Kış aylarında sağlık için Check-Up önerisi

Dondurucu soğukların hakim olduğu kış günlerinde, kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ve virüslerin çok kolay bulaşması nedeniyle, solunum yolu enfeksiyonları hızla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Kış ayları yalnızca soğuklarla değil; solunum yolu enfeksiyonlarının artması, kronik hastalıkların alevlenmesi, bağışıklığın zayıflaması ve kalp-damar hastalıklarının sıklaşmasıyla da bilinir. Bu nedenle kış aylarında yapılacak kapsamlı bir check-up, pek çok sağlık riskini erkenden fark etmeye ve mevsimsel hastalıklardan korunmaya fayda sağlar. Kış öncesi bazı testlerin yapılması; özellikle 50 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, sigara içenler, fazla kilolu bireyler ve sık enfeksiyon geçirenler için kritik önem taşır” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja sağlıklı bir kış için yaptırılması gereken tetkikleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Edvin Murrja

Dr. Edvin Murrja

  • Temel kan testleri

Özellikle kışın sık görülen halsizlik, sık hastalanma vb şikayetlerin nedeninin basit bir kan testiyle ortaya çıktığını belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tam Kan Sayımı (Hemogram): Anemi, enfeksiyon veya bağışıklık sorunları açısından önemlidir. CRP / Sedimantasyon: Vücutta gizli enfeksiyon ya da inflamasyonu gösterir. Kan Şekeri, insülin direnci, HbA1c: Diyabet eğilimi veya kontrolsüz diyabeti tespit eder. Elektrolitler (Sodyum, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum): Su dengesi ve kalp ritim bozukluğu açısından önemlidir.”

  • Karaciğer ve Böbrek Fonksiyon Testleri

Karaciğer ve böbrekler, vücudun filtre sistemi olarak görev yapar. Ancak bu organlardaki sorunlar çoğunlukla sinsice ilerler. Kışın ilaç kullanımının artması, yetersiz su tüketimi ve  beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler bu iki organı zorlayabilir. Yapılacak testlerle, olası sorunların erken dönemde fark edilerek önlem alınabileceğini belirten Dr. Murrja bu testleri şöyle sıralıyor: “ALT, AST: Karaciğer yağlanması veya hasarını gösterir. Üre – Kreatinin: Böbrek fonksiyon bozukluklarını erken yakalamada kritik önem taşır.”

  • Kolesterol Testleri

Kış aylarında hareket azalırken, yüksek kalorili ve yağlı besinlere yönelim artabildiğinden,  kolesterol seviyeleri olumsuz etkilenebilir. Kolesterol testleri, kalp ve damar hastalıkları açısından risk taşıyan kişilerin erken dönemde belirlenmesini sağlar. Özellikle fark edilmeyen yüksek kolesterol, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Dr. Murrja; “LDL (kötü kolesterol), HDL (iyi kolesterol) ve Trigliserid değerleri kalp-damar sağlığının en temel belirteçleridir” diyor.

  • Tiroit Fonksiyonları

Üşüme, kilo alma, halsizlik, unutkanlık ve ruh hali değişimleri kışın sık görülür. Bu şikayetlerin nedeninin bazen tiroit bezinin düzensiz çalışması olabildiğini belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tiroit fonksiyon testleri, metabolizmanın dengede olup olmadığını gösterdiğini ve şikayetlerin kaynağını netleştirmeye yardımcı olur. Kış aylarında özellikle Hashimoto tiroiditi ve hipotroidi belirtileri daha kolay alevlenebilir. TSH ve fT4 düzeylerinin tespiti çok önemlidir.”

  • Vitamin ve Mineral Değerlendirmesi

Kışın güneş ışığı azaldığından D vitamini eksikliği sık görülür. D vitamininin yanı sıra B12, demir ve magnezyum gibi değerlerin de eksikliği enfeksiyonlara daha açık hale gelinmesine neden olabilir. Dr. Edvin Murrja vitamin ve mineral değerlerine yönelik testler yaptırılmadan gelişigüzel vitamin ve mineral kullanımının fayda yerine çok ciddi zararlara yol açabileceğini vurgulayarak şöyle diyor: “Vitamin D, B12-Folat, Demir ve Ferritin değerlerine mutlaka bakılmalı, eksiklik varsa doktor önerisiyle takviye kullanılmalıdır.”

  • Akciğer Değerlendirmesi

Soğuk hava, grip ve benzeri solunum yolu enfeksiyonları akciğerleri doğrudan etkiler. Sigara içenler veya sık öksüren, nefes darlığı yaşayan, sık enfeksiyon geçirenler için akciğer değerlendirmesi büyük önem taşır. Erken yapılan kontrollerin, olası risklerin büyümeden kontrol altına alınmasında kritik önem taşıdığını belirten Dr. Edvin Murrja “Akciğer Grafisi ve Fiziksel muayene mutlaka yaptırılmalıdır” diyor.

  • Kardiyovasküler Tarama

Soğuk hava damarların büzülmesine neden olarak kalbin daha fazla efor sarf etmesine yol açar. Bu durum özellikle kalp-damar hastalığı riski taşıyanlar için önemlidir. Kardiyovasküler taramalar, kalbin yükünü ve damar sağlığını ortaya koyarak olası riskleri önceden gösterir. Dr. Murrja “Kışın hipertansiyon ve kalp krizi riski arttığından, tansiyon takibinin düzenli yapılması, EKG ve gerekli kişilerde EKO hayati önem taşır. Özellikle de göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma gibi şikayetler varsa geciktirilmeden yapılmalıdır” diye konuşuyor.

#SağlıklıYaşam #KışSağlığı #CheckUp #Tetkik #AcıbademHastanesi #DrEdvinMurrja #KalpDamarSağlığı #Bağışıklık #KışAyları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Sıkıcı, baskıcı ve sürdürülebilir olmayan diyetlere son!

Her yeni yıl öncesi ‘bu kez çok kararlıyım’ diyerek diyet için kolları sıvıyor ancak bir türlü ideal kilonuza ulaşma mutluluğunu yaşayamıyor musunuz? Üstelik diyet süreciniz sıkıcı, baskıcı kısıtlamalarla psikolojinizi olumsuz etkiliyor, bıraktığınız anda da, verdiğiniz kiloları çok daha hızlı geri alarak en başa mı dönüyorsunuz? Moralinizi bozmayın, zira sürdürülebilir bir diyet ve düzenli egzersizle hem sağlıklı hem kolay kilo vermek mümkün! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kısa sürede hızlı kilo vermeyi vadeden katı diyetler aslında sizi hedefinizden uzaklaştırarak motivasyonunuzu kaybetmenize yol açar. Yeni yılda formda kalmanın asıl yolu; katı, düşük kalorili planlanan geçici diyetler değil, sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları kazanmak ve düzenli egzersiz yapmaktan geçiyor. Bu nedenle mucize beklemeden, sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla hem ideal kilonuza ulaşıp formunuza kavuşabilir, hem de bağışıklık sisteminizin güçlendiğini, enerjinizin yükseldiğini ve yaşam kalitenizin iyileştiğini hissedebilirsiniz” diyor. Peki sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları neler olmalı? Beslenme ve Diyet Uzmanı Çelik, sürdürülebilir ve sağlıklı bir diyet için 7 altın öneride bulundu…

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

  • Yasaklamayın, denge sağlayın

Öncelikle besinleri ‘yasaklı’ diye etiketlemeyin. Aşırı kısıtlayıcı bir şekilde besinleri yasaklı sınıfına koyduğunuzda, olası bir ‘kaçamak’ durumunda suçluluk hissine kapılır ve kontrolünüzü bir süre sonra kaybettiğinizi görebilirsiniz. Ayrıca bir süre bu besinlerden uzak dursanız da, zamanla daha güçlü tüketme arzusuna kapılabilirsiniz. Kısıtlayıcı, kendinizi aç bırakan davranışlar hem metabolizma üzerinde olumsuz bir etki yaratır hem de sağlıksız bir beslenme döngüsüne yol açar. Oysa sağlıklı beslenme, tüm besin gruplarının dengeli porsiyon ve tüketim sıklığı düzenlenerek yönetilmesiyle yaşam tarzı alışkanlığına dönüşür.

  • Tüketmemek için, almayın!

