Bu tür hastalıklarda özellikle zamanla yarışıldığı için çocuklarda göz muayenesinin doğumdan sonraki ilk 2 aydan başlayarak düzenli aralıklarla yapılması çok önemlidir” diyor.

Katarakt damla yöntemiyle tedavi edilebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, kataraktın bilinen tek tedavi yönteminin ameliyat olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “Yaşlanmış ve saydamlığını yitirmiş göz içi merceği cerrahi yöntemle çıkarılmalı ve yerine yapay mercek takılmalıdır. Ancak tabi ki sağlıklı beslenilmesi, düzenli kan şekeri takibi yapılması, UV blokajı olan güneş gözlükleri kullanılması gibi yöntemlerle oksidatif stresi azaltarak kataraktın ilerleme süreci yavaşlatılabiliyor.”

Katarakt sadece yaşlılarda görülen bir göz hastalığıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Katarak çoğunlukla ileri yaştaki kişilerde gelişse de çocukluk ve bebeklik döneminde de oluşabiliyor. Doğumsal katarakt çeşitli sendromlara eşlik edebildiği gibi anne karnında geçirilen enfeksiyonlar ve ilaç kullanımından da kaynaklanabiliyor. Çocukluk döneminde ise yine kortizon gibi ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkabiliyor veya diğer hastalıklara eşlik edebiliyor.

Göz tansiyonu sıklıkla şiddetli göz ağrısıyla belirti verir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Göz tansiyonu son derece sinsi seyirli olan  bir hastalık. Bazen göz arkasından gelen bir ağrıyla kendini belli edebilirken, sıklıkla hiçbir ağrıya yol açmıyor. Kapalı açı glokomlar ise daha ağır seyirli olup ani göz tansiyonu yüksekliği nedeniyle ciddi ağrılara sebep olabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Özge Begüm Comba, 40 yaşından sonra yıllık takiplerle göz tansiyonunun mutlaka değerlendirilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Gözde oluşan arpacık sarımsak ve limon gibi bitkisel yöntemlerle tedavi edilebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Gözde oluşan arpacık gibi herhangi bir lezyona sarımsak ve limon sürmek sonuç veremeyeceği gibi farklı enfeksiyonlara da yol açabileceği için son derece tehlikeli olabiliyor. Doç. Dr. Özge Begüm Comba, “Ilık pansuman ve kirpik hijyeni ön planda tutularak, hekimin önerdiği ilaçlarla süreci yönetmek en etkili tedavi yöntemidir” diyor.

Sonbahar ve kış aylarında güneş gözlüğü kullanmaya gerek yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Güneşin zararlı ultraviyole ışınları bulutlu havalarda da yeryüzüne ulaşıyor ve gölgelerden yansıyorlar. Ayrıca zararlı ışınların yanı sıra rüzgar göz kuruluğuna yol açabiliyor. Bu nedenle göz sağlığınız için güneş gözlüklerini sadece yaz aylarında değil, her mevsimde kullanmanız büyük öneme sahip.

Meme kanserine karşı ne önlem almalı!

Meme kanserine karşı ne önlem almalı!

Erkeklerde de görülmekle birlikte kadınlarda 100 kat daha fazla rastlanan meme kanseri, son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Meme kanserinde genetik ve çevresel faktörler kadar yaşam tarzının da önemli bir role sahip olduğunu belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu, “Yapılan bilimsel çalışmalara göre; değiştirilmesi elimizde olan yaşam alışkanlıklarımızı sağlıklı kılmak meme kanserinden korunmada son derece önem taşıyor. Beslenmeden egzersize dek bazı kurallara dikkat ederek meme kanserinden korunmak ve elimizde olmayan faktörlerden kaynaklandığında da meme kanserinin tekrarlama riskini azaltmak mümkün” diyor. Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu Ekim Ayı- Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada meme kanserine karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kadınlardaki süt kanallarını içeren meme dokusu, ergenlikten itibaren genişleyip hayat boyu adet döngüsü ile birlikte değişken bir yapıya sahip oluyor. İşte, bu dokudan gelişen kansere ‘meme kanseri’ deniliyor. Erkeklerde de meme dokusu olmasına rağmen gelişmeden kaldığından risk kadınlara göre 100 kat az olsa da kapıyı çalabiliyor. Meme kanserinin son yıllarda genç yaşlarda da görülmeye başladığını, bu nedenle her kadının kendi meme dokusunu tanıması için, ayda bir kez ideal olarak adet başladıktan sonraki 7 ila 10. gün arasında, ayna karşısında her iki memesini kontrol etmesinin büyük önem taşıdığını belirten  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu şöyle konuşuyor: “İnsanın kendi vücudundaki değişiklikleri farketmesi daha kolaydır. Bunun için de meme dokumuzun farkında olmalıyız. Erken tanı için 40 yaşından itibaren tarama amaçlı mamografi ve ultrasonografilerin çekilmesi genel önerimizdir. Ama ailesinde meme kanseri tanısı almış bireyler varsa veya çocukken göğüs bölgesine radyoterapi almış ise daha erken yaşlarda da görüntüleme testleri ve doktor muayenesi öneriyoruz. Bize miras kalan genleri değiştirmek elimizde değil ama yaşam tarzımızı değiştirebiliriz.”

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu

Fazla kilolardan sağlıklı diyetle kurtulun!

Yapılan bilimsel çalışmalarda fazla kilolu olmak ile özellikle menopoz öncesi çağdaki kadınlarda artan meme kanseri riski arasındaki ilişkinin ispatlandığını belirten Prof. Dr. Ağaoğlu “Hareketsiz yaşam ne yazık ki hastalıktan korunmada elimizi önemli ölçüde zayıflatmakta aynı zamanda tedavisi sonrası meme kanserinin tekrarlama ihtimalini artırmaktadır. Egzersiz, bize hem kilo kontrolü hem de toksinleri atmak yolunda katkı sağladığı için kanser başlatıcı etkileri en aza indirgemiş oluruz. Özellikle menopoz sonrası yüksek kiloya sahip olanların, zayıf hemcinslerine kıyasla daha erken yaşta meme kanserine yakalandığı bilinmektedir” diyor. Bu nedenle fazla kilolardan sağlıklı ve sürdürülebilir bir diyetle kurtulmak ve ideal kiloya inmek gerekiyor.

Mutlaka egzersiz yapın!

Vücudumuzdaki yağ dokusunun fazla olmasının, sürekli bir inflamasyonu uyardığını ve karsinojen maddelerin birikimi için uygun bir zemin hazırladığını vurgulayan Prof. Dr. Ağaoğlu düzenli yapılan egzersizin hem kilo kontrolü hem de toksinleri atmak yolunda kritik öneme sahip olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Sağlıklı ve dinç bir hayatın kapısını açan anahtarlardan biri egzersizdir. Egzersizle kanser başlatıcı etkileri en aza indirgemiş oluyoruz. Yaşla birlikte, menopozun da etkisiyle metabolizmanın yavaşlaması bizi kilo almaya eğilimli hale getiriyor. Bu dönemde yapılan yüzme, yürüyüş, pilates vb gibi aktif egzersizler hem kilo kontrolünde yardımcı hem de menopozun getirdiği sıcak basması gibi bazı olumsuz etkileri azaltmada yardımcı olur. Spor yaparken salgılanan mutluluk hormonu, stresimizi azaltarak bizi daha sağlıklı hale getirir. Mümkünse açık havada yapılan oksijenli egzersizler bize daha çok faydalı olmaktadır.”

