Yazılar

Alzheimer’ın en sık rastlanan 10 belirtisi!

Alzheimer’ın en sık rastlanan 10 belirtisi!

Günümüzde yaklaşık 55 milyon kişi demans (bunama) hastası olarak yaşamını sürdürürken, Alzheimer hastalığı en sık bunama nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Son yıllarda giderek yaygınlaşan hastalık ilerleyici beyin hücre kaybı ile seyrediyor ve hastalığın evresine göre çeşitli bilişsel bozukluklar, duygusal/ davranışsal değişiklikler ve fiziksel/ fonksiyonel gerilemelere yol açıyor. Modern çağda ortalama yaşam süresi giderek uzarken Alzheimer hastalığının görülme sıklığının da arttığını belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, “Yapılan çalışmalar; Alzheimer hastalığının 65 yaşın üzerindeki kişilerde yüzde 3-11, 85 yaşın üzerinde ise yüzde 20-47 oranında görüldüğünü, 65 ile 85 yaşları arasında hastalığın görülme sıklığının her beş yılda bir 2 katına çıktığını ortaya koyuyor. Günümüzde Türkiye’de 300 bin civarında Alzheimer hastası bulunurken, genç nüfusun giderek yaşlanacağı bir ülke olarak Türkiye’de 30-40 yıl sonra bu hastalığın en önemli sağlık sorunlarından biri haline geleceği görülüyor” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, bunama ile normal yaşlanma sürecine bağlı unutkanlığın karıştırılmaması gerektiğinin altını çizerken, hastanın ve ailesinin günlük yaşantısını kabusa çevirebilen Alzheimer’a karşı toplumsal farkındalığın oluşturulmasının son derece önemli olduğunu vurguluyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim ÜyesiYıldız Kaya, 1-30 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada Alzheimer hastalığı ile normal bir unutkanlık arasındaki 10 önemli farkı ve Alzheimer’ın en sık rastlanan 10 belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Yıldız Kaya

Günlük yaşam aktivitelerini bozan hafıza kaybı

Özellikle hastalığın erken evresinde yakın zamanda öğrenilen bilgileri unutma en sık görülen bulgulardan biridir. Hastalar önemli günleri veya olayları unuturlar. Sürekli aynı soruları tekrarlarlar ve bu nedenle not almaya veya yakınlarından bazı işlerini yapabilmek için yardım istemeye başlarlar. Yaşlanmaya bağlı hafıza bozukluğunda ise hasta bazen isimleri ve randevuları unutabilir fakat daha sonra bu bilgileri hatırlar.

Plan yapma ve problemleri çözmede güçlük

Kişi gereken bir işi planlamada ve hesap yapmada zorluk yaşamaya başlar. Aylık parasal hesapları yönetmede zorlanır. Daha önce yapabildikleri işleri daha uzun sürede bitirirler ve konsantre olmakta zorlanırlar. Yaşlanmaya bağlı süreçte ise finansal işlevlerde, hesaplamada veya evinin mali işlerinde nadiren hatalar yaparlar.

Bildikleri günlük işleri yapmada zorluk

Alzheimer hastaları rutinde yaptıkları günlük işlerini yapmakta zorluk yaşarlar. Bildikleri bir yere gitmekte, evlerinin yolunu zorlanabilirler. Alışveriş listesini hazırlayamazlar veya çok iyi bildikleri bir oyunun kurallarını hatırlayamayabilirler. Yaşlanmaya bağlı dönemde ise kişiler bazen yeni aldıkları fırın gibi bir aleti çalıştırma veya televizyon dizisini kaydederek tekrar seyretme gibi daha kompleks işlerde hatalar yapabilirler.

Zamanı ve bulunduğu mekanı karıştırma

Alzheimer hastaları günleri, mevsimleri ve zamanı karıştırırlar. Bazen buldukları ortamı ve hatta kendi evlerini tanıyamazlar ve oraya nasıl geldiklerini sorarlar. Yaşlanmaya bağlı unutkanlıkta ise haftanın hangi günü olduğunu karıştırıp sonra ipuçları ile hatırlarlar.

Görsel algılamada zorluk yaşama

Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya “Bazı Alzheimer hastalarında gördüğünü algılamakta zorluk olabilir. Bu nedenle okumada ve yazmada zorluk ve bazen yürürken denge kaybı gelişebilir. Ayrıca bazı durumlarda mesafeyi ayarlamakta ve renklerin ayrımını yapmakta zorluk gelişmesi nedeniyle özellikle araba kullanmayı beceremezler. Yaşlanmaya bağlı durumlarda ise kişinin katarakt gibi göze bağlı sağlık sorunu var ise görme bozuklukları görülür” diyor.

Konuşma ve yazmada zorlanma

Alzheimer hastaları bir sohbete katılmak ve konuşmayı takip etmekte zorlanırlar. Konuşurken aniden durup ne söyleyeceklerini unuturlar veya söylediklerini tekrar etmeye başlarlar. Kelime bulmakta, eşyaların ismini bulmakta zorluk çekerler ve yanlış kelimeler ile isimlendirirler. Yaşa bağlı süreçlerde ise bazen doğru kelimeyi bulmakta zorluk olabilir.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Eşyaların yerini bulmakta zorluk

Alzheimer hastaları eşyaları alışılmadık yerlere koyup daha sonra o yeri hatırlayamazlar. Birlikte yaşadıkları kişileri eşyalarını çalmakla suçlayabilirler. Yaşa bağlı unutkanlıkta nadiren eşyalarını koydukları yerleri unutsalar da daha sonra arayarak bulabilirler.

Karar vermede zorluk

Özellikle hastalığın ilerleyen dönemlerinde hastalar bir işle ilgili karar verme ve muhakeme yeteneğinde zorluk yaşarlar. Mali işlerini planlayamazlar. Banyo yapma, el yıkama gibi öz bakımları ilgili işlevlerinde bozulma olur. Yaşa bağlı unutkanlık döneminde bazen yanlış kararlar vererek hatalar yapabilirler ancak daha sonra bunu çözebilirler.

Sosyal aktivitelerden ve işyerinden uzak durma

Alzheimer hastaları bir konuşmaya dahil olup konuyu takip edemediklerinden dolayı sosyal aktivitelerden, eskiden yaptığı hobilerden ve aktivitelerden kaçınırlar. Yaşa bağlı süreçte ise bazen isteksizliğe bağlı ailevi ve sosyal olaylara katılmama olabilir.

Kişilik ve duygulanımda değişiklikler

Alzheimer hastalığı olan bireylerde şüphecilik, akıllarının kolaylıkla karışması, depresyon, endişe ve korku hali gelişebilir. Güvenli alanlarından çıktıklarında, ev yaşamında nedeni olmaksızın, kolaylıkla sinirli veya üzgün ruh haline geçebilirler. Yaşlanmaya bağlı dönemde ise kişilerin bazı işlerini yapmakta kendilerine özgü yöntemleri olup, bu rutinleri bozulduğunda kızgınlık ve huzursuzluk yaşayabilirler.

Unutkanlığınız bu nedenlerden olabilir!

Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya “Yaşlanmanın dışında vitamin eksiklikleri, hormonal bozukluklar gibi bir çok nedenle bilişsel bozukluklar gelişebileceği aşikar olup kişilerde varolan unutkanlığın Alzheimer hastalığına mı veya diğer nedenlere mi bağlı olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır. Eğer unutkanlık nedeni Alzheimer hastalığına ve bunama nedenlerine bağlı değilse diğer tedavi edilebilir unutkanlık nedenleri göz önünde bulundurularak kişinin yaşam kalitesi düzeltilebilir. Eğer bulgular Alzheimer hastalığına bağlı ise erken evrede tedavi başlanması, hastalık sürecinin yavaşlatılması ve hem hasta hem de aile bireylerinin gelecek dönemleri ile ilgili plan ve yaşamlarını düzenlemeleri açısından önem taşımaktadır” diyor.

Hangi egzersiz, kaç kalori yaktırıyor?

Hangi egzersiz, kaç kalori yaktırıyor?

Sonbahar mevsimine girdiğimiz bugünlerde pek çoğumuz yazın aldığımız fazla kilolardan kurtulmanın yollarını arıyoruz. Kilo verme ve ideal kiloyu korumada istikrarlı ve tutarlı olmak, beslenmeden egzersize, hareketli yaşamdan düzenli uykuya dek birçok konuda sağlıklı yaşam alışkanlıkları oluşturmak gerekiyor. Öyle ki; araştırmalar yeteri kadar alınamayan uykunun bile kilo verme hızını yavaşlatabileceğini hatta yüksek kalorili yiyeceklere olan isteği artırabileceğini ortaya koyuyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ kilo verme, yağ yakımı ve bel çevresinin incelmesi için kalori açığının şart olduğunu ve haftada 225-420 dakika egzersiz yapmak gerektiğini belirterek “Kilo kaybı, tükettiğinizden daha fazla kalori yaktığınızda ortaya çıkar. Bu nedenle kilo vermede; dengeli ve düşük kalorili bir diyetin yanısıra hareketli yaşam ve düzenli egzersiz kritik rol oynamaktadır” diyor. Normal bir egzersize göre yarı sürede daha fazla yağ yakımı için son zamanlarda Yüksek Şiddetli Aralıklı Antrenmanın (YŞAA) öne çıktığını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ fazla kilo ve inatçı yağlara karşı 10 etkili egzersizi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Fulya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ

Prof. Dr. Tolga Aydoğ

Yürüyüş

Düzenli ve tempolu yürüyüş kilo kaybı için en ideal egzersizlerden biridir. 70 kiloluk bir kişi 6,4 km/saatlik orta hızda 30 dakikalık yürüyüşte yaklaşık 175 kalori harcar. Obez kişilerde haftada üç kez 50-70 dakika yürümenin vücut yağını ve bel çevresini azalttığı ortaya konmuştur. Başlangıçta haftada üç-dört gün 30 dakika yürümeyi hedefleyin, forma girdikçe yürüyüşlerinizin süresini ve sıklığını kademeli olarak artırabilirsiniz.