Sürdürülebilir diyette çevresel faktörler çok önemlidir. Paketli ürün, gazlı içecek ve fast-food gibi gıdaları almayın. Elinizin altında olduğunu bilirseniz, hele de stresli dönemlerinizde bir anda kendinizi bu ürünleri tüketirken bulabilirsiniz. Alışverişe çıkmadan önce liste hazırlayın ve özellikle rafine şeker içeren ve yüksek yağlı paketli ürünleri listenize eklemeyin. Bu besinleri yeme istediğiniz kontrol edemeyeceğiniz ulaştığında, mevsimine göre 1 porsiyon taze meyve yanında 2 tam ceviz veya 6-8 adet çiğ badem tüketebilirsiniz. Tatlı isteğiniz çok yoğunsa laktoksuz sütlü bir kahve ve 2 adet kuru kayısı veya kuru erik tüketmek iyi bir tercihtir.

  • Lifli beslenin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Kilo vermekte zorlanan kişilerin yetersiz lif aldıklarını gözlemliyoruz. Oysa bol lifli besinler tokluk süresini artırırken, metabolizmayı hızlandırır. Bu nedenle sebze, meyve, tam tahıllı ürünler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar vb lif içeriği yüksek gıdalar sindirim sistemi için oldukça önemlidir. Sağlıklı bir sindirim sistemi ise açlık-tokluk sinyallerinin kontrolüne destek olur. Örneğin; ana yemekte salata yemek ya da ara öğünlerde taze meyve ve yağlı tohum tüketmek ani kan şekeri dalgalanmalarını azaltarak gün içinde ani açlık krizlerinin, dolayısıyla fazla kalori alımının da önüne geçer” diyor.

  • Su tüketimine dikkat edin

Sağlıklı yaşam tarzı denilince olmazsa olmazlardan biri şüphesiz su tüketimi. Yeterli miktarda içilen su, metabolizmanın sağlıklı çalışması ve vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi için şarttır.  Ayrıca, yeterli su içilmezse, susuzluk hissi açlıkla karışabilir ve bu durum fazla kalori alımına yol açabilir. Miktarı kişiden kişiye değişmekle birlikte, gün boyunca düzenli aralıklarla su içmek ana hedeflerinizden biri olmalıdır. Vücudunuzda yeterli su bulunduğunu idrarınızın renginin açık olmasından anlayabilirsiniz. Çay ve kahve gibi içecekler suyun yerine geçmez aksine vücuttan su atılmasına neden olur. Suyun yanı sıra kefir ya da ayran gibi içecekler tüketmeniz faydalıdır.

  • Metabolizma hızını artıran besinlerden faydalanın

Yeni yılda öğünlerinize ekleyeceğiniz bazı besinler metabolizmada bazı değişiklikler yaparak  yağ yakımına yardımcı olabilir. Bu da kısıtlayıcı olmadan sürdürülebilir bir tabak içeriği ile sağlıklı beslenme hedefinizi destekler. Hiçbir besinin mucizevi bir etkisi yoktur ama sağlıklı bir beslenme planı içerisinde metabolizma hızınızı artırmaya katkı sağlayabilirler. Örneğin; -tüketmenizde herhangi bir sakınca olmadığı doktorunuz tarafından belirtilmişse- aşırıya kaçmamak şartıyla kırmızı biber, tarçın, zencefil, zerdeçal gibi baharatlar, turunçgiller, koyu yeşil yapraklı sebzeler, kahve ve yeşil çay tüketmeniz destek olacaktır.

  • Proteine çok önem verin

Yeterli ve dengeli protein alımı metabolizmanın korunması ve tokluk hissinin artırılması açısından kritik öneme sahiptir. Ancak protein alımını tek öğünde fazla miktarda değil, gün içerisine yayarak gerçekleştirin. Bu yöntem, özellikle iştah kontrolü ve gün boyu enerjinin dengeli kalmasına yardımcı olur. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ve süt ürünleri gibi hayvansal kaynaklı proteinlerle birlikte bitkisel protein açısından zengin kurubaklagillerin tüketilmesi kas kütlesinin korunmasına da katkı sağlayarak ağırlık kaybı sürecinde yağ kaybını destekler.

Burada önemli olan bir diğer konu; bu gıdaların yağlı kısımlarını ayırmak (örneğin; tavuğun derisi, kırmızı etin beyaz yağlı kısımları gibi) ve doğru pişirme yöntemleriyle (kızartma değil ızgara ya da buğulama, haşlama) tüketmektir.

  • Sosyal hayat

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik “Yeni yılda sürdürülebilir diyet için, sosyal hayatla beslenme arasındaki dengeyi kurabilmek kritik önem taşır. Dışarıda yediğiniz bir yemek ya da tatlı tek başına ağırlık artışının ya da sağlıksız beslenmenin nedeni olamaz. Sosyal ortamlardan kaçınmanız gerekmez. Sonrasında katı kısıtlamalara gitmek, öğün atlamak ise kan şekeri dengenizi bozarak daha da acıkmanıza neden olur. Yapılması gereken; gerçekçi ve uzun vadede sürdürülebilir bir denge oluşturmaktır. Dengeli ve sürdürülebilir yaklaşım için yapılması gereken şey; rutininize geri dönmek, yeterli protein, lif ve sağlıklı karbonhidratların olduğu dengeli tabak modeli oluşturmak, yeterli su içmek ve hareketi artırmak olmalıdır. Bu sayede hem metabolik dengeyi korur hem de beslenmeyle olan ilişkinizin cezalandırıcı değil, destekleyici olmasını sağlayabilirsiniz” diyor.

#İdealKilo2026 #SağlıklıBeslenme #SürdürülebilirDiyet #KolayKiloVerme #EgzersizVeBeslenme #FormdaKal #YaşamKalitesi #EnerjiVeBağışıklık #PauseDergi #YeniYılKararları

 

Bu besinler çocuğunuzun dikkatini artırmak için çok önemli!

Dikkat eksikliği, özellikle Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dünyada ve ülkemizde çocuklarda yaygın görülen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, son yıllarda görülme sıklığı giderek artan dikkat eksikliğinin hafife alınmaması gereken bir sorun olduğunu belirterek, “Zira, tedavi edilmediğinde çocuğun yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Okul hayatında başarısızlık, performans düşüklüğü, özgüven kaybı, sosyal ilişkilerde zorlanma ve duygusal problemler, dikkat eksikliğinin çocuklarda yol açabileceği başlıca sorunlar arasında yer almaktadır” diyor. Genetik yatkınlıktan çevresel etkenlere kadar pek çok faktörün neden olduğu dikkat eksikliğinde beslenme alışkanlıklarının da önemli bir rol oynadığını vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, “Çocuklarda hatalı beslenme dikkat eksikliğinin tek başına nedeni olmasa da belirtilerin şiddetlenmesine sebep olabilmektedir. Özellikle şekerli, yüksek şeker ile tuz içeren paketli ve işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak çocukların dikkat ve odaklanma becerilerini olumsuz etkileyebilmektedir”  uyarısında bulunuyor.

Dr. İmre Gökyar

Dr. İmre Gökyar

 Dikkatini toplayamıyorsa nedeni hatalı beslenme olabilir!

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB); dikkatin toplanması, sürdürülmesi ve yönetiminde güçlük çekilmesiyle karakterize bir durum olarak tanımlanıyor. Yapılan araştırmalar; çocuk ve ergenlerin yaklaşık yüzde 5 ila 7’sinde dikkat eksikliği görüldüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de DEHB yaygınlığının yüzde 5-8 arasında olduğu belirtilirken, tanı almamış çocuklarla birlikte sayının bu oranlardan daha yüksek olabileceği belirtiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, çocuklarda dikkat eksikliğine pek çok faktörün sebep olduğuna vurgu yaparak, “Günümüzde, dijital ekranların yoğun kullanımı ve   hızlı tüketilen içerikleri, artan stres düzeyi,  düzensiz uyku ve çoklu görev beklentisi gibi modern yaşam koşulları çocuklarda dikkat eksikliği belirtilerinin şiddetini artırabilmektedir” uyarısında bulunuyor.

Şekerli ve işlenmiş gıdalar dikkati dağıtıyor!

Çocuklarda sık yapılan beslenme hatalarının başında aşırı şekerli, paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimi geliyor. Dr. İmre Gökyar, bu tür beslenme alışkanlıklarının kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak dikkat ve odaklanma sorunlarını artırabileceğine işaret ediyor. Omega-3, demir ve çinko gibi temel besin öğelerinin yetersiz alınması, düzensiz öğün saatleri ve yetersiz su tüketimi  de zihinsel performansı düşürebiliyor.