“İlaç gibi reçete ediyoruz”

Meme kanseri tedavisi için yapılan cerrahi ve radyoterapi sonrası görülen lenfatik dolaşım bozukluğunun da (lenfödem) önemli bir sağlık sorunu olabildiğinin altını çizen Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu “Lenfödemi önlemek ve gelişimini yavaşlatmak için de hastalarımıza mutlaka egzersiz yapmaları gerektiğini anlatıyoruz. Özellikle pilates ve yüzme gibi dolaşım sistemi üzerine olumlu etkilerini bildiğimiz sporları hastalarımıza ilaç gibi reçete ediyoruz. Yaptığımız çalışmada, pilates  yapan hastalarımızın lenfödem açısından avantajlı duruma geçtiklerini gördük” diyor.

Zarar gören genleri tamir ediyor!

Sağlıklı yaşam tarzının, kişinin zarar görmüş genlerinin tamirinde kilit öneme sahip olduğunu söyleyen Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Fulya Ağaoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Hayatımızın sağlıklı bir şekilde akıp gitmesi için çoklu etkenin rol oynadığını bilmeliyiz. Kanseri tetikleyen etkenlerden uzak durmak ve yılda bir kez düzenli doktor kontrollerimizi ihmal etmemek bizi bu yolda güçlü kılar. Sağlıklı ve dengeli beslenmek, sigara ve alkolden mutlaka uzak durmak gerekir. Yapılan bilimsel çalışmalar; sigara ve alkolün meme kanserine zemin hazırladığını açıkça ortaya koymaktadır. Yüksek miktarda alkol tüketimi östrojenik aktiviteyi artırarak meme dokusunun yoğunluğunun artmasına neden olurken, sigara içilmesi de östrojen pozitif meme kanseri riskini artırmada başlıca etkenlerdendir.”

‘Soğuk algınlığı’ deyip geçmeyin!

‘Soğuk algınlığı’ deyip geçmeyin!

Havaların bir ısınıp bir soğuduğu bugünlerde pek çok kişide boğaz ağrısı, öksürük, burun tıkanıklığı, hapşırık, ateş ve yaygın vücut ağrıları görülüyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yıldız Okuturlar, özellikle sonbaharla birlikte kapalı ve kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi, okul ve kreşlerde de solunum yolu ve temasla kolayca bulaşan virüs ve bakterilere sıkça maruz kalınmasının hem çocukları hem de yetişkinleri olumsuz etkilediğini belirterek, alınacak bazı basit ama etkili önlemlerle korunmanın mümkün olabileceğini söylüyor. Soğuk algınlığı (nezle) veya grip gibi üst solunum yolu hastalıklarının tedavi edilmediğinde çok ciddi hastalıklara yol açabileceğini belirten Prof. Dr. Yıldız Okuturlar son günlerde en sık görülen 5 hastalığı anlattı, korunma yollarına ve tedavide dikkat edilmesi gerekenlere yönelik bilgiler verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Prof. Dr. Yıldız Okuturlar

SOĞUK ALGINLIĞI (NEZLE)

Soğuk algınlığında şikayetler daha çok hapşırma, gözlerde sulanma, burun tıkanıklığı/ akıntısı olarak kendini gösteriyor. Hapşırma ve öksürmeyle virüslerin bulunduğu damlacıklar gerek solunum yoluyla, gerekse yüzeylerin üzerinde saatlerce kalabildiklerinden temas/dokunma yoluyla kişiden kişiye çok kolay ve hızlıca bulaşabiliyor. Soğuk algınlığı, ikincil bakteriyel enfeksiyonlar olan sinüzit, zatürre, bronşit ve orta kulak iltihabına yol açabildiğinden dikkatli olmak gerekiyor.

Soğuk algınlığı kapınızı çaldıysa!

Soğuk algınlığının tedavisinde antibiyotiğin yeri olmayıp aksine gelişigüzel kullanılacak antibiyotik fayda yerine zarar veriyor. Soğuk algınlığının tedavisinde istirahat etmek, bol sıvı (su, ayran, kefir, çorba) tüketmek, burnu açık tutmak için tuzlu su içeren burun spreyi kullanmak, bağışıklığı güçlendirmek için mevsim sebze-meyveleriyle beslenmek ve yeterli ve kaliteli uykuya dikkat etmek gerekiyor.

GRİP

Özellikle ekim ayında başlayıp nisan ayına kadar görülme sıklığı artan grip; soğuk algınlığı şikayetlerine ek olarak yaygın vücut ağrısı, ateş, baş ağrısı, aşırı yorgunluk, göğüste rahatsızlık ve öksürükle kendini gösteriyor.

Gribal enfeksiyon kapınızı çaldıysa!

Gribal enfeksiyonda influenza A ve B testi yaptırıp konulacak tanıya göre hekimin uygulayacağı antiviral tedavi ile iyileşme süreci hızlandırılacaktır. Evde de hijyen kurallarına uyulması ve bağışıklığı güçlendirmek için sağlıklı beslenme, istirahat, uyku, bol sıvı tüketimi ve mevsim sebze ve meyvelerinin tüketimi büyük önem taşıyor.

COVID-19

Bu yıl da sonbaharla birlikte artış gösteren Covid-19 enfeksiyonu; ateş, boğaz ağrısı, tat ve koku kaybı, yaygın kas ve eklem ağrıları, öksürük, nefeste daralma, göğüste ağrı, sırt ve bel ağrısı, bulantı, kusma ve ishalle kendini gösteriyor. Hastalık bazı bireylerde daha ağır seyrettiğinden aşı olmayı ihmal etmemek gerekiyor.

Covid-19 kapınızı çaldıysa!

Hastalık şikayetlerinin başlamasıyla doktor takibine girmek önemli. Covid-19’da test pozitifliği durumunda kendinizi izole etmeniz ve maske takmanız virüsün yayılmasını önleyecektir. Ellerinizi sık yıkamanız ve öksürürken peçete veya maske kullanmanız önemlidir. Tedaviye rağmen ateşiniz varsa, nefes almakta zorluk yaşıyorsanız, sırt veya göğüs ağrısı hissediyorsanız mutlaka doktorunuza bildirin. Bağışıklığınızı güçlü tutmak için gerekli kurallara dikkat edin.

ZATÜRRE

Özellikle yaşlı ve kronik hastalığı olanlarda hayati riske yol açabilen ve hastaneye yatışı gerektirebilen zatürre; öksürük, balgam, yüksek ateş, nefes darlığı, sırt veya yan ağrısı ile kendini gösteriyor. Bu nedenle en kısa sürede doktora başvurmak gerekiyor. Bakteriyel zatürreden korunmak için aşılanmanın çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Yıldız Okuturlar “KOAH (Kronik Tıkayıcı Akciğer Hastalığı) hastalığı olanlar, 65 yaş üstü, diyabet, kalp hastalığı ve böbrek yetersizliği olanların pnömokok aşısı için doktorlarına başvurmaları önemlidir. Grip aşısı da sizi grip sonrası gelişecek zatürreden önleyecektir” diyor.

Zatürre kapınızı çaldıysa!

Zatürre genellikle, doktorun başlayacağı antibiyotik tedavisinden üç veya beş gün sonra düzelme başlar. Bağışıklığı güçlendirmek için sağlıklı beslenmek, dinlenmek ve bol sıvı tüketmek çok önemli. Aksi taktirde daha da ağırlaşabiliyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

FARENJİT (BOĞAZ İLTİHABI)

Sonbahar ve kış aylarında çok sık görülen hastalıklardan olan farenjite bakterilerin ve virüslerin yanı sıra soğuk hava ve soğuk içecekler de yol açabiliyor. Boğaz ağrısı, yutma güçlüğü, yüksek ateş, baş ağrısı ve kulak ağrısına yol açan farenjitte antibiyotik tedavisi gerekebildiğinden doktora gitmeyi ertelememek gerekiyor. Bademcikler üzerinde sürüntü alma yoluyla hızlı test yapılıp tanısı konulabiliyor.