Koşu

Tempolu veya yavaş koşu iç organlarımızın etrafını saran yağları azaltarak kalp ve diyabet gibi hastalıklara karşı da fayda sağlar. Fartlek koşusu denen koşu hızının artırılıp, azaltılması bir nevi Yüksek Şiddetli Aralıklı Antrenmana (YŞAA) benzer olup, daha etkin kalori harcamasına olanak sağlayabilir. 70 kg bir kişi 8 km/saat hızla koşarken 30 dakikada yaklaşık 288 kalori yakar. Başlangıçta haftada üç-dört gün düşük şiddette 20-30 dakika uygun olabilir.

Bisiklet

Bisiklet kilo vermeye, insülin duyarlılığını artırmaya, kalp ve kanser gibi hastalık risklerini azaltmaya yardımcı olur. 70 kg bir kişi sabit bir bisiklet üzerinde orta hızda 30 dakikada yaklaşık 252 kalori, yüksek hızda ise 288 kalori yakar. Ayrıca ağırlık taşımayan ve düşük etkili bir egzersiz olduğundan eklemlerinize fazla yük bindirmez. Başlangıçta haftada üç-dört gün hafif şiddette yapıp, ilerleyen dönemde yüksek ve düşük şiddetti karıştırarak yapmaya çalışın.

Yüksek Şiddetli Aralıklı Antrenman (YŞAA)

Yüksek Şiddetli Aralıklı Antrenman; yapacağınız egzersizi (koşu, yürüme, bisiklet vb) kısa süreli yüksek tempoyla yapıp akabinde kısa süreli dinlenme ve bunu birçok kez tekrarlama ile oluşturulur. Tipik olarak bir YŞAA 10-30 dakika sürer ve normal bir egzersize göre yarı sürede daha fazla kalori yakabilir. Yapılan çalışmalar, YŞAA’nın diğer egzersiz türlerine göre dakikada yüzde 25-30 daha fazla kalori yaktığını, yağ yakımında daha etkili olduğunu göstermiştir. Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Egzersize yeni başlayanlar için, egzersiz şiddetini nispeten düşük seçip dinlenmeyi uzun vermek daha iyidir. Örneğin; 30 saniye koşup akabinde 60 saniye yürüyün ve bu seti birden çok kez tekrarlayın” diyor.

Yüzme

Vücutta neredeyse tüm kas gruplarını aynı anda çalıştırdığı için hızlı kilo verme ve yüksek kalori harcama fırsatı sağlayan yüzme sağlık açısından da son derece yararlıdır. 70 kg bir kişi yarım saatlik yüzmeyle yaklaşık 216 kalori yakar. Yüzme sitiliniz harcanan kaloriyi etkiler. Egzersiz yapmaya yeni başlayanlar için, haftada iki gün, 10-30 dakika arası yüzme ideal olabilir. Zamanla tempo ve süre artırılabilir, el paleti gibi malzemeler ilave edilebilir.

Pilates

Pilates kilo vermenin yanı sıra bel ağrısını azaltabilir, duruşu iyileştirir, kuvvetinizi, dengenizi, esnekliğinizi ve genel kondisyon seviyenizi geliştirebilir. Her ne kadar diğer egzersizler kadar kalori yakmasa da birçok kişi bunu eğlenceli bulmakta ve bu da zamanla ona bağlanmayı artırmaktadır. 70 kg bir kişi yarım saatlik başlangıç seviyesinde pilatesle yaklaşık 120, ileri düzeyde bir derste 185 kalori yakar. Egzersize yeni başlayanlar haftada iki-üç gün yapabilir.

Acıbadem Fulya Hastanesi

İp atlama

İp atlamak kalp ve damarların yanı sıra diz, kalça ve gövde kaslarınızı çalıştırır, denge ve koordinasyonu geliştirir. 70 kg bir kişi yarım saatlik ip atlamada 350 kalori yakar. Egzersiz yapmaya yeni başlayanlar için, haftada iki gün 3-5 dakika ip atlamaya başlamak iyidir. Bu sürede 30-60 saniye ip atlamaya çalışın, akabinde ara verin ve bunu arka arkaya tekrarlayın. Başlangıçta çift ayak, ilerleyen zamanda dönüşümlü olarak tek ayak ip atlama yapabilirsiniz.

Kürek

Gövde, sırt, omuz, kol, diz ve kalça kaslarınızı çalıştıran tüm vücudu içine alan çok iyi bir egzersizdir ama temelde bacak kasları daha baskındır. Kilo verme ve kilo kontrolü için ideal bir egzersizdir. 70 kg olan bir kişi yarım saat kürek çekerek 260 kalori yakar. Egzersiz yapmaya yeni başlayanlar için, haftada iki gün 15 dakikalık bir kürek iyidir. Isınmaya ve soğumaya 5’er dakika, gerçek kürek antrenmanına 5 dakika ayırmak iyi olabilir. Bu antrenmanda dakikada 20-22 çekiş yapma hedeflenmelidir.

Eliptik bisiklet

Eliptik bisiklette bir yandan bacaklar ve gövde, diğer yandan kollarımız ciddi bir şekilde çalışır. Genel olarak; 70 kilo olan bir kişi yarım saatlik eliptik bisiklette 340 kalori yakar. Ayaklar yerle sürekli temasta olduğu için; koşma gibi ayak bileği, diz, kalça ve bel üzerine düşen yüklenme yüksek değildir, dolayısıyla koşuya göre bu eklemler açısından daha güvenlidir. Egzersize yeni başlayanlar için haftada üç-dört gün 20-30 dakika yapmak uygundur.

Ağırlık antrenmanı

Ağırlık antrenmanı, kilo vermenin yanı sıra kas kütlesi oluşturup metabolizmayı hızlandırırken vücudun dinlenme sırasında yaktığı enerjiyi artırır. Bu antrenmanda “dambıl”, “kettlebell”, direnç bantları ve kuvvet antrenmanı makineleri kullanılabilir. 70 kg bir kişi, 30 dakikada yaklaşık 108 kalori yakar. Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Harcanan enerji daha düşük olsa da araştırmalar; vücudun bu antrenmandan birkaç saat sonra bile kalori yakmaya devam ettiğini göstermiştir. Başlangıçta haftada iki gün idealdir. Eklem sorununuz varsa öncesinde mutlaka doktorunuza danışın” diyor.

Güneş gözlüğünde cam rengine dikkat

Güneş gözlüğünde cam rengine dikkat

Güneşin zararlı ultraviyole ışınları cildimizin yanı sıra gözlerimiz için de büyük bir tehdit oluşturuyor. Uygun bir güneş gözlüğü kullanımı ultraviyole ışınlarının yol açtığı hastalıklardan korunmamızı sağlayabiliyor. Güneş gözlüğü seçerken dikkat etmeniz gereken en önemli nokta ise gözlük camının zararlı ultraviyole ışınlarına karşı en az yüzde 99 oranında koruyuculuk sağlaması. Zira UV filtresi içermeyen güneş gözlüklerinde koyu cam arkasında göz bebekleri genişliyor. Bunun sonucunda göze daha fazla ulaşan ultraviyole ışınları gözde et büyümesinden göz alerjilerine, katarakt hastalığından sarı nokta hastalığına, dahası göz kapağı cildinde kanser oluşumu gibi ciddi hastalıklara neden olabiliyor. Güneş gözlüklerinde önem verilmesi gereken bir başka kural ise gözlüğün cam rengini belirlemek. Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüğünde cam renklerinin farklı özellikler taşıdıklarını belirterek, “Örneğin, bazı renkler kontrastı artırırken bazıları ise mavi ışığı süzerek göze yansıtıyor. Bu tür özellikleriyle de çeşitli avantaj ve dezavantajlara sahip oluyorlar. Dolasıyla gözlük camlarının rengini seçerken hangi amaçla kullanılacağının mutlaka dikkate alınması gerekiyor” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, ayrıca güneş ışığının sudan ve kardan da yansıdığına, dolayısıyla güneş gözlüklerinin sadece yaz aylarında değil her mevsim kullanılması gerektiğine dikkat çekiyor!

Acıbadem Fulya Hastanesi

Dr. Emre Sübay

Gözlerde kalıcı hasar bırakabiliyor!