Proteinden zengin kahvaltı ve omega-3 çok önemli!

Düzenli öğün saatleri, yeterli su tüketimi ile sağlıklı beslenme alışkanlıkları, dikkat ve odaklanma eksikliği olan çocuklarda tedavi sürecini destekleyen önemli unsurlar arasında yer alıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  proteinden zengin ve dengeli bir kahvaltının çocuklarda dikkat ile odaklanmayı gün boyu desteklediğini söyleyerek, “Ayrıca, omega-3 yağ asitleri içeren besinlerin düzenli tüketilmeleri de önemlidir. Haftada en az iki kez balık veya omega-3 açısından zengin besinler önerilmektedir. Bunların yanı sıra düzenli öğün saatleri ve yeterli su tüketimi sağlanmalı, gerekirse uzman kontrolünde vitamin-mineral takviyesi alınmalıdır” bilgisini veriyor. Şekerli ve işlenmiş gıdaların ise mutlaka sınırlandırılması gerektiği uyarısında bulunan Dr. İmre Gökyar, bunların yerine sebze, meyve, tam tahıl ve sağlıklı yağlar içeren öğünlerin tercih edilmesi gerektiğini anlatıyor.

Doğru yaklaşımla tedavisi mümkün!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  çocuklarda dikkat eksikliğinin erken tanı ve doğru destekle büyük ölçüde yönetilebileceğini anlatıyor.  Dr. İmre Gökyar, “Psikolojik değerlendirme, gerekirse ilaç tedavisi, davranışsal yaklaşımlar, doğru beslenme alışkanlıkları, aile ve okul desteği ile çocukların hem akademik hem de sosyal yaşamlarında belirgin iyileşmeler sağlanabilmektedir. Dikkat eksikliği bir zeka sorunu değildir. Doğru yaklaşımla, çocukların güçlü yönleri ortaya çıkarılabilmekte ve yaşam kalitesi artırılabilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.

#ÇocukSağlığı #DikkatEksikliği #DEHB #BeslenmeAlışkanlıkları #SağlıklıÇocuklar #Odaklanma #ŞekerdenUzakDur #İşlenmişGıdalar #ÇocukBeslenmesi #PauseDergi

Yılbaşı sofrasında sağlık ve denge

Egepol Hastaneleri Uzman Diyetisyeni Cansu Kahraman, yılbaşında asıl amacın vücudu yormayan, bağışıklığı destekleyen ve sindirimi zorlamayan bir sofra kurmanın önemli olduğunu söyledi.

Zengin yılbaşı sofralarının yüksek kalori açısından risk oluşturduğunu belirten Kahraman,  fonksiyonel beslenme yaklaşımına göre “ne yediğimiz” kadar, “vücudumuzun bu yiyeceklere nasıl yanıt verdiğine de dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Uzman Diyetisyen Cansu Kahraman

Uzman Diyetisyen Cansu Kahraman

GÜNE HAFİF BAŞLAYIN

Uzman Diyetisyen Cansu Kahraman, yılbaşı akşamında genellikle planlanandan daha fazla yemek tüketildiği için günün ilk öğünlerini hafif tutmanın faydalı olduğunu vurguladı.

Kahraman, kahvaltıda yumurta, peynir, tam tahıllı ekmek, pancar, yeşillik, tercih edilmesini ve hamur işinden uzak durulması gerektiğini söyledi.

Cansu Kahraman, şu bilgileri verdi:Uzun süren yılbaşı gecelerinde en sık yapılan hatalardan biri, basit karbonhidrat ağırlıklı beslenmektir. Beyaz unlu ürünler ve şekerli tatlılar kan şekerinde ani dalgalanmalara yol açar. Bunun yerine; protein, sağlıklı yağ ve lif içeren tabaklar tokluk süresini uzatır ve gece boyunca enerji düşüşlerini engeller. Hindi, balık, kırmızı et zeytinyağlı sebzeler ve bol yeşillik bu dengenin temelini oluşturur. Fonksiyonel beslenmede bağırsağın rolü büyüktür. Alkol, ağır soslar ve fazla şeker, bağırsak florasını olumsuz etkileyerek şişkinlik ve gaz şikayetlerini artırır. Sofrada yoğurt, kefir, fermente sebzeler ve sarımsak, soğan gibi prebiyotik kaynaklara yer vermek sindirim sistemini destekler”

ALKOLÜN MİKTARI KADAR, ZAMANLAMASI DA ÖNEMLİ

Alkolün türünden çok, ne kadar ve ne ile birlikte tüketildiğinin de önemli olduğuna dikkat çeken Cansu Kahraman sözlerine şöyle devam etti: “Aç karnına alınan alkol, kan şekeri düşüşüne ve ertesi gün halsizliğe yol açar. Her kadeh alkol alımı arasında su içmek, yanında protein ve lif tüketmek vücudun yükünü azaltır. Tatlı yılbaşının vazgeçilmezi olabilir; ancak şerbetli ve yoğun şekerli seçenekler yerine, bitter çikolata, hurma, meyve bazlı veya sütlü tatlılar tercih edilebilir. Tarçın ve kakao gibi kan şekerini dengeleyici baharatlar bu noktada önemli destekçilerdir. Yılbaşı sonrası aç kalmak veya “detoks” adı altında tek tip beslenmek yerine; bol su, sebze ağırlıklı tabaklar ve hafif yürüyüşlerle vücudu dengeye almak çok daha etkilidir. Fonksiyonel beslenme, kısa süreli çözümlerden değil, sürdürülebilir alışkanlıklardan yanadır. Yeni yıl dileklerimiz sağlıklı, dengeli ve iyi hissettiğimiz bir bedenle başlar. Sofrada yasaklar değil; bilinçli tercihler olmalıdır”

#YılbaşıSofrası #FonksiyonelBeslenme #SağlıklıYaşam #BağışıklıkGücü #EgepolHastaneleri #DiyetisyenÖnerisi #PauseDergi

Bağışıklığı güçlendiren beslenme stratejileri

İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk, kış aylarında bağışıklık sistemini güçlendiren beslenme alışkanlıklarını anlattı: “Doğru beslenme stratejileriyle kış aylarını daha dirençli, enerjik ve sağlıklı geçirmek mümkün.”

Kış mevsiminde bağışıklık sistemini güçlü tutmanın önemi yeniden gündeme geliyor. Soğuyan hava, kapalı ortamlarda geçirilen uzun saatler ve azalan güneş ışığı, vücudun savunma mekanizmasını zayıflatıyor. İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk, beslenmenin bu süreçte sanılandan çok daha belirleyici bir etkiye sahip olduğunu belirterek, “Özellikle bazı vitamin ve mineraller enfeksiyonlarla mücadelede kritik rol oynuyor,” dedi.

İyi planlanmış bir kış beslenmesinin yalnızca hastalıklardan korunmayı kolaylaştırmadığını; aynı zamanda enerji dengesini sağladığını, uyku kalitesini artırdığını ve ruh hâlini desteklediğini ifade eden Dr. Dyt. Selçuk, “Tabakta yapılacak küçük ama doğru seçimler, kışı çok daha sağlıklı ve zinde geçirmemizi sağlar,” diye konuştu.

İstanbul Rumeli Üniversitesi’nden Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk

Dr. Dyt. Şefika Aydın Selçuk

C ve D Vitamini: Kışın Bağışıklık Kahramanları

Bağışıklık sisteminin en güçlü destekçilerinden biri olan C vitamini, yalnızca soğuk algınlığıyla ilişkilendirilmemeli. Bu vitamin, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyon bölgesine hızlı ulaşmasını sağlar ve hücrelerin savunma kapasitesini artırır. Portakal, mandalina, kivi ve kırmızı biber gibi besinler bu açıdan öne çıkar. D vitamini ise kış aylarının “gizli kahramanı” olarak tanımlanıyor. Güneş ışığından yeterince yararlanılamayan bu dönemde D vitamini düzeyleri düşer ve bağışıklık zayıflar. Balık, yumurta ve D vitamini ile güçlendirilmiş süt ürünlerinin bu dönemde sofralarda mutlaka yer alması öneriliyor.