Farenjit kapınızı çaldıysa!

Farenjit olduysanız doktorunuzun önerisiyle antibiyotik tedavisine başlanabilir. Şikayetleri azaltmada; ağrı kesici, pastil, boğaz spreyi, tuzlu gargara ve soğuk buhar gibi uygulamalar faydalı olabilir. Sigara içilmemesi ve sigara dumanına maruz kalınmaması da iyileşme sürecinde çok önemlidir. Çoğunlukla antibiyotik başlandıktan iki gün sonra işe/okula  dönülebilir. Tüm diğer enfeksiyonlarda olduğu gibi bağışıklığı güçlü tutmak için gerekli kurallara dikkat etmek gerekir.

Hastalıklardan korunmak için 10 etkili önlem!

  1. Ellerinizi sık sık su ve sabunla en az 20 saniye yıkayın, özellikle yemeklerden önce mutlaka hijyene dikkat edin. Su ve sabunun olmadığı yerlerde dezenfektan kullanın.
  2. Kalabalık mekanlardan kaçının, mümkün olmuyorsa da maske takın.
  3. Toplu taşıma, cep telefonu ve kapı kolları yüksek bulaş riski taşıdığından gün içerisinde ellerinizi yıkamadan yüzünüze götürmeyin.
  4. Bağışıklığınızı güçlendirmek için mevsim sebze-meyveleriyle beslenin, bol sıvı (su, çorba, ayran, kefir) tüketin, yeterli ve kaliteli uyuyun, düzenli egzersiz yapın.
  5. Hava sıcaklıkları gün içerisinde değişkenlik gösterebildiğinden kıyafet seçiminizi ona göre yapın. Çok kalın tek bir kıyafet yerine daha ince birkaç kat giyinerek ortam sıcaklığına göre ayarlayın.
  6. Aşı olun.
  7. Islak saçla dışarı çıkmayın.
  8. Sosyal mesafenizi koruyun ve öpüşme/ tokalaşma yerine başınızla selam verin.
  9. Hapşırırken veya öksürürken avuç içinizi değil kağıt mendil kullanın ve hemen çöpe atın.
  10. Evde ya da çevrenizde hasta bir kişi varsa ortak eşyalar kullanmayın, çok yakın temasta bulunmayın, maske ve mesafeyi korumaya dikkat edin.

Gece Korkusu yaşayan çocuklara dikkat edin!

 

“Odasında tek başına yatmaya korkuyor!”, “Her gece yanımıza geliyor!”, “Gece ışığını kapattırmıyor!”… Son yıllarda pek çok anne baba aynı dertten muzdarip. Arkadaş sohbetlerinde sık sık; çocuklarının gece odasına gitmeye çekindiğini, uykuya dalıncaya kadar mutlaka yanında kalmasını istediklerini, hemen her gece mutlaka yanlarına geldiğini ya da odasına dönmeye ikna edemediklerini belirtirken, arkadaşlarına, internete ya da uzmana başvurararak sorunlarına çare arıyorlar. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi’nden Uzman Psikolog Duygu Kodak yapılan araştırmalara göre çocukların tablet, akıllı telefon ve bilgisayar oyunlarındaki film fragmanları, tanıtımlar ve şiddet içeriklerinden olumsuz etkilendiğini, bu tür etkenlerin gece korkusuna yol açmada çok önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu vurguluyor. Uzman Psikolog Duygu Kodak, gece korkusu yaşayan çocuklara 5 doğru yaklaşım modelini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Psikolog Duygu Kodak

‘Gece korkusu’ normal gelişimin bir parçası ama!

Gece korkularının birçoğunun normal gelişimin bir parçası olduğunu ve çocukların çevrelerindeki dünyada var olan tehlikelere ilişkin farkındalıkları sayesinde ortaya çıktığını belirten Uzman Psikolog Duygu Kodak “Hatta öyle ki hayaletler, uzaylılar, hırsızlar, canavarlar gibi korkutucu sahneleri hayal etmesine neden olan şey; çocuğun gelişmekte olan bilişsel yeteneğidir” diyor. Ancak yapılan araştırmalara göre; ‘çocuğun normal gelişiminin dışında’ soruna işaret eden gece korkularının son yıllarda hızla yaygınlaştığını, bunda dijital medya kullanımının büyük etkisi olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Kodak şöyle konuşuyor: “Araştırmalar; korkutucu veya şiddet içerikli film fragmanları, tanıtımlar ve oyunların çocuklar için son derece olumsuz etkilere yol açtığını ortaya koyuyor. Küçük çocuklar gerçek ile kurguyu ayırt edemedikleri için rahatsız edici görüntüleri izledikten sonra gece yoğun korku yaşamaya daha fazla yatkın hale geliyorlar.”

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Gece korkusu varsa nasıl yaklaşmalı?

Peki gece korkusu esnasında çocuğa nasıl yaklaşmalı? Uzman Psikolog Duygu Kodak gece korkusu yaşayan çocuklara 5 doğru yaklaşım yöntemini şöyle sıralıyor;

  1. Erişimini kısıtlayın!

Çocuğunuzun telefon, tablet ve bilgisayar aracılığıyla şiddet veya korkutucu olabilecek herhangi bir şey içeren medyaya erişimini mutlaka kısıtlayın.

  1. Yatmadan bir saat önce baktırmayın!

Araştırmalar; geceleri yatmadan önce dijital medya kullanmanın uyku kalitesini etkileyebileceğini gösteriyor. Bu nedenle yatmadan en az 1 saat önce telefon, tablet ve bilgisayar kullanımını bırakması için ona yaşına uygun açıklamalar yaparak ikna edin.

  1. Korkularını dinleyin, küçümsemeyin!

Çocuğunuzun korkularını anlayın. Çocuğunuzun yatmadan önce onu neyin korkuttuğunu söylemesine fırsat verin. Ancak konuşmaya hazır değilse zorlamayın. Korkusunu önemsizleştirmeyin veya dalga geçmeyin. Bir yetişkine saçma gelen korku, çocuğa çok gerçek gelebilir, anlaşılmadığını hisseden çocuk daha fazla kaygı duyar.

  1. Yatağına birlikte gidebilirsiniz!

Çok korkuyorsa ve odasında yalnız kalmaya tahammül edemeyeceğini düşünüyorsanız, yatmadan önce kendisini rahat ve güvende hissetmesine yardımcı olmak için alışana kadar ilk başlarda yatağına birlikte gidebilirsiniz. Uyuyana kadar yatağının yanında kalmanızın sakıncası yok. Gece boyunca yanında bulunduracağı oyuncak ve uykuya dalmasını engellemeyecek loş bir ışık bulundurmak, yatmadan önce kapıyı açık bırakmak da korkularını hafifletebilir.

  1. Yatağının güvenli olduğunu telkin edin!

Çocuğunuz gece yataktan kalkıp odanıza gelirse tekrar yatağına götürün ve güvenliği konusunda rahatlatın. Uykuya dalana kadar yanında kalabilirsiniz. Çocuğunuzu yataktan kaldırmaya teşvik etmeyin, yataklarının güvenli ve rahat bir yer olduğunu öğrenmeleri önemlidir. Yatağında ve her şeyin yolunda olduğunu deneyimleyen çocuk odasının güvenli bir yer olduğunu da öğrenecektir.