Güneşin ultraviyole ışınları denildiğinde aklımıza ilk olarak ciltte oluşturduğu zararlar geliyor. Oysa güneş ışınlarına korunmasız maruz kalmak ciddi göz hastalıklarına yol açabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, üstelik cildin aksine gözlerde oluşan hasarların genellikle kalıcı olduğu uyarısında bulunarak, şöyle devam ediyor: “Ultraviyole ışınları kimyasal bağlarda hasar oluşturarak molekülleri iyonize edebiliyor. Ayrıca DNA’nın yapısını da bozarak kontrolsüz mutasyona sebep olduğu için kanserojen etki oluşturabiliyor. Bu mekanizmalarla gözlerde katarakt (lensin şeffaflığını yitirmesi), maküla dejenerasyonu (sarı nokta hastalığı), solar retinopati, pterjiyum (göze et yürümesi), fotokeratokonjonktivit, göz kapağı cildinde squamoz hücreli karsinom ve melanom gibi cilt kanserlerine de neden olabiliyor.”

Ne zaman hangi renk kullanmalı?

Güneş gözlüklerinin cam renginin ultraviyole ışınlarına karşı koruyucu bir etkisi olmuyor. Ancak camlar renklerine göre farklı işleve sahipler. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüklerinde renklerin hangi özelliklere sahip olduklarını şöyle anlatıyor:

Yeşil cam: Parlak ışıkta mavi ışığı süzerek iyi kontrast sağlıyor. Bir başka deyişle, daha detaylı ve keskin bir görüntü oluşturuyor. Bu etkisiyle ışıktaki parlamaları azaltırken, gölgeli ortamları belirginleştiriyor. Günlük kullanımın yanı sıra tenis ve golf gibi açık hava sporları için öneriliyor.

Sarı cam: Sisli ve bulutlu havalarda, ışığın az olduğu alacakaranlıkta kontrastı artırıyor. Bu özelliği nedeniyle özellikle akşam araç kullanırken tercih ediliyor. Ayrıca bilgisayar ve elektronik cihazlardan süzülen mavi ışığı bloke ettiği için göz yorgunluğu ile baş ağrısı gibi sorunları hafifletebiliyor. Ancak diğer renkleri algılayışı bir miktar bozabiliyor.

Gri – siyah cam: Tüm renkleri eşit şekilde  süzüyor ve bu etkileriyle iyi bir görüş sağlıyor. Dolayısıyla genel amaçlı kullanım için öneriliyor. Kontrast arttırıcı etkisi olmadığı için koşu, bisiklet ve golf gibi sporlarda tercih ediliyor.

Kahverengi cam: Güneş gözlüğünde en sık tercih edilen kahverengi cam günlük genel kullanıma uygun özelliğe sahip. Kontrastı arttıran etkisiyle parlak ışıklı ortamlarda parıltıların önüne geçebiliyor.

Kırmızı veya pembe cam: Mavi ışığı filtre ediyor ve derinlik algısını artırarak nesnelerin detaylı görünmesini sağlıyorlar. Genel kullanım için uygun olan bu camlar bulutlu havalar ve kış sporlarında tavsiye ediliyor.

Parlak (aynalı) cam: Göze gelen ışığı ve parlamayı azaltıyor. Bu nedenle ışığın ve yansımanın yoğun olduğu plajda, kış sporları ile havacılıkta sıklıkla kullanılıyor. Gelen ışığın çoğunu yansıtması nedeniyle nesnelerin normalinden daha karanlık görünmesini sağlıyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay

Güneş gözlüğü seçerken 5 önemli kural!

Ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak ancak doğru güneş gözlüğü kullanımıyla mümkün olabiliyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Emre Sübay, güneş gözlüğü seçerken dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle sıralıyor:

  • TSE (Türk Sdandartları Enstitüsü) ve CE (Conformite Europeenne) gibi kalite standartları işaretleri olmalı.
  • Sertifikanın üzerinde UV-A ile UV-B ışınlarını engelleyen ve 400 nanometreye kadar koruma sağlayan UV400 ibaresi olmalı.
  • UV ışınları yanlardan da gözlere ulaşabileceği için çerçevesi küçük değil, gözleri saracak büyüklükte olmalı.
  • Çerçevesi kolay kırılmayan, bükülebilen ve camları sıkıca kavrayan özelliğe sahip olmalı.
  • Camları çizilmeye ve darbeye karşı dayanıklı olmalı.

Kulak mantarını önlemek için ne yapmalı!

Kulak mantarını önlemek için ne yapmalı!

Tıp dünyasında ‘otomikoz’ olarak adlandırılan kulak mantarı; dış kulak yolu cildinin mantar enfeksiyonu olarak tanımlanıyor. Dış kulak yolu cildinde gelişen mantarlar özellikle nemli ve sıcak ortamları seviyorlar. Bu nedenle deniz ve havuz aktivitelerinden veya hamam gibi nemli buharlı uygulamalardan sonra, çok terleyen kişilerde daha sık görülüyorlar. Genellikle tek kulakta oluşan kaşıntıyla kendini belli eden kulak mantarı hafife alınsa da, tedavisinde geç kalındığında kulak zarında delinmeye ve geçici işitme kaybına neden olabiliyor, dahası lenf bezlerine de yayılabiliyor Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış bu nedenle kulakta kaşıntı gibi sorunlarda mutlaka bir kulak burun boğaz hastalıkları uzmanına başvurmak gerektiğini belirterek “Erken teşhis sayesinde mantar enfeksiyonları ağızdan ilaç kullanmaya bile gerek kalmadan sadece lokal uygulamalarla tedavi edilebiliyor. Geç kalındığında ise oluşan ciddi tablolar nedeniyle tedavi süresi oldukça uzayabiliyor” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış

Dr. Esin Özlem Atmış

İlk belirtisi kulakta kaşıntı!

Genellikle aspergillus ve candida mantarlarının sorumlu oldukları dış kulak yolu cildinde gelişen mantar enfeksiyonları sıklıkla kulakta oluşan kaşıntıyla kendilerini belli ediyorlar. Bazı tablolarda kaşıntı o kadar şiddetli oluyor ki hastalar kulaklarını sürekli kaşıdıkları için kanama yakınmasıyla hekime başvurabiliyorlar. Tablo ilerledikçe kulakta ağrı, kızarıklık, şişlik, akıntı ile pul pul cilt döküntüleri gibi yakınmalar da görülebiliyor. Bazı hastalarda kulak kepçesinde ve boyundaki lenf bezlerinde şişmeler de oluşabiliyor.

Mantar enfeksiyonuna zemin hazırlıyor!

Dış kulak yolunun cildi oldukça ince olduğu için kolaylıkla travmatize olabiliyor.  Dış kulak yolundan salgılanan ve halk arasında kulak kiri olarak bilinen serumen salgıları hem dış kulak yolunu nemlendiriyor hem de asidik bir ortam sağlayarak kulağı enfeksiyonlara karşı koruyorlar. Ayrıca nemli ve sulu ortamlarda dış kulak yolunun incelmesini ve yumuşamasını önlüyorlar. Dr. Esin Özlem Atmış, dış kulak yolu travmatize olduğunda veya uzun süre ıslak kaldığında bu koruyucu mekanizmaların bozulduğuna işaret ederek, “Örneğin, kulak çubuğuyla kulakları sık sık temizlemek, deniz veya havuzdan sonra kulağı nemli bırakmak dış kulak yolunun doğal mekanizmasını bozarak mantar enfeksiyonlarına zemin hazırlayabiliyor. Bazen hastalarda dış kulak salgısı normalden çok daha fazla salgılanıyor ve kulak kendi kendine bu kiri temizleyemiyor. Bu durum da kulakta tıkanıklığa yol açarak bakteri ve mantar enfeksiyonunu kolaylaştırıyor. Böyle tablolarda kulak burun boğaz hastalıkları uzmanı hekimler tarafından düzenli kulak temizleme işlemi yapılıyor” diye konuşuyor.

Kulak mantarına karşı 6 önlem!

Dr. Esin Özlem Atmış, kulakta mantar oluşumunu önlemek için almanız gereken önlemleri şöyle sıralıyor:

  • Suyla temastan sonra yumuşak bir havlu, pamuk veya ince bir peçeteyle dış kulak kepçesini iyice kurutun.
  • Sivri ya da sert materyaller ile dış kulak yolunu tahrip etmeyin.
  • Dış kulak yolu salgısını (serumen) sık temizlemekten kaçının.
  • Kan şekeri seviyenizin düzenli olarak normal sınırlarda kaldığından emin olun.
  • İşitme cihazı veya kulak içi kulaklık kullanıyorsanız, cihazlarınızı sık sık temizleyin.
  • Mantar enfeksiyonu sık tekrarlıyorsa, koruyucu önlem olarak, doktorunuzun bilgisi dahilinde, suyla temastan 15-20 dakika önce, dış kulak yolu cildinin asit miktarını arttırabilen yüzde 2’lik alkol borik solüsyonu kullanabilirsiniz.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Kimler risk altında?