Doğanın Renkleri: A, E Vitamini ve Minerallerin Gücü

A vitamini, solunum yollarını koruyan mukoza dokusunun sağlığında önemli rol oynar. Havuç, balkabağı, ıspanak ve lahana gibi sebzeler, vücudun doğal bariyerini güçlendirir.
E vitamini, çinko ve selenyum ise hücrelerin oksidatif hasardan korunması ve bağışıklık hücrelerinin işlevlerini sürdürebilmesi açısından büyük önem taşır.

Mevsim Sofralarının Değeri: Antioksidan Zenginliği

Kış sebze ve meyveleri, yüksek antioksidan içerikleriyle doğal bir koruma sağlar. Ispanak, pırasa, brokoli, pancar ve lahana hem ekonomik hem de bağışıklığı destekleyici bileşenler açısından zengindir. Nar, mandalina, greyfurt ve elma gibi meyveler de C vitamini ve flavonoid içerikleriyle vücudu güçlendirir. Lif açısından zengin yulaf, kurubaklagiller, pırasa, sarımsak ve yeşil yapraklı sebzeler ise bağırsak mikrobiyotasını güçlendirerek savunma mekanizmasını destekler.

Sadece Ne Yediğimiz Değil, Nasıl Yediğimiz de Önemli

Bağışıklık sistemi yalnızca “ne yediğimizle” değil, “nasıl yediğimizle” de yakından ilişkilidir. İşlenmiş gıdalar ve yüksek şekerli atıştırmalıklar bağışıklığı baskılarken, düzenli su tüketimi, gün içine yayılan dengeli öğünler ve yeterli uyku savunma mekanizmasını destekler.

Kişiye Özel Beslenme: Tek Bir Formül Yok

Herkesin beslenme gereksiniminin farklı olduğunu hatırlatan Dr. Dyt. Selçuk, kronik hastalığı bulunanlar, düzenli ilaç kullananlar veya hamile bireylerin kişisel planlamalarla beslenmesi gerektiğini söyledi. Ancak genel olarak mevsim sebzeleriyle zenginleştirilmiş renkli tabaklar, yeterli vitamin-mineral alımı ve düzenli yaşam alışkanlıklarının bağışıklığı desteklemenin en etkili yolları arasında yer aldığına dikkat çekti.

“Küçük Adımlar, Güçlü Bağışıklık”

Dr. Dyt. Selçuk, sözlerini şöyle tamamladı: “Bilimsel veriler, güçlü bir bağışıklık sisteminin her gün atılan küçük ama doğru adımlarla inşa edildiğini gösteriyor. Doğru beslenme stratejileriyle kış aylarını daha dirençli, enerjik ve sağlıklı geçirmek mümkündür.”

#VitaminlerinGücü #BağışıklıkSistemi #KışSağlığı #DoğruBeslenme #İstanbulRumeliÜniversitesi #SağlıklıYaşam #PauseDergi

“Taş kuşağında” olmak riski artırıyor!

Son yıllarda dünya genelinde artan ve nüfusun yüzde 10-15’ine ulaşan böbrek taşları ülkemizde çok daha yüksek bir seviyede görülüyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, bunun başlıca nedeninin Türkiye’nin “Taş kuşağı” ülkeleri arasında yer alması olduğunu belirterek, “Taş kuşağı ülkelerinin en önemli özelliği sıcak bir iklime sahip olmalarıdır. Uzun süreli sıcak havalarda vücutta artan sıvı kaybına ek olarak yeterince su içilmemesi ve aşırı tuz tüketimi gibi bazı hatalı beslenme alışkanlıkları böbrek taşı oluşumuna zemin hazırlamaktadır” diyor.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 1 milyon kişiye böbrek taşı tanısı konulduğuna işaret eden Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, “Genellikle 30-50 yaş arasındaki bireyleri etkileyen böbrek taşları çok şiddetli yan ağrısına neden olmalarının yanı sıra tedavide gecikildiğinde idrar yolu enfeksiyonu, böbrekte şişme ve böbrek fonksiyon kaybı gibi ciddi sorunlara yol açabilmektedir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Ali Tekin,  bu noktada böbrek taşlarında erken tanı ve tedavinin önemine dikkat çekerek, çok önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Ali Tekin

Prof. Dr. Ali Tekin

Görülme sıklığı giderek artıyor!

İdrarda bulunan mineraller ve kalsiyum, oksalat ile ürik asit gibi tuzların kristalleşerek birikmeleri sonucu oluşan böbrek taşına pek çok etken yol açabiliyor. Yetersiz sıvı alımı,  aşırı tuz tüketilmesi ve hayvansal proteinden zengin beslenme gibi beslenme hataları, obezite, metabolik sendrom, aile öyküsü, bazı metabolik hastalıklar (hiperkalsiüri, hiperoksalüri, vb), bazı ilaçlar (vitamin D, kalsiyum takviyeleri, vb) ile idrar yolu enfeksiyonları, en önemli faktörleri oluşturuyor.  İdrarda taş oluşumunu önleyen sitrat gibi maddelerin yetersiz olması da süreci hızlandırıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, son yıllarda böbrek taşının görülme sıklığında artış gözlendiğine işaret ederek, “Bu artışın sebepleri arasında iklim değişikliğiyle birlikte sıcaklık artışı, obezite ve hareketsiz bir yaşam tarzı yer almaktadır. Benzer nedenlere bağlı olarak böbrek taşı görülme yaşında da bir düşüş söz konusudur” bilgisini veriyor.

Kışın yetersiz su tüketimi riski artırıyor!

Kış aylarında böbrek taşlarının oluşum riskinin arttığını vurgulayan Prof. Dr. Ali Tekin,  bunun en önemli sebebinin ise soğuk havalarda susuzluk hissinin azalması nedeniyle yetersiz su tüketimi olduğunu söylüyor. Susuzluğun idrarda bulunan minerallerin yoğunlaşmalarına ve çökerek kristal oluşumuna neden olduklarını aktaran Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, “Bu kristaller zamanla birikerek taş halini almaktadır. Dolayısıyla, kış aylarında böbrek taşı oluşumunu önlemek için günde ortalama 2 – 2.5 litre su içilmesi çok önemlidir. Ayrıca, düzenli olarak fiziksel egzersiz yapılması, aşırı tuzlu, şekerli ve fast food ağırlıklı gıdaların tüketiminden ise kaçınılması gerekmektedir” ifadelerini kullanıyor.

En yaygın belirtisi çok şiddetli yan ağrısı!

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, böbreklerde oluşan taşların özellikle üreter adı  verilen ve böbrek ile mesane arasında yer alan kanala düştüklerinde en sık “renal kolik” denilen çok şiddetli yan ağrısına yol açtıklarının altını çiziyor. Prof. Dr. Ali Tekin, şiddetli ağrıya “İdrardan kan gelmesi, sık sık idrara çıkma, idrarı tam boşaltamama hissi, sürekli idrar varmış hissi, idrar yolunda yanma, bulantı ve kusma”  gibi belirtilerin de eşlik edebildiğini belirtiyor.

Erken tanı ve tedavi çok önemli!

Böbrek taşlarında erken tanı ile hem hastada sorunlar yaşanması önlenerek yaşam konforu artırılıyor hem de tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, böbrek fonksiyon kaybı ve cerrahi müdahale gibi olası riskler önemli ölçüde azaltılıyor. Böbrek taşlarının tedavisinde; üriner (boşaltım) sistemin taşlardan tümüyle temizlenmeleri hedefleniyor. Özellikle 5-6 mm’den küçük böbrek taşları bol sıvı tüketimi ve fiziksel egzersizler (Yürüyüş, zıplama vs) gibi basit yöntemlerle kendiliğinden düşebiliyor. Doktor tavsiyesiyle kullanılacak olan bazı ilaçlarla bu süreç kolaylaştırılabiliyor. Daha büyük taşlarda ise taşın lokalizasyonuna göre, medikal tedaviler, ESWL (beden dışı şok dalga tedavisi) veya kapalı endoskopik cerrahi tedaviler ile (URS, RIRS, PCNL, vb.) üriner sistem taşlardan tümüyle temizlenebiliyor.