Obeziteyle mücadelede etkili yöntemler!

Obeziteyle mücadelede etkili yöntemler!

Son yıllarda hızla yaygınlaşan obezite modern çağın en tehlikeli pandemisi olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü, vücut yağ kitlesinin normal kabul edilen düzeylerin üzerine çıkması anlamına gelen obeziteyi hastalık olarak kabul ederken, günümüzde dünya üzerinde yaklaşık 500 milyon erişkinin ve 50 milyon çocuğun obeziteye bağlı önemli sağlık sorunları yaşadığı belirtiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya “Yapılan araştırmalar, obezite sıklığının ülkemizde de benzer düzeylerde olduğunu göstermektedir. Obezite hastalığı günümüzde önlenebilir ölüm nedenleri arasında sigaradan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Estetik bir sorundan çok daha öte hayati riske neden olabilen obezite; kalp-damar sistemi hastalıkları, akciğer hastalıkları, diyabet, iskelet sistemi hastalıkları, yüksek tansiyon hatta kanser oluşumuna zemin hazırlamakta ya da hastalığı daha da ağırlaştırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi en riskli on hastalıktan biri olarak kabul etmiştir” diyor. Peki obeziteden kurtulmak için neler yapılabilir? Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya obezite hastalarına 7 adımda yol haritası çizdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya

Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya

Doğru beslenme

Doğru ve dengeli beslenme, kilo vermede ve sonrasında kilo korunmasında dikkat edilmesi gereken en temel kuraldır. Mevcut yeme alışkanlığımızdan çıkıp yepyeni bir yola girmeliyiz. Glisemik indeksi yüksek olan gıdaları diyetimizde azaltıp, liften zengin beslenmeliyiz. Kan şekerini hızlı yükseltip düşüren gıdalardan uzak durmalıyız. Öğünlerimiz sindirimi zor ürünlerden arınmalı ve sadeleştirilmelidir. Porsiyonlarımız küçültülmeli, gün içi öğün sayısı bazal metabolizmamıza uygun şekilde artırılmalıdır. Gün içinde uygun miktarda karbonhidrat, yağ ve protein alımını sağlamak vücudun ihtiyaçlarını doğru bir şekilde karşılamamızı ve devamlılığın sağlanmasını destekleyecektir. Beslenmemizin bu ana hatlar çerçevesinde mümkünse profosyonel destek alarak ayarlanması hem devamlılığı hem de doğru şekilde kilo verimini sağlayacaktır.

Yeterli su tüketimi 

Yeterli su tüketimi doğru diyetin vazgeçilmez unsurlarından biri. Tüketilmesi gereken sıvı miktarı bireyin cinsiyetine, çevresel etmenlere göre değişir. Ortalama bir kadının günlük alması gereken toplam sıvı miktarı yaklaşık 2,7 litreyken, bir erkeğin 3,7 litredir. Bu toplam sıvı miktarıdır. Diyetin içeriğine göre içilen su miktarı buna göre ayarlanmalıdır. Su içmek tokluk hissini arttıracağı gibi metabolizmayı canlı tutarak ve enzim aktivitesini optimize ederek kilo vermeyi kolaylaştırır. Katı ve sıvı yiyecekleri eş zamanlı tüketmemek de dikkat etmemiz gereken ana unsurlardan biri olmalıdır. Katı ve sıvı arasında yaklaşık 30 dakika süre bulunması gerekir. Bir öğünde aynı anda katı ve sıvı tüketmememek gerekir.

Hareketli yaşam ve düzenli egzersiz

Hareketsiz (sedanter) yaşam kişinin metabolizmasını yavaşlattığından mutlaka hareketli bir yaşam benimsemeliyiz. Ancak kilolu bir bireyin hareket kabiliyeti de beraberinde azaldığı ve hareket azaldıkça kilo alımı da arttığından bu kısır döngüyü önce diyet düzenlemesi ile ve hemen beraberinde hareketli yaşama geçerek kırmalıyız. Harekete geçerken; öncelikle hafif tempolu yürüyüşlerden başlamalı, kısa mesafeden giderek daha uzun mesafelere doğru yol alırken tempoyu da hafif hafif artırmalıyız. Yürüyüş yaşam şeklimizin bir parçası haline gelmeli. Daha sonra buna hafif tempo koşu gibi bir üst basamak aktiviteleri ekleyeceğiz. Eklem problemleri olanlar su içinde egzersiz ya da yüzme ile muhakkak hareketi yaşamlarına katmalı.

Psikolojik destek

Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya “Obezite hastalarının  toplum içerisinde yaşadığı problemler toplumdan soyutlanmalarına, hareketsizliğe ve depresyona yol açarken bu da çoğunlukla yeme davranışı olarak geri döner. Bu sosyal yıkıcı  kısır döngünün kırılması bu yoldaki başarıyı elde etmek için elzemdir. Bu nedenle kilolu bireye verilecek psikolojik destek hayati önem taşır. Kilolu bireyin özgüvenini kazanması ve sosyal çevresinde her şekilde varlığının bir değer olduğunu görmesi sağlanmalıdır. Obezite problemi olan bireyin alacağı sosyal destek, olaylara pozitif bakmasını sağlayacak, hayat şekli değişikliğini destekleyecektir. Bu konuda profesyonel destek almak bu yoldaki başarının gizli anahtarlarından biridir” diyor.

Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya

Cerrahi olmayan yardımcı çözüm yöntemleri

Obezite ile mücadelede sağlıklı yaşam alışkanlığı kazanmanın yanı sıra, uygun bireylerde ilaç tedavileri ya da endoskopik yöntemler de fayda sağlayabiliyor. Doç. Dr. Kızılkaya bu yöntemleri şöyle anlatıyor: “Obezite tedavisinde diyete yardımcı olmak adına kullanılan ilaçlar bulunmaktadır. Bu ilaçlar ile yapılan diyet ve beraberindeki yaşam tarzı değişikliği hastaları başarıya götürebilmektedir. Bu konuda iştahı azaltarak yardımcı olan ilaçlar olduğu gibi yağ emilimini azaltan ilaçlar da mevcuttur. Burada önemli olan doğru kişiye doğru ilacı vermektir. Bunun için profesyonel destek almak yani doktor eşliğinde ilaç kullanmak en doğru ve olması gereken yoldur. Endoskopik yöntemler; günümüzde sık uygulanan mide balonu, mide botoksu ve yeni gelişmekte olan endoskopik tüp mide (gastroplasti) işlemleridir. Ancak bu işlemlerden deneysel olanlar vardır. Yardımcı endoskopik işlemler mutlaka bu konuda tecrübeli doktorlar tarafından önerilmeli ve yapılmalıdır.”

Obezite ameliyatları

Diyet ve hayat şekli değişikliğine rağmen kilo verememiş kişilerde obezitenin tedavisinde cerrahi yöntemlerin düşünülebileceğini belirten Doç. Dr. Kızılkaya “Vücut kitle indeksi (VKİ) 40’ın üzerinde olan, VKİ 35’in üzerinde olup ilgili kronik hastalığı olanlara obezite cerrahisi önerilebilir. VKİ 30-35 arasında olan ancak ciddi diyabeti ve metabolik sendromu olan hastalarda cerrahi, multidisipliner bir yaklaşımla önerilebilecek iyi bir yoldur. Obezite cerrahisi olarak dünyada en sık tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatı tercih edilmektedir. Daha sonra bypass cerrahileri yer almaktadır. Obezite cerrahisi geçiren hastada hedeflenen kiloya yaklaşık 1 yıl içerisinde varılır. Bu tedavi yönteminde her konunun en uygun şartlarda bir araya gelmesi sağlanarak istenmeyen sonuçların meydana gelmesi engellenmiş olacaktır. Bu nedenle ameliyata karar vermiş olan, obezite sorunu olan bir kişinin bu konuyu çok iyi araştırarak karar vermesi ve bu konuda profesyonel ekip ile bağlantı kurarak tavsiyeler alması çok önemlidir” diyor.