  • Nemli ve sıcak bölgelerde yaşayanlar
  • Egzama benzeri cilt hastalıkları olanlar
  • Su sporlarıyla ilgilenenler
  • Kronik kulak enfeksiyonu veya kulak zarı delik olan hastalar
  • Diyabet hastalığı olanlar
  • Bağışıklık sistemi zayıflamış hastalar (kanser tedavisi görenler, kronik hastalıkları olan hastalar)

Uzun süreli tedavi gerekebiliyor!

Kulak mantarlarının tedavisinde, hekim tarafından öncelikle dış kulak yoluna ayrıntılı ve özenli bir temizlik yapılıyor. Mantarlar hızla çoğalabildikleri için temizlerken hiçbir mantar hifasının, yani ipliksi görünümde mantar kümelerinin kalmamasına özen gösteriliyor. Sonrasında bu bölgeye damla veya krem formlarında ilaçlarla tedaviye devam ediliyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Özlem Atmış, ciltte çok belirgin tutulum varsa ağızdan mantar ilaçlarının da tedaviye eklenebildiğini belirterek, “Kulak mantarları lokal enfeksiyonlardır ve bulaşıcı değildirler. Ancak inatçı olabiliyor ve uzun süreli tedavi gerektirebiliyorlar. Öyle ki erken dönem müdahale edilmezse tedavi 3 haftaya kadar uzayabiliyor” diyor.

Sıcaklara karşı su ve tuzu artırın!

Sıcaklara karşı su ve tuzu artırın!

Bunaltan sıcaklar, azalan iştah, artan vücut ısısı, aktiviteyle artan terlemeler… Yaz ayları sadece yetişkinler değil çocuklar için de zorluklarıyla geliyor. Ancak sağlıklı gıdaların seçimi ve özenli bir beslenme planıyla çocukların dengeli beslenmesini sağlamak mümkün. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, çocukların beslenmesinde dikkat edilecek detaylara dikkat çekiyor.

Her gün yeni bir rekor kaydeden mevsim sıcakları günlük yaşam kalitesini olduğu gibi çocukların beslenme alışkanlıklarını da önemli ölçüde etkiliyor. Kış boyu kapalı alanlarda hareketsiz kalan çocuklar yazın açık havada daha çok vakit geçiriyor, spor yapıyor ve daha çok seyahat ediyor. Sıcaklarla vücut ısısı ve buna bağlı olarak terleme de artıyor ve metabolizma daha fazla suya, şekere ve tuza ihtiyaç duyuyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, tüm bu etkenlerin çocukların yaz aylarındaki beslenme düzeninin kış aylarına göre daha farklı olmasını gerektirdiğini söylüyor. Ayrıca yaz ishallerinin minikler için önemli bir tehdit olduğuna dikkat çekerek önemli uyarılarda bulunuyor.

Dr. İmre Gökyar

Yaz aylarında çocuklar için 10 beslenme önerisi

Sıcaklarda bol sıvı alımına, hafif gıdaların önemine değinen Dr. İmre Gökyar anne babalar için 10 altın öneriyi şöyle sıralıyor:

Kahvaltıyı atlamayın: Her mevsim olduğu gibi yaz aylarında da kahvaltı günün en önemli öğünüdür. Büyüme ve gelişmesi devam eden çocukların kahvaltısında karbonhidrat, demir ve kalsiyum bakımından zengin olan yumurta, süt ve süt ürünleri tercih edilmelidir.

Dengeli beslenmesini sağlayın: Çocuğunuzun tabağını dörde bölün ve her bölüme farklı bir gruptan besinle yer verin. Artan sıcaklarla kan şekerinde düşme oluşturabileceği için makarna, pilav, patates gibi yiyeceklerin tüketmesine engel olun. Bunun yerine kepekli makarna, bulgur, granola gibi yiyecekleri tercih edin.

Öğün sayısına dikkat edin: Sıcak havalarda çocukların iştahı azalabilir ya da günlük beslenme programları yetişkinler gibi iki ana öğüne inebilir. Bu da ara öğünlerde daha çok abur cubur atıştırmaları anlamına gelir. Çocukların yazın oynarken, yüzerken kaybettikleri kaloriyi yerine koyabilmeleri ya da gereksiz abur cuburdan uzak tutulmaları ve üç ana, üç de ara öğün olarak beslenmeleri gerekir.

Küçük porsiyonlar hazırlayın: Sıcaklarla iştah azalacağı için porsiyonları küçültün. Bunun yerine ara öğün alışkanlığı kazandırın. Öğünlerini sıvı gıdalarla, meyvelerle ve kuru yemişlerle destekleyin. Meyve suları yerine taze meyvenin kendisinin tüketilmesine önem verin.

Bol su içmeye özendirin: Sıcak havalarda terleme ile de su kaybı olacağından kışa göre en az 500 ml daha fazla su tüketmesini sağlayın. Bu da yaklaşık 2 su bardağı su içmeleri anlamına geliyor. Çocukların yeterli sıvı alıp almadıklarını kontrol etmenin en basit ve kolay yolu idrarı kontrol etmektir. Yeterli sıvı alan çocukların idrarı çok açık sarı renkte oluyor.

Ara öğünlerinde hafif yiyecekler hazırlayın: Plaj veya havuza giderken yanına kraker ve bisküvi gibi glisemik indeksi yüksek gıdalar koymayın. Bunun yerine meyve salatası, ayran, yağsız esmer ekmekle yapılmış tost, kuruyemiş, kuru meyve gibi yiyecekler tercih edin.

Kızartmalardan uzak tutun: Yemeklerinde mutlaka hafif, az yağlı ve bol lifli sebzeleri kullanmayı tercih edin. Hem zararları hem de yüksek kalori değerleri nedeniyle kızartmalardan, ketçap, mayonez içeren yemeklerden uzak durulmalıdır.

Süt ve süt ürünleri tüketmesini sağlayın: Büyüme ve gelişme için artan D Vitamini sentezine destek için günde en az 1 porsiyon süt veya süt ürünleri tüketilmesi sağlanmalıdır.

Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar

Şekerli gıdaları kısıtlayın: Yazın karpuz, kavun gibi doğal şeker de içerse, şeker oranı yüksek gıdaların yanı sıra dondurma gibi çocukların dayanamadığı tatlı içeren yiyecekleri kısıtlamaya çalışın. Böylece fazla kalori alımının yanı sıra kan şekerinin ani düşüp inmesi gibi sorunların da oluşmasına engelleyebilirsiniz.

Uyku öncesi yiyeceklerden uzak tutun: Çocukların yaz mevsiminde uyku saatleri değişebilir. Daha geç yatan çocuklarda uykuya yakın zamanlarda atıştırma ya da yemek isteği oluşabilir. Oysa sağlıklı bir uyku için uyku öncesi ortalama 2 saat öncesi beslenmenin kesilmesi gerekir. Atıştırması gerekiyorsa da şeker oranı düşük, çabuk hazmedilir meyveleri tercih edin.

İSHALDEN KORUYACAK ÖNERİLER

Yazın çocuklar açısından en büyük tehlikelerin başında ishal geliyor. Her zaman ishal nedeni sadece besin zehirlenmeleri değil, birtakım virüs ve bakteriler olabiliyor. Enfeksiyon ishallerinin sık görülmesi nedeniyle bazı tedbirlerin de alınması şart! Özellikle süt, süt ürünleri, dondurma, pasta kreması, et-tavuk gibi gıdalarda zararlı virüs ve bakteriler çabucak üreyebildiğinden ishale yol açma olasılığını yükseltiyor. İşte bu nedenlerle, bu tip ürünlerin saklama koşulları ve tazeliği ilk dikkat edilmesi gereken konulardan biri.

Dr. İmre Gökyar, çocuklarınızı ishalden koruyacak temel önerileri de şöyle sıralıyor:

  • Sıcak hava yiyeceklerin çabuk bozulmasına neden olduğu için yaz aylarında açıkta satılan yiyeceklerin tüketilmemesine özen gösterin.
  • Sebze ve meyvelerin çok iyi yıkandığından emin olun.
  • Kremalı yiyecekleri mümkün olduğunca bekletmeden taze taze tüketin. Dolapta 24 saatten fazla beklediyse tüketmeyin.
  • Et, tavuk, balık ve süt gibi besinleri açıkta bırakmayın. Uygun koşullarda muhafaza edilmesini sağlayın.
  • Mikroplar eller yoluyla çocuk çabuk vücuda girer. O nedenle ellerini sık sık yıkaması için destekleyin ve özendirin.

Hamilelikte yazın sık yapılan hatalara dikkat!

Hamilelikte yazın sık yapılan hatalara dikkat!

Anne adayları hamilelik sürecinde ‘bebeğimin iyi gelişmesi için çok yemeliyim’, ‘artık iki canlı olduğum için iki kişilik beslenmem gerekiyor’ gibi düşüncelerle beslenmede aşırıya kaçabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca yaz aylarında buna bir de mevsimsel faktörlerin eklenmesinin gerek kilo alımı gerekse besin zehirlenmesi açısından riski artırabildiğini söylüyor. Peki anne adayları yazın beslenmede nelere dikkat etmeli, hangi yanlışlardan kaçınmalı? Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca yaz hamileleri için 10 beslenme önerisini sıraladı, önemli uyarılarda bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca

Soğuk zincire dikkat edin!