Ameliyatlar endoskopik kapalı yöntemle yapılıyor

Böbrek taşlarının tedaviyle düşürülemediği durumlarda, geçmeyen veya tekrarlayan ağrılarda, böbrek fonksiyon kaybı riskinin arttığı tablolarda ve 2 cm’den büyük böbrek taşlarında ameliyat gündeme geliyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, günümüzde ameliyatların neredeyse tümünün, açık cerrahiye gerek kalmadan, endoskopik kapalı yöntemlerle yapıldığına değinerek, “Böbrek taşı ameliyatları, ciddi teknolojik gelişmelerle birlikte, son 20-25 yılda büyük değişim geçirdi. Aşırı büyük taşlar hariç, taşları normal idrar yolundan endoskopik kapalı girişimlerle tedavi edebiliyoruz. Sadece 2-3 mm’lik ince esnek aparatlarla böbreğe kadar ulaşıp, yeni nesil lazerler ile taşları yok edebiliyoruz. Kapalı yöntemler sayesinde hastalarımız ameliyatlardan sonra aynı gün evlerine dönebilmektedirler” diye konuşuyor.

Önlemek tedaviden çok daha kolay!

Teknolojik gelişmeler sayesinde böbrek taşı tedavisi büyük ilerleme kaydetse de önleyici tedbirler alınmazsa hastaların hemen hemen yarısında 5-10 yıl içerisinde tekrar taş gelişimi kaçınılmaz oluyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Tekin, aslında hastaların çoğunda böbrek taşlarının düzeltilebilir sebeplerden kaynaklandığını hatırlatarak “Sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla böbrek taşı oluşumunu önlemek her zaman tedavi etmekten daha kolaydır” diyor.

#BöbrekTaşı #Üroloji #SağlıkHaberleri #TaşKuşağı #SuTüketimi #BeslenmeAlışkanlıkları #ErkenTanı #SağlıklıYaşam #TürkiyeSağlık #AliTekin

Açıklanamayan infertilite çiftleri zorluyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada ilk kez infertilite tedavisinde A’dan Z’ye yol haritasının belirlendiği bir rehber hazırladı. “İnfertilitenin Önlenmesi, Tanısı ve Tedavisi Rehberi”nin hazırlık sürecine Türkiye’den Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Tansu Küçük davet edildi. Rehberin; farklı ülkelerden 30 uzmandan oluşan çalışma gruplarının çalışmalarıyla oluşturulduğunu belirten Prof. Dr. Tansu Küçük, 5 yıl süren yoğun bir hazırlık süreci yaşandığını söyledi.

“İstenmesine rağmen çocuk sahibi olamama” durumu olarak tanımlanan infertilite, artık dünyanın en görünmez fakat en yaygın sağlık sorunlarından biri olarak kabul ediliyor. Üreme çağındaki her 6 kişiden biri bu sorunu yaşıyor. Dünya Sağlık Örgütü, infertilitenin yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil, tüm dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen ciddi bir halk sağlığı meselesi olduğunu belirtiyor. Bu görüşün yansıdığı “İnfertilitenin Önlenmesi, Tanısı ve Tedavisi Rehberi” Dünya Sağlık Örgütü’nün infertilite alanında dünyada ilk kez yayınladığı ve en kapsamlı rehber olma niteliği taşıyor. Rehber, infetilite alanında çalışan bilim insanları için bilimsel bir başvuru kaynağı. WHO’un hazırlanması için farklı ülkelerden 30 uzman arasında, Türkiye’yi temsil eden Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Tansu Küçük’ten rehber hakkında bilgi aldık.

Prof. Dr. Tansu Küçük

Prof. Dr. Tansu Küçük

Tanı ve tedavide standartlar yeniden tanımlandı

Rehberde bilimsel kanıtlar titizlikle değerlendirildi, tanı ve tedavi standartları yeniden tanımlandı. Tüm dünyaya, eş zamanlı olarak düzenlenen geniş katılımlı bir webinarla duyuruldu. Sağlık bakanlıklarının, sivil toplum kuruluşlarının, hekimlerin ve hasta topluluklarının takip ettiği bu küresel toplantıda, infertilite alanında ülkelerin erişilebilir, maliyet-etkin ve hasta odaklı politikalar geliştirmesine yönelik çağrılar da yapıldı. Prof. Dr. Küçük, özellikle tanıda gereksiz testlerin azaltılması, çiftlerin psikososyal destek ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi ve tedavilerde bilimsel temeli olmayan “mucize” uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurgulayan bölümlerde aktif rol aldı.

İnfertilite tedavisinin gri alanı: Açıklanamayan İnfertilite

İnfertilite tedavisinde en tartışmalı alanlardan birinin açıklanamayan infertilite olduğunu belirten Prof. Dr. Tansu Küçük, bilimsel kanıtı olmayan “mucize tedavi” yaklaşımlarının çiftlere zaman ve para kaybettirdiğini vurgulayarak, bu grupta sorun tespit etme arzusunun anlaşılır olduğunu ancak gereksiz ve deneysel girişimlerin çoğu zaman hiçbir fayda sağlamadığını belirterek, sözlerine şöyle devam etti: “Açıklanamayan infertilitede ilk basamak çoğu zaman ‘bekle–gör’ yaklaşımıdır. Bu dönem, çiftleri pahalı ve etkisi kanıtlanmamış uygulamalara yönlendirmek için bir boşluk değil, doğru yönetilmesi gereken bir süreçtir. Gereksiz testler, ‘mucize’ diye sunulan deneysel tedaviler ya da bilimsel desteği olmayan müdahaleler hem zaman kaybı yaratır hem de çiftleri ekonomik olarak zorlar. Üreme seçenekleri kadar, sigaranın bırakılması, kilo yönetimi, düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme gibi yaşam tarzı düzenlemeleri de tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.”

Peki, rehber ne diyor?

Dünya Sağlık Örgütü(WHO)’nün hazırladığı bu rehber, infertilite hizmetlerinin bir “ayrıcalık” değil temel bir sağlık hakkı olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor. Çiftlere yaşa bağlı doğurganlık azalması, kilo durumu, sigara ve yaşam alışkanlıkları gibi risk faktörleri konusunda açık ve düşük maliyetli bilgilendirme yapılması; tanının mümkün olan en basit ve ulaşılabilir yöntemlerle konulması; tedavi başarı oranlarının, olası risklerin ve maliyetlerin şeffaf biçimde paylaşılması rehberin temel başlıklarını oluşturuyor. Günümüzde çiftlerin önemli ekonomik yüklerle karşılaştığını ifade eden Prof. Dr. Tansu Küçük; “ WHO rehberi ise ülkelerin üreme sağlığı programlarına infertilite hizmetlerini entegre etmesi, erişilebilirliği artırması ve veri temelli politikalar üretmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu yaklaşım, ülkelere hem hizmet kalitesinin standartlaşması hem de çiftlerin daha eşit bir sağlık hizmetine ulaşması için kritik bir fırsat sunuyor” değerlendirmelerinde bulundu.

“İnfertilite bir hastalık olarak kabul edilmeli!”

İnfertilitenin çoğu ülkede, hatta Türkiye’de de bir “hastalık” olarak dahi tanımlanmadığından milyonlarca kişinin gerekli tedavilere erişemediğini belirten Prof. Dr. Tansu Küçük; “Özel sağlık sigortalarının büyük bölümünde yer almıyor. İnfertilite tedavileri devlet geri ödeme sistemlerinde sınırlı destek görüyor. Bu nedenle maddi imkanı olmayan çiftler için çoğu zaman ulaşılamaz hale geliyor. Bu durum yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyal sonuçlar doğuruyor: infertilite yaşayan çiftlerde kadınların yüzde 36’sının bu nedenle partner şiddetine maruz kaldığı, kaygı, depresyon ve ilişki sorunlarının ise sık rastlanan eşlikçiler olduğu belirtiliyor” diye konuştu. Dünya Sağlık Örgütü’nün yayımladığı rehberde infertilitenin hem kadın hem de erkek kaynaklı olabileceği ancak kadınların çoğu zaman haksız yere suçlandığı ve erkek faktörünün göz ardı edildiği de özellikle vurgulanıyor.