 Ameliyat sonrası kilo yönetimi 

Ameliyat olmakla işin bitmeyip aksine yeni başladığını vurgulayan Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Celal Kızılkaya şu uyarılarda bulunuyor: “Ameliyat sonrası diyet değişim basamakları, hızlı kilo verimi döneminde destekleyici takviyeler, takip programı ve eş zamanlı egzersizler vb. hepsi birlikte aynı yolda değerlendirilmesi gereken süreçlerdir. Ve bu yolda takipte cerrahın rolü büyüktür. Takip programı olmadan cerrahinin mutlak başarıya ulaşması ve kalıcılığının sağlanması çok güçtür. Dolayısıyla bu dönemde kişinin düzenli takip programına katılması sağlanmalı ve bu konuda cerrah aktif rol almalıdır. Düzenli kontrol programının olmaması kişide eski alışkanlıklara dönüş ihtimalinin artmasına neden olmaktadır. Ne yazık ki günümüzde bu konudaki eksiklik nedeni ile tekrar kilo alımları ve tekrar ameliyat olma oranları azımsanmayacak kadar artmıştır. Dolayısıyla bu ana unsurlar çerçevesinde doğru bir plan ile obezite rahatlıkla aşılabilecek ciddi bir sağlık problemidir.”

Okula hazırlık sürecini keyifli geçirmek için ne yapmalı?

Okula hazırlık sürecini keyifli geçirmek için ne yapmalı?

Uyku ve beslenme düzeninden ders çalışma ve teknoloji kullanımına dek birçok kuralın esnetildiği yaz tatilinde artık sona yaklaşıldı. Ders zilinin çalmasına sayılı günler kala bazı evlerde tatlı bir heyecan yaşanırken, çocukları okul disiplinine hazırlama çalışmaları bazı aileler için sancılı olabiliyor. Ancak telaşa gerek yok! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzmanı Psikolog Ecem Hepgüler çocuğunuzun okula gülümseyerek ve keyifle başlamasına yardımcı olmanın basit ama etkili yolları olduğunu belirterek “Tatilde belli rutinlerimiz değişip kurallara bağlı olmadan gönlümüzce hareket edebildiğimiz için, tatil dönüşleri pekçok kişiyi zorlayan bir süreç olabiliyor. Çocuklar da aynı yetişkinler gibi okula dönüşte değişen rutinlerin sona ermesi nedeniyle duygusal olarak etkilenebiliyorlar. Ancak uyum sürecini zorlanmadan yürütmek mümkün” diyor.

Uyum sürecinin; çocuğun mizacı, yeni durumlarla başa çıkma biçimi, bağlanma biçimleri ve okul ortamı gibi birçok faktöre bağlı olduğunu belirten Uzm. Psikolog Hepgüler sözlerine şöyle devam ediyor: “Çocuğunuz ister anaokuluna yeni başlasın, ister geri dönen bir öğrenci olarak yeni bir sınıfa başlasın, korkularını, kaygılarını ve endişelerini kontrol etmek de dahil olmak üzere, önümüzdeki yıla hem fiziksel hem duygusal olarak hazırlanmak için yapılacak pek çok şey var. Tüm bunlar uyum sürecinin uzunluğunu ve yoğunluk seviyesini etkiler. Bu öneriler hem sizin hem de çocuğunuzun geçiş dönemini daha sorunsuz atlatmasına yardımcı olacaktır.”

Uzman Psikolog Ecem Hepgüler, yaz tatilinin ardından okula uyum sürecini kolaylaştırarak keyifli geçirmenizi sağlayacak 6 ipucu verdi, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Psikolog Ecem Hepgüler

Okul hakkındaki duygu ve düşüncelerini sorun

Çocukların okul hakkında akıllarında yer alabilecek soruları düşünün. Neler aynı, neler farklı olacak? ‘Hangi okula gidecek? Orada neler yapacak? Arkadaşları olacak mı? Öğretmeni kim olacak ya da aynı mı kalacak?’ vb.. Bunlar hakkında onlarla iletişim kurmanız yaşadıkları stresi ciddi ölçüde azaltabilir. Uzman Psikololg Hepgüler “Okul ile ilgili belirsizliklerle baş edebilmeleri için detaylı bilgi verilmelidir. Bilinmezlik veya belirsizlik herkeste olduğu gibi çocuklarda da önemli ölçüde kaygı yaratır. Siz konuştukça sorularına cevap bulup duygularını ifade ettikçe kaygıları azalacaktır. Daha da önemlisi, çocuğunuza sizinle konuşabileceği şeyler hakkında bir sınır olmadığını bildirin. Okul dönemi boyunca sohbet etmek için mutlaka zaman ayırın” diyor.

Birlikte alışveriş listesi hazırlayın

Çocuğunuz okula yeni başlarken veya devam ederken gergin hissedebilir. Hangisi olursa olsun, okul konusunda heyecanlı olmaları önemlidir. Bu heyecanı oluşturmak için birlikte hazırladığınız bir alışveriş listesi çok işe yarayacaktır. Listeyi birlikte hazırlayıp, birlikte alışveriş yapmak hem işbirliği açısından hem de motivasyon açısından büyük önem taşır. Okul için alınan tüm eşyaları çocuğunuzla birlikte etiketlemeniz önerisinde bulunan Ecem Hepgüler, etiketlemenin; çocuğun eşyasını daha kolay tanımasını ve kaybolma ihtimalini azaltmasını sağlarken, bunu birlikte yapmanın ise okul motivasyonunu artırıcı olacağını söylüyor.

Teknoloji kullanım süresini güncelleyin

Sürekli bilgisayar, tablet başında olan bir çocuğun zihninin tamamının sanal dünya ile meşgul olması, tatil bittikten sonra ise gerçek dünya ile yüzleşmesi adaptasyon sürecini etkilemektedir. Bilgisayar ya da tablet başında çok durmak, gözlerde bozulma, beden duruşunda bozukluk, elde uyuşukluk, halsizlik, ders başarısında düşüş, kişisel, aile ve okul sorunları, zamanı idare etmede başarısızlık, uyku bozuklukları, yemek yememe, aktivitelerde azalma, sanal arkadaşlar dışında izolasyon gibi pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Okullar açılmadan kullanım süreleri minimuma indirerek kontrollü bir rutin oluştururken, özellikle yatmadan önce kitap okuma/dinleme alışkanlığını günlük rutininin bir parçası haline getirmeye çalışın.