Yazın seyahat sırasında yiyecek ve içeceklerin araçta taşınması gerektiğinde ürünün kendine özel koşullarına uymaya dikkat edin. Soğuk ortam sağlanmazsa özelikle süt ve et gibi ürünlerde meydana gelebilecek bozulma gıda zehirlenmesine yol açabilir. Otel ve restoranlarda zeytinyağlı, salata, sütlü tatlı ve pasta gibi soğuk tüketilen gıdalar eğer soğuk hatta muhafaza edilmiyorsa tüketmeyin.

Dondurulmuş ürünleri en son alın

Et, tavuk ve balık gibi çabuk bozulabilen gıdalar başta olmak üzere dondurulmuş ürünleri alışverişinizin sonunda alın. Eğer hemen tüketilmeyecekse dondurulmuş ürünleri çözülmeden eve ulaştırarak buzluğa yerleştirin. Çözdürdüğünüz ürünü bir daha dondurmayın. Donmuş ürünleri buzdolabında ya da mikrodalga fırında çözdürün.

Bu besinleri mutlaka sıcak tüketin!

Yüksek protein içeren önceden pişirilmiş olan et, tavuk ve balık yemeklerinin servis öncesinde sıcak tutuluyor olmasına dikkat edin. Sıcak olmayan gıdalardan kesinlikle uzak durun.

Hamur işinin cazibesine aldanmayın

Yazın gerek tatil kahvaltılarında gerekse pikniklerde simit, börek, poğaça ve kek gibi hamur işleri ile beyaz ekmek iştah açan lezzetleriyle öne çıkıyor ancak dikkat! Bu tür karbonhidrat içerikli besinlerin aşırı tüketimi hem sağlığa zarar veriyor hem de gereksiz kilo alımına neden oluyor.

Öğün atlamayın

Hamilelikte kan şekeri seviyesinin çoğunlukla düşmeye meyilli olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca “Kan şekerinizin normal düzeyde olması bebeğiniz için yeterli enerji olduğunun göstergesidir. Eğer hamilelikte beslenme sürecinde öğün atlarsanız kan şekeriniz düşer ve bebeğiniz ihtiyacı olan enerjiyi alamaz. Bu nedenle yazın ana ve ara öğünlerinizi ihmal etmeyin” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Mutlaka kahvaltınızı yapın

Hamilelikte beslenme sürecinin ilk ve en önemli adımlarından birini kahvaltı oluşturuyor.  Gece uzun süren açlıktan sonra kritik önem taşıyan kahvaltı gün içinde kan şekerinde ani iniş çıkışları önlerken, bebeğin yeterli enerji almasını, anne adayının da kendini zinde hissetmesini sağlıyor. Kahvaltıyı geçiştirmeyin ve özellikle yumurta, peynir ve yeşillik tüketmeye özen gösterin.

Yeterli su için ancak!…

Yaşamsal öneme sahip olan ve hamilelikte sık görülen kabızlık sorununa karşı fayda sağlayan su tüketimi, aşırı sıcakların hakim olduğu yaz aylarında çok daha kritik bir rol oynuyor. Hamilelikte her gün 2-3 litre arasında sıvı alımına dikkat edin. Sıvı ihtiyacınızı çoğunlukla su içerek karşılamaya çalışın. Suyun yanı sıra çorba, ayran, şekersiz komposto gibi içecekler tüketebilirsiniz. Ancak su tüketirken dikkat! Molalarda, otel/restoran vb yerlerde açık ve menşei belirsiz suları kesinlikle içmeyin, şişelenmiş suları tercih edin.

Kahve tüketimini abartmayın

Hamilelik döneminde en sık yapılan hatalardan birinin aşırı kahve tüketimi olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca “Oysa yapılan çalışmalar; kafeinin plasenta aracılığıyla bebeğe geçtiğini ve anne karnında fazla miktarda kafeine maruz kalan bebeklerin beyin gelişiminin olumsuz etkilendiğini gösteriyor. Kahve, kolalı-gazlı içecekler, siyah çay, yeşil çay, kakao, çikolata ve enerji içecekleri yüksek oranda kafein içerirler. Eğer kahveden vazgeçemiyorsanız günde bir fincan ile sınırlandırmaya çalışın” diyor.

Bu besinlerden uzak durun

Hamilelikte sık karşılaşılan reflüden korunmak için; reflüyü tetikleyen acı ve baskın tadı olan baharatlar, çay, kahve, gazlı içecekler, kızartmalar, çok yağlı yemekler, yüksek asitli sebze-meyveler, çikolata, kakao, lüfer, levrek, barbun ve ton balığı gibi dip balıkları ile katkı maddeli gıdalardan uzak durun. Ayrıca yemekleri çok iyi çiğneyip yavaş yemek ve yemek arasında su ya da başka bir içecek içmemek gerekiyor.

İki kişilik yemeyin!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Eda Honca hamilelikte anne adayının ‘bebeğim yeterince beslenemez, gelişimi olumsuz etkilenir’ diye düşünerek iki kişilik yemek yiyebildiğini ayrıca yaz aylarında kurabiye, hamur işi, tatlı, kraker ve bisküvi gibi atıştırmalıkların da sık tüketilebildiğini belirterek “Hamilelikte sağlıklı ve dengeli beslendiğiniz taktirde bebeğinizin gelişimi sağlıklı bir şekilde devam eder. Gereğinden fazla yiyip içtikleriniz hem bebeğinize hem de size fayda yerine zarar verebilir. Üstelik alacağınız aşırı kilları doğum sonrası uzun süre veremeyebilirsiniz” diyor. Eda Honca hamilelikte ideal kilo alımının; az kilolular için 12,5-18 kg; normal kilodakiler için 11,5-16 kg, fazla kilolular için 7-11,5 ve aşırı kilolular için 5-9 kg arası olması gerektiğini söylüyor.

Bağırsaklarımızdaki dost bakterileri artırmak için ne yapmalı?

Bağırsaklarımızdaki dost bakterileri artırmak için ne yapmalı?

Bağışıklık sistemimizin gücünü büyük ölçüde bağırsaklarımızdan aldığını biliyor muydunuz? Hatta mutluluk hormonu olan serotoninin yüzde 90’ının bağırsaklardan salgılandığını? Peki bağırsaklarımızın sağlıklı olmasının yolunun sağlıklı mikrobiyotadan geçtiğini? Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal “Bağışıklık sistemi hücrelerinin yüzde 70’i bağırsaklarda bulunur. Bağırsakta bizimle birlikte yaşayan ve 100 trilyon civarında bulunan bakteri, maya ve virüslere ‘bağırsak mikrobiyotası’ veya ‘bağırsak florası’ denir. Doğum şekli, antibiyotik kullanımı, çevresel koşullar ve özellikle beslenme şekli mikrobiyotamızı belirler. Bağırsak florasındaki yararlı bakterileri artırmak için yaptığımız her yatırım zararlı bakterilerin etkisini azaltır. Yapılan araştırmalar; bağırsaklarımızda bulunan bu dost veya zararlı bakterilerin miktarının genel sağlığımızı ve ruh durumumuzu etkilediğini açıkça ortaya koyuyor” diyor. Peki bağırsak sağlığımızı korumak, bağırsaklarımızda zararlı bakterileri azaltıp dost bakterileri artırmak için nelere dikkat etmek gerekiyor? Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bağırsak sağlığımız için 10 altın öneride bulundu, önemli açıklamalar yaptı.

Prof. Dr. Oya Yönal

Şekerli ve yağlı besinlerden kaçının

Beslenme ve bağırsak sağlığının çok yakından ilişkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal, şeker, yapay tatlandırıcı, fastfood ve doymuş yağ oranı yüksek besinler tüketmenin bağırsak florasını olumsuz etkilediğini belirterek “Bu gıdalar bağırsakta zararlı mikroorganizmaların çoğalmasına neden olabiliyor. Bu nedenle bağırsak sağlığınız için bu gıdaları tüketmekten kaçının” diyor.

Lif (posa) oranı yüksek besinler tüketin ve sağlıklı beslenin

Besinlerde bulunan lif (posa) bağırsak sağlığı açısından çok önemli. Lif oranı yüksek besinler yararlı mikroorganizmaların bağırsakta çoğalmasını destekliyor. Prof. Dr. Oya Yönal; bulgur,  yulaf, nohut, barbunya, kuru fasulye, kinoa, brokoli, kuşkonmaz, badem, antep fıstığı, elma, şeftali, turunçgiller ve brokoliyi beslenmenize ekleyerek bağırsak sağlığınızı destekleyebileceğinizi belirtiyor. Bu besinlerin yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak hareketlerini artırarak, sindirilmiş besin artıklarının kalın bağırsaktan geçişini hızlandırdığını  söyleyen Prof. Dr. Oya Yönal “Toksik öğelerin kalın bağırsakta uzun süre kalmaması sayesinde burada zararlı bakteri oluşumunun önüne geçiliyor ve sağlıklı bağırsak florasının devamlılığı sağlanıyor” diye konuşuyor. Prof. Dr. Oya Yönal, lifli organik gıdalar, fermente gıdalar (mayalanmış yoğurt, kefir, turşu, şalgam suyu), et, yumurta ve probiyotik kullanmanın bağırsak sağlığı için önemli etkiye sahip olduğunu vurguluyor.