#WHO #İnfertiliteRehberi #TansuKüçük #SağlıkHaberleri #ÜremeSağlığı #HalkSağlığı #İnfertiliteTedavisi #KadınSağlığı #GlobalSağlık #BilimselRehber

Yapay değil, doğal ve vücuda uyumlu bir görünüm için…

Meme estetiği dünyada ve Türkiye’de en sık yapılan estetik ameliyatların başında geliyor. Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği (ISAPS) verilerine göre; özellikle meme büyütme ve dikleştirme ameliyatlarına olan ilgi son yıllarda belirgin şekilde artmış durumda. Bunun nedeni ise öncelikle kadınların bedenleriyle ilgili beklenti ve ihtiyaçlarını daha rahat dile getirmeleri, estetik ameliyatlarını sadece görünüm değişikliği değil, kendini iyi hissetmenin de bir yolu olarak görmeleri.  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, meme estetiğine olan talebin artmasındaki ikinci önemli etkenin ise cerrahi tekniklerdeki gelişmeler olduğuna dikkat çekerek, “Günümüzde kullanılan yeni nesil silikon implantlar, minimal iz bırakma teknikleri ve hızlı iyileşme protokolleri ameliyatı  hem daha güvenli hem de konforlu hale getirdi. Modern tekniklerin getirdikleri güven hissi doğal olarak kadınların daha kolay karar vermelerini sağlamaktadır. Ayrıca, sosyal medya ve dijital platformlar da kadınların bu konuda daha fazla bilgi edinmelerine destek olmaktadır” diyor.

  Dr. Münür Selçuk Kendir

Dr. Münür Selçuk Kendir

Son derece doğal ve vücutla uyumlu sonuçlar alınıyor!

Günümüzde, cerrahideki teknik gelişmeler ve kadına özel planlama sayesinde meme estetiği ameliyatında son derece doğal ve vücutla uyumlu sonuçlar elde edilebiliyor.  Dr. Münür Selçuk Kendir, özellikle kullanılan yeni nesil protezlerin doku, şekil ve kalite olarak doğal meme dokusuna çok yakın özellikler taşıdıklarını belirterek, “Ayrıca, her kadında meme yapısı, göğüs kafesi genişliği ve cilt elastikiyeti analiz edilmekte ve bu sayede vücuda en uygun hacim ile ameliyat tekniği belirlenmektedir. Amacımız, ‘yapılmış’ bir görünüm değil; aksine, kadının kendi vücut oranlarına yakışan, doğal ve estetik bir form elde etmektir.  Ameliyatın en önemli kazanımı ise fiziksel görünümün yanı sıra özgüveni ve yaşam enerjisini de olumlu yönde etkilemesidir” diye konuşuyor. Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, meme estetiği ameliyatları ile ilgili en çok merak edilen 7  soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Meme estetiği ameliyatında yaş sınırı var mıdır?

Meme estetiği ameliyatları için belirli bir “üst yaş sınırı” yoktur; önemli olan kadının genel sağlık durumu ve vücut gelişimini tamamlamış olmasıdır. Meme estetiği ameliyatının genellikle 17 – 18 yaşından itibaren, yani meme dokusunun gelişimini tamamladıktan sonra  yapılabildiğini anlatan Dr. Münür Selçuk Kendir,  sözlerine şöyle devam ediyor:  “Ancak, bazı istisnalar olabilir; örneğin doğuştan belirgin asimetri, tek taraflı gelişim bozukluğu veya aşırı büyük olması nedeniyle oluşan fiziksel rahatsızlıklar gibi durumlarda, psikolojik ve fiziksel sağlığı korumak adına, daha erken yaşlarda cerrahi müdahale gerekebilmektedir. Ameliyat kararı, vücut gelişimi kadar kadının psikolojik olarak hazır oluşu da göz önünde bulundurularak verilmektedir.”

Bu fotoğraftaki gibi yaptırabilir miyim?

Meme estetiği yaptırmak isteyen kadınlar hekimlerine bir fotoğraf gösterip, “Bu şekilde istiyorum” diyebiliyorlar. Ancak, beğenilen görünüm her vücut yapısında aynı sonucu vermeyebiliyor. Meme estetiğinin kesinlikle “tek kalıp” bir operasyon olmadığını vurgulayan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Münür Selçuk Kendir, şu değerlendirmede bulunuyor: “Her kadının göğüs kafesi genişliği, cilt kalınlığı, meme dokusu miktarı ve vücut oranları birbirinden farklıdır. Bizim yaklaşımımız, hastalarımızın isteklerini dikkatle dinleyip, bu istekleri vücudun ölçülerine, doku özelliklerine ve doğal dengesine uygun bir biçimde planlamaktır. Amaç, fotoğraftaki görüntüyü birebir kopyalamak değil, vücutta en güzel ve en doğal duracak formu oluşturmaktır.”

Dikleştirme ameliyatı sonrasında göğüslerim yeniden sarkar mı?

Meme dikleştirme ameliyatında amaç sarkmış dokuyu toparlayıp meme başını yeniden ideal konuma taşımak ve memeye daha diri, dik ve estetik bir form kazandırmak. İhtiyaç halinde fazla deri çıkarılabiliyor veya meme aynı anda küçük bir silikon protezle desteklenerek hacim dengesi sağlanabiliyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, meme dokusunun yerçekimi, kilo alıp vermeler veya yeni bir emzirme dönemi gibi etkenlerle hafifçe değişebildiğine, ancak tekrar aynı derecede sarkmanın genelde görülmediğine değinerek, “Sarkmayı önlemek için ideal kiloda kalmak, düzenli sütyen kullanımı ve cilt elastikiyetini koruyan yaşam alışkanlıkları çok önem taşımaktadır” diye konuşuyor.

Slikon protezler emzirmemi veya kanserin erken tanısını önler mi?

Dr. Münür Selçuk Kendir,  meme dokusu korunarak yapılan meme büyütme ameliyatlarının emzirme fonksiyonunu genellikle etkilemediğini söylüyor. Ayrıca meme dokusunun arkasına yerleştirildikleri için silikon protezlerin mamografi ve ultrason taramalarında kanserin erken tanısını önlemediğine de vurgu yapıyor.

Slikon protezlerin bir süre sonra değiştirilmeleri gerekir mi?

Meme büyütme ameliyatında; meme dokusunun veya kasın altına yerleştirilen silikon protezlerle meme hacmi artırılıyor. Seçilen teknik ise kadının cilt dokusunun yapısına ve beklentisine göre belirleniyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, günümüzde kullanılan yeni nesil silikon protezlerin son derece güvenli olduklarını ve genellikle ömür boyu dayandıklarını belirterek, “Slikonların rutin olarak belirli bir sürede değiştirilmeleri gerekmez. Ancak, çok nadir durumlarda, implantın formu veya çevre dokularla ilişkisi değişirse, ihtiyaç halinde değişim önerilmektedir” diyor.

Meme küçültme ameliyatı sonrasında omuz ve sırt ağrılarım geçer mi?

Meme küçültme ameliyatına hem estetik görünümü düzeltmek hem de büyüklüğü dolayısıyla oluşan boyun, sırt ve omuz ağrısı gibi fiziksel şikâyetleri gidermek amacıyla başvuruluyor. Meme küçültme ameliyatında fazla olan meme dokusu ve deri çıkarılarak meme yeniden şekillendiriliyor ve meme başı ideal konuma taşınıyor. Meme küçültmenin sadece estetik değil, yaşam kalitesini artıran bir ameliyat olduğunu ifade eden Dr. Münür Selçuk Kendir, “Ameliyat sonrasında boyun, sırt ve omuz ağrısı ile sürekli terleme nedeniyle oluşan cilt problemleri de ortadan kalkmaktadır” bilgisini veriyor.

Ameliyat öncesinde hangi hazırlıkları yapmalıyım?

Ameliyat öncesinde doğru planlama, dikkatli hazırlık ve bilinçli davranış; hem daha kısa iyileşme süresi hem de daha doğal ve kalıcı sonuçlar anlamına geliyor. Dr. Münür Selçuk Kendir, ameliyat öncesinde yapılması gereken hazırlıkları şöyle anlatıyor:

  • Dokuları olumsuz etkileyerek yara iyileşmesini geciktirebilen sigarayı ameliyattan en az 2–3 hafta önce mutlaka bırakmalısınız.
  • Kan sulandırıcı ilaçlar, E vitamini, yeşil çay veya balık yağı gibi ürünler kanamayı artırabiliyor. Bu tür ilaçlar ve takviyeler kullanıyorsanız, geçici bir süreliğine bırakmanız gerektiği için hekiminizi bilgilendirmeniz çok önemli.
  • Vücudun iyileşme kapasitesini güçlendirdikleri için sağlıklı beslenmeye, bol su içmeye ve yeterince dinlenmeye özen gösterin.
  • Kronik hastalık nedeniyle kullandığınız ilaçlar varsa, özel doz ayarlamaları yapılacağı için hekiminizi mutlaka bilgilendirin.
  • Kanamayı artırabildiği ve anestezi sürecini olumsuz etkileyebildiği için alkol kullanımından kaçının.
  • Aşırı egzersiz veya ağır fiziksel aktiviteleri bırakın, çünkü yorgun kaslar ameliyat sonrasında toparlanmayı zorlaştırabiliyor.
  • Fazla kafein tüketimi ödem riskini artırabiliyor; bu nedenle kahve ve enerji içeceklerini sınırlandırın.