Bir rutin oluşturun

Okulların açılmasına en az bir hafta kala uyku ve yemek düzenini gözden geçirip planlayın. Değişim ve geçiş dönemleri çoğumuz için zordur. Yaz aylarında uyku ve dinlenme süreleri değiştiğinden çocuğun yaşına göre gözden geçirilip yeniden ayarlanması gerekir. Özellikle geç yatmaya alışmış çocuklar için gece erken uyumak, sabahları daha enerjik uyanmalarına yardımcı olabilir. Bu süreçte bir çizelge oluşturabilirsiniz, programın somut bir şekilde yazılmış olması işleri daha kolaylaştıracaktır. Örneğin; uyanma, kahvaltı, ders çalışma, teknoloji kullanımı, kitap okuma, diş fırçalama, uyku gibi. Çocuğunuzun size ihtiyacı olması durumunda kişisel işlerinizi düzenleyin.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Çocuğunuzu gelişimsel olarak destekleyin

Uzman Psikolog Ecem Hepgüler “Bir çocuğun okuldaki ilk yılının temel amaçlarından biri, hem kişisel hem de akademik olarak bağımsızlıklarını geliştirmelerine yardımcı olmaktır. Çocukların yetişkinlere olan bağımlılıklarından pozitif ve kendine güvenen bireyler olma aşamasına geçebilmeleri önemlidir. Okuldaki öğretmenler ve personel, çocuğunuzun öğrenimine erişimde bağımsız olmasını destekleyecektir, ancak çocuğunuz okula başlamadan önce bağımsızlığını desteklemek için buna önce evde siz başlamalısınız. Okula başladıklarında, tuvaleti bağımsız olarak kullanabilmeli, gerekli giysilerini çıkarabilmeli, kişisel hijyenlerini sağlayabilmeli, kendi başlarına yemek yiyebilmelidir” diyor.

Kendinizi hazırlayın

Okula başlamanın sadece çocuklar için değil, ebeveynler için de göz korkutucu bir deneyim olabildiğini belirten Uzman Psikolog Ecem Hepgüler şöyle konuşuyor: “Özellikle ilk çocuğunuz okula başlıyorsa onu okula gönderdiğinizde, bir dizi duyguya boğulmuş olabilirsiniz – gurur, üzüntü, özlem, endişe, mutluluk ve hatta suçluluk. Aklınıza bir sürü soru gelebilir ‘okula uyum sağlayabilecek mi?, Kendini koruyabilecek mi?, Arkadaş edinebilecek mi? Yemeğini yer mi?, Tuvaletini yapabilir mi? Ve daha pek çok soru… Korku ve kaygılarınız oldukça olağan bir durumdur. Ancak kaygılarınızı çocuklarınıza hissettirirseniz, uyum ve adaptasyon süreci her iki taraf için de zorlayıcı olabilir. Zaman içerisinde çocuklarınızı gözlemledikçe rahatlayacağınızdan dolayı stresinizi kontrol altına almaya çalışın.”

Hamilelikte spor yapmak sakıncalı mı? Tüm soruların cevabı…

Hamilelikte spor yapmak sakıncalı mı? Tüm soruların cevabı…

Hamilelik kadınların yaşamlarında özel bir dönem olan mucizevi bir süreç. Kadının bedeninde yeni bir hayatın oluştuğu bu evre büyük bir sevinç ve heyecanla karşılanıyor. Ancak özellikle ilk hamilelikte, mutluluğun yanı sıra anne adaylarında anksiyete de sık görülüyor. Daha önce tecrübe edilmeyen bu yolculuk sürecinde eş dosttan duyulan veya sanal ortamdan edinilen bazı bilgiler nedeniyle ‘ya bebeğime bir şey olursa?’ düşüncesi anne adaylarının mutlu ama bir o kadar da kaygılı olmalarına neden olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, hamileliğin mutlaka hekimin yönlendirmesi ve takibi altında geçirilmesi gereken bir süreç olduğuna dikkat çekerek, “Her adımın, her kararın dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve doğru bilgilere dayanması, anne ile bebeğin sağlığı açısından büyük önem taşıyor. Bu nedenle anne adaylarının hamilelik ile ilgili merak ettikleri her konuyu hekimlerine danışmaları çok önemlidir” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, toplumda hamilelikle ilgili doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Dr. Aysel Nalçakan

Anne adayı aşerdiği besini mutlaka tüketmeli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Anne adayının aşerdiği besini tüketmezse bebekte doğum lekesi gelişeceğine veya bebeğin bir uzvunun eksik olacağına yönelik yaygın bir kanı var. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Aysel Nalçakan, bu bilginin kesinlikle doğru olmadığına işaret ederek, “Aşermek anne adaylarında psikolojik bir durum. Hamilelikte temel kural, doğru ve dengeli beslenme olmalı. Anne adaylarının istedikleri her besini tüketmeleri hedeflenen kilodan daha fazla almalarına ve bunun sonucunda gebelik şekeri ile gebelik tansiyonu gibi önemli hastalıkların oluşmasına yol açabiliyor” diyor.

Saç boyatılmaz ve makyaj yapılmaz. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Anne adayları hamilelik döneminde saçlarını boyatabilir ve makyaj yapabilirler. Dr. Aysel Nalçakan, hamileliğin 3. ayından sonra saç boyatılmasında bir sakınca olmadığına işaret ederek, “Alerjik reaksiyon riskini önlemek için işlem mutlaka iyi havalandırılmış bir yerde gerçekleşmeli ve boya tüm saça uygulanmadan önce alerji testi yapılmalı. Hamilelikte anne adayları makyaj da yapabilirler. Ancak bu dönemde cilt daha hassas olabileceği için cilt tipine uygun ve hipoalerjenik ürünler tercih edilmeli, aşırı kimyasal içeren ürünlerden kaçınılmalı. Gün sonunda da makyaj mutlaka temizlenmeli” diyor.

Hamilelik döneminde spor yapılmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, uzmanlar hamilelik sürecinde düzenli spor yapmanın son derece önemli olduğuna dikkat çekiyorlar. Zira hareketsizlik nedeniyle anne adayının normalden fazla kilo alması; gebelik diyabeti, gebelik tansiyonu, iri bebek ve erken doğum gibi ciddi tablolar oluşturarak hem anne adayının hem de bebeğin hayatını tehdit edebiliyor. Ayrıca düzenli spor yapan anne adaylarında doğum süreci daha kolay geçiyor. Bu nedenle hamilelikte düzenli olarak yürüyüş, yüzme veya hafif egzersizlerin mutlaka yapılması gerekiyor. Örneğin, haftada 3-4 gün 30 dakika boyunca yürümek anne adayının kendisini fiziksel olarak daha güçlü ve zinde hissetmesine katkı sağlıyor. Erken doğum veya kanama riski taşıyan hamileler ise ağır ve riskli sporlardan kaçınmalı.

Bebeğin saçları çıktığında mide ekşimesi başlar. YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Hamilelikte mide ekşimesi genellikle ‘bebeğin saçları çıkıyor’ şeklinde yorumlanıyor. Bebeklerde saç çıkmaya başladığında midede ekşime sorunu oluşabilse de asıl neden sıklıkla reflü hastalığı oluyor. Bebeğin gelişimiyle birlikte progesteron hormonu seviyesi yükselince normalde sıkıca kapalı olan alt özefagus sfinkteri bağları gevşemeye başlıyor. Gevşeme nedeniyle besinlerin ve mide asidinin yemek borusu ile boğaza geri gelmesi ‘reflü’ olarak adlandırılıyor. Hamilelikte yaygın görülen reflü, doğumun ardından çoğu annede kendiliğinden ortadan kalkıyor.

Diş tedavisi bebeğe zarar verir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hamilelikte diş ve dişeti sorunlarının ihmal edilmemesi büyük öneme sahip. Aksi halde erken doğum ve düşük doğum ağırlığı riski artıyor. Dolayısıyla rutin diş kontrollerinin aksatılmaması gerekiyor. Tedavi edilmesi gereken bir sorun varsa ilaç tedavisi uygulanabiliyor veya diş çekimi yapılabiliyor. Acil değilse 3 aylık dönem geçtikten sonra tedavi tercih edilirken, acil bir durum varlığında ise hızlıca müdahale ediliyor.