Yeterli su tüketin

Yapılan bilimsel çalışmalarda; daha fazla su içen kişilerin mide-bağırsak enfeksiyonlarına neden olabilecek daha az bakteri türüne sahip olduğunun kanıtlandığını belirten Prof. Dr. Oya Yönal, her gün yeterli su tüketmenin aynı zamanda kabızlığı önlemeye de yardımcı olduğunu söylüyor.

Probiyotik ve Prebiyotiklerden faydalanın

Bağırsaklarımıza dost bakteriler içeren probiyotik besinler; florayı düzenleyerek bağırsağın düzgün çalışmasını sağlıyor ve toksik maddelerin geri emilimini engelliyor. Kefir, yoğurt, sirke gibi besinler içerdikleri probiyotikler sayesinde bağırsak sağlığının korunmasında önemli etkiye sahipler. Probiyotikler, prebiyotik adı verilen sindirilemeyen karbonhidratlarla besleniyor. Prebiyotiklerin, yararlı bakterilerin bağırsakta çoğalması için gerekli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal “Kuru baklagiller, enginar, pırasa, soğan, sarımsak, bezelye, kuşkonmaz, muz, arpa, çavdar gibi besinler başlıca prebiyotiklerdir. Bu besinlere sofranızda yer vererek bağırsak sağlığınızı güçlendirebilirsiniz.” diyor.

Düzenli ve kaliteli uyuyun

Düzenli ve kaliteli uyku, ruh halini ve bağırsak sağlığınızı iyileştiriyor. Düzensiz uyku ise bağırsak florasını bozuyor. Yetişkinler için ortalama 7 saat kaliteli uyku şart.

Gelişigüzel antibiyotik kullanmayın

Antibiyotiklerin bağırsak mikrobiyotasına ve bağışıklığına zarar verebildiğini belirten Prof. Dr. Oya Yönal şöyle konuşuyor: “Bazı araştırmaların sonucuna göre antibiyotik kullanımından 6 ay sonra bile, bağırsakta hala bazı yararlı bakterilerin oluşmadığını gösteren çalışmalar mevcut. O nedenle gereksiz yere antibiyotik kullanılmamalıdır.”

Acıbadem Fulya Hastanesi

Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz sağlıklı ve zinde bir yaşam için olmazsa olmazların başında geliyor. Yapılan araştırmalar; düzenli egzersizin bağırsak sağlığı ile de yakından ilişkili olduğunu, bağırsak sağlığını pozitif yönde etkilediğini gösteriyor. Haftada üç gün en az 30 dakika tempolu yürüyüşle bağırsak hareketlerini dolayısıyla bağırsak sağlığınızı güçlendirin.

Sigara ve alkolden uzak durun

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal “Sigara içmek bağırsak florasını bozuyor. Bağırsak sağlığının yanısıra kalp ve akciğer sağlığını da son derece olumsuz etkiler. Kronik alkol tüketimi de bağırsak florasını bozarken, toksinlerin ve inflamatuar ajanların bağırsak duvarından sızmasına yol açabiliyor” diyor.

Besinleri çok çiğneyin

Bağırsak sağlığı için besinleri yavaş bir şekilde, çok çiğneyerek ve oturarak tüketin. Lokmalarınızın küçük olmasına, aşırı yememeye, özellikle gece yemeğinden kaçınmaya dikkat edin.

Stresi yönetmeyi öğrenin

Prof. Dr. Oya Yönal “Kronik yani uzun süre devam eden stres bağırsaklar da dâhil olmak üzere tüm vücudu olumsuz etkiliyor. Yürüyüş ve düzenli egzersiz yapmak, arkadaşlarımızla veya ailemizle vakit geçirmek, hayvanlarla ilgilenmek, meditasyon, nefes egzersizleri ve yoga stresi azaltmanın yollarından bazıları olarak sayılabilir. Ayrıca stresi yönetmeyi öğrenmek, gerekirse destek almaktan kaçınmamak gerekir” diyor.

Her bel ağrısı, bel fıtığı değil!

Her bel ağrısı, bel fıtığı değil!

Son yıllarda giderek yaygınlaşan hareketsiz yaşam, fazla kilo, bilgisayar karşısında geçirilen uzun saatler ve masa başında yanlış oturma pozisyonu derken, bel ağrısı çekenlerin sayısı hızla artıyor. Ülkemizde bel ağrısı şikayeti nedeniyle hekime başvurma oranı baş ağrısından sonra ikinci, cerrahi olarak tedavi edilme açısından üçüncü sırada yer alıyor. Her bel ağrısının bel fıtığı anlamına gelmediğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Yapılan çalışmalar, bel ve boyunda saptanan her fıtıklaşmanın bel-boyun ağrısı yapmadığını, dolayısıyla MR’da saptanan her fıtığın tedavi gerektirmediğini ortaya koymuştur. Buna karşın tedavi gerektiren bel fıtığında, uygulanan çeşitli yöntemlerle yüzde 90-95 oranında cerrahiye gerek kalmadan başarı sağlanabilmektedir. Kişilerin bazı yanlış davranışları ve alışkanlıkları da bel fıtığı riskini artırdığı gibi, tedaviyi de olumsuz etkileyebilmektedir” diyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bel fıtığında en sık yapılan yanlışları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Prof. Dr. Tolga Aydoğ

Yatak istirahatine rağmen oturmak!

Bel fıtığı hastalarında en çok gözlemlenen yanlışlardan biri; doktorun yatak istirahati vermesine rağmen, oturmaya devam etmek oluyor. Oysa oturmak, yatak istirahatinin yerini tutmuyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Oturan bir kişide disk üzerine düşen basınç oturma ve özellikle oturup yanlara eğilme sonucu ciddi bir şekilde artar. Bu nedenle hastaya verilen istirahat süresince kişi oturarak istirahat etmek yerine yatarak istirahat etmelidir. Oturmak istediği zamanlarda da bel boşluğunu destekleyen bir yastıkla bunu yapmalıdır” diyor.

Kilo vermeye özen göstermemek

Fazla kilonun bel ağrısını artırdığı gibi, ağrının oluşumuna da neden olabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tolga Aydoğ, buna karşın fazla kilolarından kurtulmak için yeterli özen gösterilmemesinin de en sık yapılan hatalar arasında olduğunu söylüyor. Bel ağrısı olan hastanın aktivite düzeyindeki azalışa bağlı olarak kilo alımının hızlanabileceğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bu nedenle istirahatin ve kontrollü hareketin önemli olduğu ilk günlerde gerekirse diyetisyen desteği alınmasının önemli olduğunu vurguluyor.

‘Çivi çiviyi söker’ diyerek zorlayıcı egzersizler/sporlar yapmak

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı, Spor Hekimi Prof. Dr. Tolga Aydoğ öne çıkan yanlışlardan birini şöyle açıklıyor: “Bel fıtığının tedavisinde egzersiz çok önemli yer tutar. Bu bağlamda bel ve kalça etrafı kısa kasların uzatılması, zayıf kasların kuvvetlendirilmesi, genel kondisyonun artırılmasına özen gösterilmelidir. Ancak zorlayıcı hareketlerden uzak durulmalıdır çünkü zorlayıcı hareketler kaslarda daha büyük kuvvet artışı yapabilse de bunlar disk üzerine düşen basıncı artırıp sorunun daha da artmasına neden olabilir. O yüzden kişinin fiziksel durumuna göre iyi planlanmış bir egzersiz planı yapmak çok önemlidir.”

Hiç kalkmadan uzun süre yatmak

Akut gelişen bel fıtığının tedavisinde disk üzerine düşen basıncı azaltmada yatak istirahati şüphesiz çok önemli bir yer tutuyor ancak dikkat! Hiç kalkmadan çok uzun süre yatmak kaslarda kuvvetsizliğe, eklemlerde hareket kısıtlılığına yol açıyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ bundan dolayı yatak istirahatinin bir haftayı geçmemesi gerektiğini söylüyor.

Sigara içmeye devam etmek

Sigaranın genel vücut sağlığı için kanıtlanmış zararları, bel fıtığında da kendini gösteriyor. Sigara içmenin disk kanlanmasını bozarak bel fıtığı riskini artırabildiğini ve tedaviyi olumsuz etkileyebildiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, sigaranın yol açtığı öksürük nedeniyle de bel fıtığına zemin hazırlayabildiğine dikkat çekiyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi

Sert yatak yerine yerde yatmak

Sert yataklarda yatmak bel fıtığı tedavisinde halen kabul görse de bu, sert zemine/yere yatılması anlamına gelmiyor. Yere yatıp- kalkma sırasında belin istenmeyen zorlayıcı pozisyonlara gelebilmesinden dolayı yere yatmaktan kaçınmak gerektiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ “Yerde değil, normal yükseklikte sert yatağı tavsiye ediyoruz. Günümüzde vücut şeklini alan ‘visko’ yataklar geliştirilmeden önce bel fıtığında hastaların sert yataklarda yatması gerektiği görüşü genel kabul görüyordu. ‘Visko’ yataklar çıktıktan sonra artık ille de sert yataklar değil, hastanın rahat ettiği yatağın doğru olduğu genel kabul görmektedir. Akut gelişen bel ağrısında ilk tercih sert yataklar olsa da kronik dönemde rahat edilen yatak doğru yataktır, diye düşünmekteyiz” diyor.