#MemeEstetiği #DoğalGörünüm #EstetikCerrahi #SağlıkVeEstetik #PlastikCerrahi #KadınSağlığı #EstetikAmeliyat #GüvenliCerrahi #EstetikTrendleri #ISAPS

Sağlıklı yaş almaya genç yaşta başlanmalı!

Modern yaşamda hareketsiz (sedanter) yaşam tarzı, bilgisayar başında geçirilen uzun saatler, elektromanyetik alanlar, fast- food tüketim, düzensiz uyku ve stres gibi etkenler gençlerde de erken tükenmişlik, bağışıklık çökmesi ve hücresel yaşlanmayı artırıyor. Bu nedenle günümüzde artık genç yaştan itibaren sağlıklı yaş alma yaklaşımının benimsenmesi gerekiyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya “Sağlıklı yaş almak, artık yalnızca ileri yaşların değil, gençlerin hatta ergenlerin de sorumluluğudur. Artık hasta olmamak için değil, sağlıklı kalmak için çaba sarf etmeliyiz. Bugüne dek bilinen doğrular son dönemde tamamen değişti; çağımızda kişiye özgü, bütüncül bir yaklaşım gerektiği anlaşıldı. Yani sağlıklı yaş almak bir orkestra gibidir; gastroenteroloji, kardiyoloji, fizik tedavi, ruh sağlığımız vb bunların hepsi uyum içinde çalışmalıdır” diyor. Sağlıklı yaş almak için bazı bildiklerimizi unutmamız gerektiğini vurgulayan Dr. Küçükkaya, sağlıklı yaş almada doğru bilinen yanlışları ve yeni yaklaşımları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Belgin Küçükkaya

Dr. Belgin Küçükkaya

  • SU TÜKETİMİ

Günde 2 litre su içmelisiniz: YANLIŞ!

DOĞRUSU: İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya “Su ihtiyacı kişiye ve güne göre değişir. Günlük su tüketimi; kilo, cinsiyet, yaşam tarzı ve kronik hastalığa göre kişiye özgüdür. Sabit bir şekilde günde 2 litre (8 bardak) su içmek herkese uygun değildir. Sağlıklı bir yetişkin için günlük su ihtiyacı ortalama 2-3 litre arasında değişebilir ancak böbrek hastalığı, kalp yetmezliği gibi diğer durumlarda bu miktar tehlikeli olabilir. Bu nedenle kişinin su tüketim planı da doktor tarafından belirlenmelidir. İdrar rengi yeterli su tüketiminde çok önemli bir göstergedir. İdrar açık renk olmalıdır, koyu ise yeterli su içilmemiş demektir” diyor.

  • UYKU

Günde 7-8 saat uyumak şarttır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Uyku ihtiyacı kişiye, yaşa ve yaşam tarzına göre değişir. Kimileri 5 saat uyuyarak dinç uyanırken, kimileri 9 saate ihtiyaç duyar. Önemli olan erken yatmak ve 7-8 saat uyumak değil, uykuda olunan saatler ve uykunun kalitesidir. 22:00- 06:00 saatleri arasında vücut kendini yeniler, metabolizma, hücre onarımı, yağ yakımı ve bağışıklık bu süreçte güçlenir. O nedenle bu saatlerde mutlaka uykuda olmak gerekir. Dr. Küçükkaya “Ayrıca horlama, uyku apnesi gibi sorunlar sağlıklı uyku döngüsünü bozduğu için mutlaka tedavi edilmelidir. Doğru saatte, doğru oksijenle kesintisiz uyumak, kronik hastalıkların riskini de azaltır” diyor.

  • EGZERSİZ

Günde 10 bin adım atmak idealdir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan araştırmalar; 10 bin adımın herkese uygun olmadığını gösteriyor. Hedef; yaşa, cinsiyete, kiloya, sağlık durumuna ve kapasiteye göre kişiselleştirilmiş, sürdürülebilir hareket hedefleri koymaktır. Dr. Küçükkaya “Protezi olan birine 10 bin adım önerilemez, düşme riski olan yaşlıya yoğun tempo koşu yaptırılamaz. Kimine günde 5 bin-7 bin adım gibi daha düşük ama düzenli aktivite, kimine 5-6 km koşu uygundur. Açık havada, bol oksijenli alanlarda yürüyüş beden ve ruh sağlığını birlikte destekler. Derin nefes egzersizleri, esneme hareketleri ve kültür-fizik çalışmaları da çok önemlidir” diyor.

  • BESLENME

Sağlıklı beslenmek kalori kısmak demektir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sağlıklı beslenme doğru besinleri, doğru zamanda ve dengede tüketmektir. Sürekli kalori kısıtlamak metabolizmayı yavaşlatır, kas kaybı ve hücresel yıpranmaya yol açar. Dr. Küçükkaya “25 yaşındaki bir genç ile 45 yaşındaki bir kadının beslenme gereksinimleri farklıdır. Diyabeti olanla olmayan, erkek ile kadın, aktif yaşam süren ile masa başı çalışan aynı beslenme planını uygulayamaz. Bilimsel çalışmalarda en sağlıklı model olarak öne çıkan Akdeniz tipi beslenmeye geçilmelidir. Paketli gıda, işlenmiş ürünler, asitli ve şekerli içecekler ile fast food tüketimden kaçınılmalı, mevsim sebze ve meyveleri tüketilmelidir” diyor.

  • VİTAMİN TAKVİYESİ

Her gün vitamin takviyesi almak gençleştirir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vücutta eksik olan vitamin tamamlandığında işe yarar, fazlası ise zarar verir. Dr. Küçükkaya şöyle konuşuyor: “Hücresel gençliği artıran şey dengeli beslenme ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarıdır. Omega, magnezyum, çinko vb vitamin ve mineral takviyelerinin vücutta yeterli düzeyde olması önemlidir ancak bu takviyeler kandaki değerlere göre doktor tarafından tahliller yapıldıktan sonra belirlenmelidir. Ayrıca ‘doğal’ veya reçetesiz satılıyor diye tüm takviyeler güvenli demek değildir. Gelişigüzel vitamin kullanmak karaciğer/böbrek hasarı, ilaç etkileşimleri veya yanlış test sonuçlarına hatta organ yetmezliğine yol açabilir.”

Düzenli doktor takibi çok önemli

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, sağlıklı yaş almanın bir orkestra gibi olduğunu, gastroenteroloji, kardiyoloji, fizik tedavi, ruh sağlığımız vb bunların hepsinin uyum içinde çalışması gerektiğini belirterek şöyle diyor: “Tüm sürecin koordinasyonu için düzenli tahlil, tarama ve kontrol şarttır. Genetik altyapıdan kaynaklanabilecek hastalıklar (Alzheimer, kanser, kalp ve damar hastalıkları vb) artık çok genç yaşta tespit edilebiliyor. Kontroller aksatılmamalı, kullanılan ilaçlar doktor önerisi olmadan kendi kendine bırakılmamalıdır.”