Hamilelikte cinsel ilişki zararlıdır. YANLIŞ

DOĞRUSU: Hamilelik sürecinde cinsel ilişki bebeğe herhangi bir zarar vermediği gibi, oluşturduğu mekanik etkiyle rahim ağzından birtakım maddelerin salgılanmasını sağlayarak doğumu da kolaylaştırabiliyor. Dolayısıyla bu riski taşımayan anne adaylarının rahat ettikleri sürece son haftaya kadar cinsel ilişkiye girmeleri sağlığı olumsuz etkilemiyor. Ancak düşük ve erken doğum riski varsa cinsel hayatın kısıtlanması gerekiyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Normal doğumdan sonra cinsel yaşam eskisi gibi olmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yaygın inanışın aksine vajinal bölge yaklaşık olarak 6 hafta içinde eski halini aldığı için normal doğum cinsel yaşam üzerinde olumsuz bir etki oluşturmuyor. Eğer doğum sonrasında vajina eski haline dönmezse günümüzde uygulanan operasyonlarla vajinadaki genişlik kolaylıkla daraltılabiliyor.

Hamilelikte sırtüstü yatılmaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Anne adayları kendilerini rahat hissettikleri her pozisyonda uyuyabilirler. Ancak ilerleyen haftalarda, özellikle de 3. trimesterde büyüyen rahim damarlar üzerinde bası yaparak kalbe dönen kan miktarını azaltabiliyor. Bunun sonucunda kan basıncı düşebiliyor ve yine diyafram basısı nedeniyle solunum güçlüğü oluşabiliyor. Bu nedenle hekimler hamileliğin son haftalarında sol yan tarafa doğru yatılmasını tavsiye ediyor. Dr. Aysel Nalçakan, “Ancak sırtüstü yatmakta herhangi bir güçlük çekilmiyorsa, bu pozisyonda yatılmasında veya uykuda pozisyon değiştirilmesinde bir sorun yoktur” diyor.

Şeker yükleme testi yapılması sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Şeker yükleme testi hem anne adayı hem de bebek için tamamen güvenli bir test. Şeker yükleme testiyle vücuda alınan şekerin daha fazlası hamileler tarafından gün içinde zaten tüketiliyor. Oysa tanı konulmayan ve bu sebeple kontrol altına alınamayan diyabet; bebekte erken doğum, yapısal anomaliler (kalp, sinir sistemi vb), gebelik tansiyonu ve iri bebek gibi ciddi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle ek risk faktörleri yoksa, hamileliğin 24-28. haftaları arasında (ek risk varsa bazen hamileliğin erken haftalarında da) mutlaka şeker taraması yapılması gerekiyor.

Tüp bebek tedavisi sonrasında mutlaka sezaryen doğum olmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Takipleri normal giden ve tek bir bebek olan hamilelikte mutlaka sezeryan ile doğum gerekmez. Sağlıklı devam eden hamilelikte anne adayları normal doğum yapabilirler.

Dış kulak yolu enfeksiyonunu ciddiye alın

Dış kulak yolu enfeksiyonunu ciddiye alın

Dış kulak yolunda akut olarak gelişen ve genellikle bakterilerin sorumlu olduğu dış kulak yolu enfeksiyonu, kirli sularda yüzme ve suyla fazla temas nedeniyle özellikle yaz mevsiminde sık görülüyor. Yüzmeyi seven kişilerde sık rastlandığı için ‘Yüzücü kulağı hastalığı’ olarak da adlandırılan ve çoğumuzun önemsemediği bu enfeksiyon ilerlediğinde şiddetli ağrıya, kulakta tıkanıklığa, iltihaplı akıntıya, geçici işitme kaybına, hatta enfeksiyonun vücuda yayılmasına bile yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Suat Bilici, bu nedenle dış kulak yolu enfeksiyonunda erken teşhisin son derece önemli olduğunu belirterek, “Dikkat edilmesi gereken bir başka önemli nokta ise hekime danışmadan antibiyotik ve kulak damlası kullanımından kaçınmaktır. Örneğin, mantar birikintisi varsa, gelişigüzel alınan damlalar etki etmeyecek ve zaman kaybı nedeniyle enfeksiyonun ilerlemesine sebep olabilecektir. Yine bu enfeksiyonu basit bir problem gibi görüp bitkisel sıvı ürünler kullanmak da tedavi sürecini uzatacaktır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Suat Bilici

Doç. Dr. Suat Bilici

Pek çok sebebi var!

Dış kulak yolunun mukozası nemli ve ılık bir yapıya sahip. Ortamın nemli olması bakteri ile mantarların üremesi için uygun koşullar sağlıyor. Dış kulak yolu enfeksiyonundan pek çok etken sorumlu olabiliyor. Dış kulak yolunda darlık, kemiksi büyüme ve buşon gibi kulak yolunu daraltan etkenler, pamuklu çubuklar, yabancı cisim veya kaşıma ile oluşan travmalar, işitme cihazı ya da kulak tıkacı kullanımı, kirli suda yüzmek ve çok sık duş almak, enfeksiyona zemin hazırlayan nedenleri oluşturuyor. Bu etkenler, dış kulak yolunda koruyucu bariyer olan serumen tabakasını zayıflatarak epitelin korumasız hale gelmesine ve bunun sonucunda bakterilerin veya mantarların daha kolay üremelerine yol açabiliyor. Enfeksiyona en sık pseudomonas aeruginosa, stafilokok ve streptokok bakterileri sebep oluyor. Ayrıca aspergillus ve candida türü mantarlar da enfeksiyon oluşturabiliyor.

İlk belirtileri ağrı ve kaşıntı oluyor

Dış kulak yolu enfeksiyonunun ilk belirtileri genellikle kaşıntı ve ağrı oluyor. Kulak yolunun önündeki tragus denilen ve kıkırdaktan oluşan çıkıntıya bastırmakla ağrının şiddetlenmesi tipik belirtisini oluşturuyor. Bu yakınmalara daha sonra kulakta akıntı ve dolgunluk hissi ekleniyor, tablo ilerlediğinde ağrı şiddetlenirken ateş ile boyunda şişlikler de görülebiliyor. Tedavide gecikilirse dış kulak yolu tamamen kapandığı için geçici işitme kaybı gelişebiliyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Kulağınızı sudan koruyun!

Yüzücü kulağı hastalığının tedavisinde amaç, dış kulak yolunun normal yapısına kavuşmasını sağlamak ve hastanın yakınmalarını ortadan kaldırmak. Kulakta kir veya birikinti varsa, dış kulak yolunun mikroskop altında nazikçe temizlenmesi gerekiyor. Zira, bu işlem yapılmadan uygulanan ilaçların etki etmesi oldukça güçleşiyor. Enfeksiyon, özellikle ödem ile şişliğin fazla olduğu tablolarda ödem çözücü ve antibiyotikli kulak damlalarıyla tedavi edilebiliyor. Mantar enfeksiyonu bulguları varsa, uygun temizlik sonrasında mantara etkili olan kulak damlaları kullanılıyor. Ağrı çok şiddetliyse, ağrı kesici ilaçlar hastanın rahatlamasını sağlayabiliyor. Hastanın şikayetleri tedavi başladıktan sonra genellikle 2-3 günde azalıyor ve sıklıkla 7-10 günde tamamen iyileşme görülüyor. Doç. Dr. Suat Bilici, tedavi süresince kulağı sudan korumanın büyük önem taşıdığına işaret ederek, “Ayrıca tedavi sonrasında da kulağın sudan korunması gerekiyor. Aksi halde dış kulak yolu enfeksiyonunun tekrarlama riski artıyor.” diyor.