Uzman olmayanlara başvurmak

Prof. Dr. Tolga Aydoğ, bel ağrısı çekenlerin ve MR’ında bel fıtığı saptananların en sık yaptığı yanlışlardan birinin de kulaktan dolma bilgiler ve önerilerle hareket etmeleri olduğunu belirterek “Çevredekilerin ‘aynı sorun bende de vardı veya bir yakınım şu kişiye gitti belini çektirdi, iki büklüm gitmişti sapasağlam ayrıldı” gibi sözleriyle doktora değil işin uzmanı olmayan kişilere yönelinmesi sonucu kalıcı sakatlıklar ortaya çıkabiliyor” uyarısında bulunuyor.

“Bel fıtığı ameliyatı oldum, bir daha tekrarlamaz” diye düşünmek

Bel fıtığı ameliyatı sonrası günlük yaşamda bazı kurallara dikkat edilmediğinde fıtık sorunu aynı seviyeden veya başka bir seviyeden tekrarlayabiliyor. Bu nedenle kişinin bel fıtığı nedeniyle ameliyat olsa da omurgasını korumak için genel kurallara uyması ve egzersizlerle omurga etrafında yeterli esneklik ve kuvvete ulaşmaya, genel kondisyonunu artırmaya özen göstermesi gerekiyor.

Bel açısından doğru ergonomik hareketleri öğrenmemek

Ağır kaldırma ve zorlayıcı fiziksel hareketler yapma hem bel ağrısını hem de bel fıtığı riskini artırıyor. Prof. Dr. Tolga Aydoğ günlük yaşamda bilinçsizce yapılabilen bazı hareketlerin bel fıtığına davetiye çıkarabileceğini belirterek şu önerilerde bulunuyor;

  • Yerden bir şey almak için belden eğilmek yerine dizlerinizi bükün.
  • Market/pazar alışverişi poşetlerini tek elde değil, iki ele eşit dağıtarak taşıyın.
  • Otururken bel boşluğunu destekleyici yastıkla doldurun.
  • Bar koltuğu gibi çok yüksek yerlere veya yere oturmaktan kaçının.
  • Baş üzeri bir şeyi rafa/dolaba yerleştirirken uzanmak yerine basamak kullanın.
  • Uzun süreli oturarak çalışıyorsanız en geç her saat başı kalkıp dolaşın. Zira; her saat başı kısa süreli dolaşma; bel omurlarının, bel çevresi bağ ve kasların ayrıca disklerin sağlığı açısından çok önemli.

Ameliyatı tek çare olarak görmek

Bel fıtığında ameliyatın son çare olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ, ameliyat gerektiren durumları; ‘bacaklarda kuvvet kaybı, idrar ve gaitayı tutamama ve yapılan her tür tedaviye rağmen bel ağrılarının devam etmesi’ olarak sıralıyor. Ameliyat öncesi uygulanan yöntemlerle yüzde 90-95 oranında başarı sağlanabildiğini belirten Prof. Dr. Tolga Aydoğ şöyle konuşuyor: “Bel fıtığı; çok uzun süre olmayan istirahat, ağrı kesici, kas gevşetici ve steroid olmayan antiinflamatuar (bazen steroid) ilaçlar, egzersiz, görüntüleme destekli bele yapılan enjeksiyonlar (transforaminal / epidural enjeksiyonlar), bel korseleri, elle tedavi (manüpilasyon/kayropraksi) sıcak uygulama ve fizik tedavi gibi yöntemlerde yüzde 90-95 oranında tedavi edilebilir. Bel fıtığı hastasında genelde tek bir tedavi seçerek uygulamak yerine bütüncül yaklaşıp, birçok tedaviyi birlikte uygulamak çok daha doğru bir tedavi tarzıdır.”

‘Sessiz hipertansiyon’a dikkat!

‘Sessiz hipertansiyon’a dikkat!

Ülkemizde her 3 kişiden birinin hipertansiyon hastası olduğu biliniyor. Ancak bu sinsi hastalık uzun yıllar hiçbir belirti vermeden ‘sessizce’ ilerleyebildiği için sayının çok daha yüksek olduğu öngörülüyor. ‘Sessiz hipertansiyon’da, yüksek hipertansiyonunun yol açtığı baş ağrısı veya baş dönmesi gibi sorunlar yaşanmadığını yani herhangi bir uyarı işareti olmadığını belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Kişinin hiçbir şikayeti olmasa bile yüksek tansiyon yine de organlara zarar vererek kalp hastalığı, felç ve böbrek hastalığı gibi çok ciddi hastalıkların riskini artırabiliyor. Bu nedenle sessiz katil olarak da adlandırılıyor” diyor. Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü kapsamında yaptığı açıklamada, hipertansiyon hakkında bilinmesi gereken 5 noktayı anlattı, ‘sessiz hipertansiyon’a yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Bu risklere dikkat!

Sessiz hipertansiyon görünürde hiçbir şikayete yol açmadığı için “benim bir sorunum yok” yanılgısına düşmemek gerektiğini vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci bazı kişilerin yüksek riskli grupta olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Özellikle ailenizde hipertansiyonu olan bir kişi varsa, orta yaş ve üzerindeyseniz, kilonuz ideal kilonuzdan fazlaysa, hareketsiz bir yaşam tarzına sahipseniz, sürekli stres altında yaşıyor ve stresinizi yönetemiyorsanız, uyku apneniz varsa hipertansiyon açısından riskli gruptasınız demektir ve tansiyon ölçümünü mutlaka düzenli yapmanız gerekir.”

Sessizce organlara zarar veriyor!

Sessiz hipertansiyonun yıllar içerisinde vücuda zarar verebileceğini hatta kalp hastalığı, felç ve böbrek hastalığı gibi çok ciddi hastalıkların riskini artırabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebebi, bu nedenle herhangi bir belirti olmasa da bazı durumlarda mutlaka şüphelenmek ve doktora başvurmak gerektiğini söylüyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci şöyle konuşuyor: “Sessiz katil terimi genellikle sessiz hipertansiyonu tanımlamak için kullanılır çünkü genellikle semptom göstermediğinden insanlar kalp krizi veya inme gibi tıbbi bir acil durumla karşılaşana kadar hipertansiyonları olduğunu fark etmeyebilirler.”

Yaygın bir hastalık!

Ülkemizde her 3 kişiden birinin hipertansiyon hastası olduğunu belirten Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Araştırmalar, özellikle yetişkinler arasında sessiz hipertansiyonun yaygın olduğunu gösteriyor. Sessiz hipertansiyona yönelik Journal of Hypertension’da yayınlanan bir çalışma, yüksek tansiyonu olan yetişkinlerin yaklaşık yüzde 30’unda herhangi bir belirti görülmediğini ortaya koyarken, American Journal of Epidemiology’de yayınlanan bir başka çalışma da, 18- 85 yaş arası yetişkinlerin yaklaşık yüzde 17’sinde ssiz hipertansiyon olduğunu gösteriyor” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Bu belirtileri dikkate alın!

Hipertansiyonun (yüksek kan basıncının) genellikle belirgin semptomları olmasa da baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı, bulanık görme veya göğüs ağrısı gibi şikayetlerin mutlaka dikkate alınması, “çok stresli bir gündü onun için başım ağrıyor” ya da “çok koşturdum dinleneyim geçer” gibi düşüncelerle ihmal edilmemesi gerekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Bu semptomlar hipertansiyona özgü olmadığından yüksek tansiyonunuz olup olmadığını öğrenmenin tek yolu bir sağlık uzmanı tarafından ölçülmesidir. Düzenli tansiyon kontrolü, hipertansiyonun saptanması ve vücuda zararlarının en aza indirilmesi için büyük önem taşımaktadır” diyor.

Tedavide bu önerilere dikkat!

Sessiz hipertansiyonun tedavisinde yaşam tarzı değişiklikleri ve kan basıncını düşürücü ilaçların önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, ideal kiloyu koruma, tuzu azaltma, alkol ve sigaradan kaçınma, ilaçları düzenli kullanma kan basıncını düşürmeye ve hipertansiyondan kaynaklanan komplikasyon risklerini azaltmaya yardımcı olacaktır” diye konuşuyor.

Kalça ağrısı üç önemli nedeni!

Kalça ağrısı üç önemli nedeni!