Özellikle, püf noktası, olmazsa olmazlar

  1. Kaliteli ve doğru saatlerde uyumak

Gece 10-sabah 6 arası. Bu uyku saatlerine çok dikkat etmeli çünkü vücudumuzun rejenerasyon dediğimiz saatleridir tamir ettiği. Yapılan çalışmlaar; bu saatlerde rejenerasyon hormonlarımızın, metabolizma hormonlarımızın ve yağ yakmanın bu saatlerde olduğunu göstermektedir. Ve kronik hastalıkları engelleyici yoyllardan bir tanesi gece sağlıklı bir uykuya sahip olmaktır. Hem saaatler hem de horlama olmadan doğru saat doğru uyku ve doğru oksijen. Horlama, uyku apnesi şikayetlerimizi doğru saatlerde olsa bu durumlar doğru bir uykuya

  1. Doğru beslenme; yaşımız, 15 erken ile 45 kadın aynı değil, sahip olduğumuz hastalıklar, cinsimiz, diyabetle olmayan kişi aynı beslenmez, uyumlu olacak dengeli ve düzenli beslenme. En büyük şansımız akdeniz diyeti tüm çalışmalarda akdeniz diyeti . seçtiğimiz gıdalar kesinlikle paket ve işlenmiş gıda olmamalı. Ne yediğimiz değil, nerden, yapılan çalışmalar fast food paket gıdaların tehlikesini çok gösteriyor. Olabildiğince doğal kaynaklardan elde edilen gıdalara ulaşmak. Ve sıvılara ulaşmak. Kolalı içecekler ıce tealer . evinizde posasıyla lifiyle tüketelim.
  2. Doğru egzersiz; saatine göre, yaşına göre, cinsine göre, herkesin egzersiz zamanı saati tipleri farklıdır. En çok doktorla ilerlemeli. Çünkü protezi vardır onbin adım at diyemezsin ya da yaşlıdır düşmeye meyillidir, farklı kronik hastalıkları vardır koşturamazsınız yüzün plates yapın dersiniz. Mutlaka doktor takibiyle ve öneriyle. Gençler protein tozu, bazılarına al diyoruz bazılarına alma probleme neden , doğru doktor: iç hastalıklar fonksiyonel tıp yeterli. Hepsini kapsıyor. Gerçk iç hastalıkları hekimi. Özellikle doğal ortamda bol oksijenli, yürüme bandında değil, sahil kenarında ruhen de mutlu edecek yürüyüş en güzel sporlardan biridir. Ama kişinin yaşı, kilosu, altta yatan farklı hastalıklarına göre adım sayısı da değişiyor, yürüme sıklığı da değişiyor. 10 bin adım demode. Bazılarına 5 bin adım diyoruz, ama bazılarına göre 5-6 km koşabiliyorsun diyoruz. Kişiselleştirilmiş. Daha da yeni durumlar, sadece yürümek de değil kültür fizik hareketleri (derin nefes alma egzersizleri, esneme egzersizleri, yürümek kadar değerli, kaslarımızı esnetmezsek yürüdüğümüz zaman kas krampları ve kas ağrılarına gidiyor) bir de destekleyici takviyeler. Çünkü artık ortamlarda birçok gıdalar besleyiciliğini kaybettiği için omega magnezyum çinko gibi hem bağışıklık sistemini artırmak hem de egzersizleri yapabilmek için doktor kontrolü ve önerisiyle, çok takviye var çok kafa karıştırıcı biyo yararlanımları aynı değil, yapılan tetkiklerle karar veriyoruz.piyasada gelişigüzel organ yetmezliğine . takviye ve vitamin.
  3. Düzenli doktor takibi: bütün bunları koordine edebilmek için verilere ihtiyacımız var. verilere takiplerimizde tahlillerimizle yapabiliyoruz. Kronik hastalığı da tedavisini aksatmamalı. İlacını bırakmamalı.

#HücreselGençleşme #SağlıklıYaşAlma #HücreselYaş #GençYaştaSağlık #YaşamTarzı #BütüncülSağlık #SağlıktaYeniDoğrular #İçHastalıkları #SağlıklıGelecek #Wellbeing

Ülkemizde yaklaşık bir milyon kişide epilepsi görülüyor!

Halk arasında sara hastalığı olarak bilinen epilepsi, beynin elektriksel aktivitesinin zaman zaman kontrolden çıkarak tekrarlayan nöbetlere yol açtığı nörolojik bir hastalık. Dünyada yaklaşık 65 milyon, Türkiye’de de yaklaşık bir milyon epilepsi hastası olduğu belirtiliyor.  Epilepsi ani gelişen nöbetler nedeniyle hastaların iş, aile ve sosyal yaşamlarında ciddi sorunlara neden olabilirken, nadiren de olsa yaşamı tehdit eden tablolara da yol açabiliyor.  Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, oysa epilepsi nöbetlerinin doğru tanı ve kişiye özel tedaviyle çoğunlukla kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek, ”Ancak, tedaviden başarılı sonuç alınabilmesinde erken tanı büyük önem taşımaktadır. Erken tanı ile nöbetler daha hızlı kontrol altına alınmakta, nöbetlerin direnç kazanmaları ve beynin tekrarlayan nöbetlerden zarar görmesi önlenebilmektedir. Bunlar sayesinde hastalarımızın çoğu nöbetsiz bir yaşam sürebilmekte ve eğitim ile iş yaşamlarına sorunsuz devam edebilmektedirler. Erken tanı için özellikle gözden kaçabilen belirtilerin bilinmesi ve zaman kaybetmeden hekime başvurulması çok değerlidir” diyor.

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural

 “Dalgın bakışlar” epilepsi sinyali olabilir!

Epilepsi nöbetleri denildiğinde aklımıza ilk olarak ’ağızdan gelen köpükler, bilinç kaybı ve sert kasılmalar’ geliyor. Yaygın inanışın aksine, her epilepsi nöbeti bu şekilde gerçekleşmiyor. Epilepside birçok farklı nöbet tipi mevcut. Belirtiler sorunun beynin hangi bölgesinde başladığı ve ne hızla yayıldığıyla ilgili olarak gelişiyor. Bilinç kaybı, kasılma, dalma, uykuda ani sıçrama, konuşmanın durması, kötü koku duyulması veya déjà-vu gibi tuhaf hisler, epilepsinin en sık görülen belirtilerinden. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, aslında nöbetlerin toplum tarafından bilinmeyen pek çok sinyali de olduğuna işaret ederek, ”Sadece saniyeler süren kısa donakalma, dalgın bakışlar ve sıçrama nöbetleri de epilepside sık görülür ve çoğu zaman fark edilmez. Bu belirtilerin gözden kaçması ise tanıyı ve tedaviyi geciktirmektedir” diye konuşuyor.

Uzayan nöbetlerde her dakika çok kritik!

Epilepsi nöbetlerinin çoğu 1–2 dakika içinde geçiyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, ancak 5 dakikadan uzun süren nöbetlerde acil müdahalenin son derece önemli olduğunu vurgulayarak ”Zira, nöbet süresi uzadıkça beynin oksijensiz kalmasına bağlı olarak kalıcı beyin hasarı riski artmaktadır. Bu nedenle, uzayan nöbetlerde her dakika çok kritiktir” uyarısında bulunuyor.

Yapay zeka destekli analizler tanıyı güçlendiriyor

Epilepsinin en yaygın nedenlerini genetik yatkınlık, doğum sırasında oksijen yetersizliği, inme, travma, beyin tümörleri, enfeksiyonlar ve yapısal beyin bozuklukları oluşturuyor. Bazı hastalarda ise belirgin bir neden saptanamayabiliyor ve bu tablo ”idiopatik epilepsi” olarak tanımlanıyor. Epilepsi hastalığında beynin elektriksel sinyallerini kaydederek anormal paternleri gösteren elektroensefalografi (EEG) temel tanı yöntemi olarak kullanılıyor. Gerekli durumlarda manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve video-EEG yöntemlerine başvuruluyor. Yapay zekâ destekli EEG analizleri tanıyı güçlendiriyor ve tedaviyi hastaya özel hale getiriyor.

Tedaviyle nöbetsiz bir yaşam mümkün!

Günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Tedavide amaç nöbetleri tamamen durdurmak ve yan etkisiz bir yaşam sağlamak. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Aykut Kural, epilepsi hastalarının yüzde 65–70’inin doğru ilaç tedavisiyle tamamen nöbetsiz bir yaşam sürebildiklerini vurguluyor.

#Epilepsi #EpilepsiFarkındalık #SessizNöbetler #AbsansNöbeti #DalgınBakışlar #SaraHastalığı #Nöroloji #ErkenTanı #SağlıkHaberleri #NöbetBelirtileri #BeyinSağlığı #Acıbadem #MustafaAykutKural #SağlıktaFarkındalık #TürkiyeSağlık #EpilepsiNedir #EpilepsiİleYaşam #EpilepsiTedavisi #SağlıkGündemi #HastalıkBelirtileri #SağlıkBilinci #ToplumSağlığı