Enfeksiyona karşı 5 etkili önlem!

Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Suat Bilici, dış kulak yolu enfeksiyonuna karşı almanız gereken önlemleri şöyle anlatıyor:

  • Özellikle havuzda, kulağınızın suyla temasını önlemek için mutlaka bone kullanın.
  • Temizliğinden emin olduğunuz havuz veya denizi tercih edin.
  • Kulağınızda ağrı varsa tıkaç kullanmadan havuz veya denize girmeyin.
  • Kulağınızın ıslanması sonrasında nemini yumuşak bir pamukla alın.
  • Kulağınızı temizleme çubuğu veya yabancı bir cisimle karıştırmayın.                  

Cilt kanseri sıklığı giderek artıyor!

Cilt kanseri sıklığı giderek artıyor!

Cilt kanseri, günümüzde en sık görülen kanserler arasında ilk sırada yer alıyor. Yaz aylarında uzun süre güneş ışınlarına maruz kalmak ise cilt kanserinin en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya, bu nedenle cilt kanseri oluşumunu önlemek için güneşten korunma yöntemlerinin mutlaka doğru uygulanması gerektiğine dikkat çekerek, “Güneş koruyucu ürünlerin etkinliği ispatlanmış olsa da cilt kanserine karşı en iyi korunma güneşin zararlı ultraviyole ışınlarına maruz kalmamaktır. Bu nedenle mümkünse öğle saatlerinde dışarıya çıkmamalıyız. Eğer mecbursak güneş koruyucu ürünümüzü mutlaka kullanmalı, deniz ve havuza girmek için sabah veya akşam saatlerini tercih etmeliyiz” diyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya, yaz aylarında cilt kanserinden korunmak için almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya

Bu saatler arasında güneşe çıkmayın

Güneşin zararlı ultraviyole ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 10:00- 14:00 saatleri arasında, cildimize koruyucu ürün sürmüş olsak bile güneş altında kaldığımızda cilt kanserinin gelişme riski artıyor. Dolayısıyla mümkünse bu saatlerde dışarıya çıkmayın.

Güneş koruyucunuzu mutlaka kullanın!

Güneşe çıkmanız gerekiyorsa almanız gereken en önemli önlemlerden biri, cildinize uygun güneş koruyucu ürünü yeterli miktarda ve sıklıkta kullanmak olmalı. Güneş koruyucu ürünün etkili olabilmesi için hem UVB hem de UVA ışınlarından koruyan özellikte ve SPF değerinin 50 veya üzerinde olması gerekiyor. Deniz kenarındaysanız güneş altında kalmak yerine, gölge yerlerde zaman geçirmeye dikkat edin. Ayrıca gölgede bulunduğunuz süre boyunca güneş koruyucu ürünü cildinize sürmeyi ihmal etmeyin.

Dışarıya çıkmadan 30 dakika önce uygulayın

Güneş koruyucu ürünleri genellikle sokağa çıkmadan hemen önce veya plajda kullanmak gibi önemli bir hataya düşüyoruz. Oysa bu ürünlerin ciltten emilmeleri ve koruyucu özelliklerinin başlaması belirli bir zaman alıyor. Dolayısıyla güneşten koruyucunuzu dışarıya çıkmadan 30 dakika önce sürmeyi alışkanlık edinmelisiniz.

Her iki saatte bir tekrarlayın, ancak…

Güneş koruyucunuzu her iki saatte bir tekrarlamanız çok önemli. Ancak yüzme ve terleme sonrasında bu süreyi beklemeden ürünü cildinize yeniden uygulamanız gerekiyor.

2 yemek kaşığından az olmasın! 

Güneş koruyucular cilde yeterli miktarlarda uygulanmadıklarında gereken etkiyi sağlayamıyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya, bu nedenle ürünleri cildinize ideal miktarda sürmenin koruyucu etkisi açısından büyük önem taşıdığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Vücudumuza santimetrekare başına iki mg koruyucu sürmemiz gerekiyor. Tüm vücut için düşündüğümüzde bu miktar 2 yemek kaşığına denk geliyor. Yüzümüz için de yaklaşık 1/3 çay kaşığı öneriliyor. İşaret parmağı ve orta parmağınıza çizgi halinde sıktığınız güneş koruyucuyu yüz ve boynunuza uyguladığınızda, yüzünüz için ideal miktar ürünü kullanmış oluyorsunuz.”

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi

Solaryumdan uzak durun

Sadece güneşin ultraviyole ışınları değil yapay ışık kaynakları da cilt kanserine yol açabiliyor. 2009 yılında, Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından ‘solaryumlar’ kanser sebebi olarak tanımlandı. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya, bilinen zararlarına rağmen solaryumun günümüzde kullanılmaya devam ettiğini vurgulayarak, “Solaryum sadece cilt kanseri değil, ciltte erken yaşlanma, leke, damarlanma artışı ve cilt yapısının bozulması gibi pek çok soruna yol açabiliyor. Cildimiz üzerinde ciddi tehdit oluşturan solaryum kullanımından mutlaka kaçınmalıyız.” diye konuşuyor.

Kıyafetleriniz UV korumalı olsun

Cilt kanserinden korunmak için uzun kollu, beyazlatılmamış özelliğe sahip sık dokulu ve UV absorbsiyonu ile koruma özelliği daha fazla olduğu için koyu renk kıyafetler giymelisiniz. Deniz kenarında veya açık alanda durmanız gerekiyorsa, UV korumalı kıyafetleri tercih etmenizde fayda var. Geniş tenteli şapkalar, UVA ile UVB filtresi olan geniş güneş gözlükleri takmayı da alışkanlık edinin.

Bulutlu havalarda da korunmak şart!

Pencereden, araba camlarından, balkondan ve bilgisayar ekranlarında gelen ışıklar da cildimizi olumsuz etkileyebiliyorlar. Bunların yanı sıra bulutlu havalarda da cildimizi korumamız çok önemli! Dolayısıyla bulutlu günlerde, evde veya araçta olduğunuzda SPF 15 veya üzeri koruma faktörü içeren güneş koruyucunuzu ihmal etmeyin.

Benlerinizi ayna karşısında kontrol edin!

  • Cilt kanseri melanom ve melanom dışı olmak üzere iki gruba ayırılıyor. Bazal hücreli veya skuamöz hücreli olarak iki gruptan oluşan melanom dışı cilt kanserleri tüm dünyada oldukça sık görülüyor. Melanom daha nadir görülmekle birlikte erken tanı konulmazsa ölümcül olabiliyor.
  • Cilt kanseri kırmızı pullanan bir lezyon şeklinde görülebileceği gibi, deriden kabarık bir lezyon, iyileşmeyen bir yara veya asimetri, sınırları düzensiz, çoklu renge sahip, çapı büyüyen bir ben olarak da ortaya çıkabiliyor.
  • Cilt kanseri erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilir kanser türleri arasında yer alıyor. Erken teşhis için ayna karşısında cildinizi 3 ayda bir muayene etmeniz büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Dilek Bıyık Özkaya, “Kendinizi muayene ederken değişen bir ben, iyileşmeyen bir yara, yeni ortaya çıkmış ve büyüyen bir lezyon fark ettiğinizde dermatoloji uzmanına başvurmanız erken teşhis için oldukça önemlidir. Ayrıca hiçbir yakınmanız olmasa bile yıllık dermatolojik muayenenizi ihmal etmeyin.” diyor.