 Kalçada oluşan ağrı, hemen hepimizin hayatımız boyunca bir kez de olsa yaşadığı bir sorun. Ağrı oturup kalkarken, merdiven inip çıkarken, eğilirken ve spor yaparken genellikle daha yoğun hissediliyor. Sorun ilerledikçe gece uykudan uyandıracak şiddete de ulaşabiliyor. Kalça ağrısı sıklıkla egzersizleri hatalı uygulamak ya da ani hareket etmek gibi nedenlerden kaynaklanıyor ve birkaç günde kendiliğinden geçiyor. Ancak bazen önemli sağlık sorunlarının habercisi de olabiliyor. Ağrıya yol açan hastalıklara erken tanı konulması, ilerleyen süreçlerde ortaya çıkabilecek ciddi problemlerin önlenmesinde ve tedavi  başarısında kilit rol üstleniyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Tuncay, bu nedenle kalça ağrısının asla ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, “Günümüzde geliştirilen teknikler ve edinilen tecrübeler sayesinde kalça ağrısına neden olan hastalıklar başarıyla tedavi edilebiliyor, bu sayede hastalar günlük yaşantılarına sorunsuz devam edebiliyorlar. Tedavinin başarısında ise hastalığa erken müdahale edilmesi çok önemli. Dolayısıyla ağrı birkaç gün içinde kendiliğinden veya basit ağrı kesici kullanımına rağmen kaybolmazsa zaman kaybetmeden hekime başvurulmalı” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Tuncay, kalça ağrısına en sık yol açan 3 hastalığı anlattı; önemli uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. İbrahim Tuncay

 KALÇA KİREÇLENMESİ

Halk arasında ‘kalça kireçlenmesi’ olarak bilinen osteoartroz, kalça eklemini oluşturan kıkırdağın çeşitli nedenlerle aşınması ve alttaki kemiklerin deforme olmasıyla karakterize bir hastalık. Kalça kireçlenmesi belirtileri arasında hastayı en çok rahatsız eden durum kasık ve/veya kalça çevresinde  gelişen ağrı oluyor. Başlangıçta sadece belirli bir mesafe yürürken, araca binerken ya  da merdiven çıkarken var olan ağrı zamanla istirahat halindeyken de gelişebiliyor, kişiyi uyku sırasında uykudan uyandıracak şiddete ulaşabiliyor. Gündelik hayatta giderek artan hareket kısıtlılığına yol açması nedeniyle hasta merdiven çıkma, ayakkabı ve çorap giyme gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelebiliyor.

Nasıl tedavi ediliyor?

Kalça kireçlenmesi tedavisi konservatif (ameliyatsız) ve cerrahi olarak iki ana gruptan oluşuyor. İlaç ve fizik tedaviyi kapsayan konservatif yöntemler ağrıyı azaltmayı, cerrahi aşamaya kadar hareket açıklığını ve kas gücünü korumayı amaçlıyor. Cerrahi tedaviler de kemiği yeniden şekillendirici yöntemler olan kalça artroskopisi, osteotomi ve artroplasti (kalça protezi) şeklinde gruplara ayrılıyor.

Kalça Protezi: Kalça kireçlenmesi tedavisinde uygulanan ve yüzyılın cerrahisi olarak ifade edilen kalça protezi ameliyatında yüzde 90’ların üzerinde başarılı sonuçlar elde ediliyor. Total kalça protezi, kalça ekleminin kireçlenmesi nedeniyle hasar görmüş eklemi yapay bir eklemle değiştirmek için uygulanan ameliyat yöntemine deniyor. Prof. Dr. İbrahim Tuncay, protez ameliyatları doğru yapıldığı takdirde, protezin hastada uzun yıllar şikayet oluşturmayan doğal bir eklem gibi işlev gördüğünü belirterek, “Günümüzde herhangi bir komplikasyon gelişmemiş hastalarda, kaliteli ve uygun protezler 20 yıldan fazla, hatta 30’lu yıllara kadar dayanabiliyor. Yumuşak doku iyileşme süreci olan ortalama 6 haftalık süreç sonunda çoğu hasta desteksiz ve hemen hemen hiç kısıtlamasız normal hayatlarına dönebiliyorlar” diyor.

Son yıllarda başarıyla uygulanan robotik cerrahi de bu sürece çok önemli katkılar sağlıyor. Robotik cerrahinin en önemli özelliği; ameliyattan önce bilgisayar ortamında tasarlanması sayesinde kemik kesilerinin minimal hatayla yapılmasına ve protezlerin bölgeye ideal şekilde yerleşmelerine imkan sağlaması. Bu etkileri sayesinde normalde nadir de olsa kalçanın çıkması ve damar ile sinir lezyonu gibi erken dönem komplikasyonları minimal düzeye iniyor. Ayrıca protezin ideal pozisyonda yerleştirilmesi sayesinde homojen yük dağılımıyla protez aşınmaları ve gevşemeleri daha geç ortaya çıkıyor, böylece protez daha uzun ömürlü oluyor. Son yıllarda popülaritesi gittikçe artan robotik protez cerrahisinin de mükemmeliyetin beklendiği günümüzde, yakın zamanda, artroplastide olmazsa olmaz noktaya ulaşacağı öngörülüyor.

KALÇADA OSTEONEKROZ

Vücudumuzda tüm organlar gibi kemik dokuları da kanla besleniyorlar. Yeterli miktarda kan ulaşmadığı durumlarda kemiğe ait doku ve hücreleri ölüyor, bunun sonucunda kemikte çökmeler oluşuyor. Bu dokunun ölmesi avasküler nekroz veya osteonekroz olarak adlandırılıyor. Uyluk kemiği (femur) başının gücünü kaybetmesi ve zamanla çökmesi kendini kalça çevresinde oluşan ‘ağrı’ ile belli ediyor. Ağrının en belirgin özelliği, kalça hareketleriyle artması ve bacak önünden dize doğru yayılması oluyor. Çökme nedeniyle kişide topallama sorunu baş gösterirken, ilerleyen dönemde gelişebilen kireçlenmeler eklem hareketlerinde ciddi kısıtlamaya neden olabiliyor.

Nasıl tedavi ediliyor?

Kemiklerde çökme oluşmadan gerekli müdahalenin yapılması durumunda tedavinin başarı oranı artıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Tuncay, tedavinin tamamen hasarlanmış alanın güncel durumuna göre planlandığını ifade ederek, “Tedavideki asıl amaç eklem yüzeyindeki çökmeye engel olabilmek. Erken dönemde tespit edildiğinde genellikle kan sulandırıcı gibi ilaç tedavileri, hiperbarik oksijen tedavisi ve fizik tedavi desteğiyle sorun çözülüyor. Bu yöntemlerden sonuç alınamazsa ve yapılan radyolojik değerlendirmelerde eklemde çökme veya öncesi bulgular varsa, cerrahi yöntemlere başvuruluyor” diyor. Tam çökme öncesi tabloda ‘core dekompresyon’ olarak adlandırılan operasyon yapılıyor. Bu operasyonda amaç uyluk kemiğinin başındaki beslenmeyi önleyen basıncı azaltmak, böylelikle başın tekrar kanlanmasını  sağlamak. Operasyona PRP, kemik iliği ve kök hücre gibi hücresel tedavi uygulamaları da eklenebiliyor. Bu tedavilerden fayda görmeyen hastalarda osteotomi denilen ve kemiğin yük binme alanını değiştiren operasyonlar uygulanabiliyor. Çökme gerçekleştiğinde ise tek seçenek olan ve hasta memnuniyetinin en yüksek olduğu total kalça protezi operasyonu yapılıyor. Bu tabloda hem erken dönemde minimal komplikasyon riskiyle ağrının tamamen ortadan kalkması gibi faydalar sunan hem de özellikle genç hastalarda görülen bu patolojide kullanılacak protezin ömrünün uzun olmasını sağlayan robotik uygulamalarını kullanmak önemli bir avantaj oluşturuyor.

 KALÇA SIKIŞMA SENDROMU (FEMOROASETABULAR IMPINGEMENT SENDROMU)

Kalça sıkışması; kalçada oluşan yapısal problemler nedeniyle, hareket sırasında, kalça eklemini oluşturan iki parçanın birbirine anormal teması sonucu ortaya çıkan bir hastalık. Hastalar genellikle pantolon giyerken, araca binerken veya bağdaş kurarken kalça çevresinde C şeklinde oluşan ağrıdan yakınıyorlar. Bu sendrom zamanında tanınmaz ve gerekli müdahale yapılmazsa eklemin geri dönüşümsüz hasarına, yani kalça kireçlenmesine neden olabiliyor.

Nasıl tedavi ediliyor?

Sendromun ilk dönemlerinde fizyoterapi yöntemlerinden faydalanılsa da kalça sıkışması sendromunun tedavisi cerrahi oluyor. Açık veya kapalı (artroskopik) metodlarla patolojinin her iki (uyluk başı ve kalça yuvası) tarafı yeniden şekillendiriliyor ve labrum, yani kalça ekleminin yapısında yer alan üçgen kesitli kıkırdak doku yırtıksa ve tamir edilebilecek türdeyse onarılıyor. Eğer onarılamayacak durumdaysa çıkarılıyor ya da başka bir dokuyla tekrar tamir ediliyor. Ameliyat sonrasında 4-6 hafta belirli hareketler kısıtlanıyor ve bir çift baston kullanılması öneriliyor. Ardından hasta hızlı bir şekilde normal hayata ve spora dönebiliyor. Başarılı bir operasyon sonrasında hastanın erken dönem kalça ağrıları kayboluyor ya da azalıyor ve uzun dönemde de kireçlenmeye gidiş süreci erteleniyor veya tamamen önleniyor.