Sigarayı bırakmada içsel motivasyon önemli bir adım!

Sigarayı Bırakmada İçsel Motivasyon Kalıcı Başarı Sağlıyor Sigara, Duygusal Düzenleme Aracı Haline Gelebilir “Bir Tane İçsem Bir Şey Olmaz” En Büyük Tuzak

Sigaranın, birçok kişi için yalnızca bir alışkanlık olmadığını belirten uzmanlar, stresle baş etmenin ve duyguları düzenlemenin bir yolu haline geldiğini söylüyor.

Pek çok kişinin sigarayı destek mekanizması olarak algıladığını kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır.” dedi. Nikotinin beyinde yarattığı ödül mekanizmasının, sigarayı hızlı ve güçlü bir rahatlama aracı gibi kodladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, ancak beynin, doğru alternatifler sunulduğunda yeni alışkanlıklar öğrenebildiğini vurguladı. Dr. Öğr. Üyesi Çetin ayrıca içsel motivasyonla alınan bırakma kararının, dış baskıyla verilen kararlara göre çok daha kalıcı olduğu bilgisini paylaştı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında sigarayı bırakma sürecindeki engeller hakkında bilgi verdi.

Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Dr. Alptekin Çetin

Sigara, duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olabilir!

Sigarayı bırakmak isteyen bireylerde en sık karşılaşılan motivasyon engelleri hakkında açıklama yapan Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Nikotinin yarattığı fiziksel bağımlılık, stresle baş etme becerilerinin sigaraya bağlanmış olması, daha önceki başarısız bırakma denemelerinin yarattığı özgüven kaybı ve ‘bırakırsam hayatımdan bir şey eksilecek’ düşüncesi engel olarak öne çıkar.” dedi.

Pek çok kişinin sigarayı yalnızca bir madde değil, günlük hayatı düzenleyen bir destek mekanizması olarak algıladığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu algı bırakma kararını psikolojik olarak zorlaştırır. ‘İstiyorum ama bırakamıyorum’ diyen kişilerde genellikle güçlü bir bağımlılık, yüksek kaygı ve yetersizlik duygusu ön plandadır; kişi denemek ister ama başarısızlıktan korkar. ‘İstesem bırakırım ama istemiyorum’ diyenlerde ise çoğu zaman savunma mekanizmaları devrededir; kişi bağımlılığını kabul etmek yerine kontrol algısını korumaya çalışır. Her iki durumda da ortak nokta, sigaranın kişinin duygusal düzenleme aracı haline gelmiş olmasıdır.” şeklinde konuştu.

Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre daha kalıcı!

Nikotinin beyinde dopamin salınımını artırarak sigaranın hızlı ve güçlü bir ödül olarak kodlanmasına neden olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Zamanla beyin, rahatlama, keyif ve stres azalmasını sigarayla eşleştirir.” dedi.

Bu kodlamanın; sigaranın sağladığı geçici rahatlamanın fark edilmesi, alternatif ödül ve rahatlama yollarının geliştirilmesi ve nikotin yoksunluğunun uygun tedaviyle yönetilmesiyle kırılabileceğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Beyin yeni alışkanlıklar öğrenebilir; önemli olan ona doğru alternatifleri sunmaktır. Sigarayı kendi isteğiyle bırakmak, dış baskıyla bırakmaya göre çok daha kalıcıdır çünkü davranış değişikliği içsel motivasyonla desteklenir. Kendi kararını veren birey, zorluklarla karşılaştığında sorumluluğu dış faktörlere değil kendine bağlar ve süreci daha sürdürülebilir şekilde yönetir. Zorla ya da sadece çevre baskısıyla bırakılan sigarada nüks riski belirgin olarak daha yüksektir.” açıklamasını yaptı.

Kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini daha güçlü hale getirebilir!

Sağlık motivasyonunun önemli olmakla birlikte tek başına her birey için yeterli olmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Özellikle gençlerde ve uzun süredir sigara içenlerde sağlık riskleri soyut ve uzak algılanabilir. Estetik kaygılar, maddi kazanç, çocuklara iyi bir rol model olma, özgürlük hissi ve performans artışı gibi kişiye özel motivasyon kaynakları bırakma sürecini çok daha güçlü hale getirebilir.” ifadelerini kullandı.

Eski ritüellerin yerine yenileri konmalı!

Sigara içme ritüellerinin, nikotinden bağımsız olarak güçlü koşullanmalara yol açtığına ve bırakma motivasyonunu sabote ettiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kahveyle, stresle ya da molalarla eşleşmiş sigara davranışı otomatikleşir. Bu ritüellerin yerine kısa yürüyüşler, nefes egzersizleri, şekersiz sakız, su içme ya da zihni meşgul eden küçük alışkanlıklar koymak, beynin eski eşleşmeleri çözmesine yardımcı olur.” dedi.

Bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adım vazgeçmemek!

‘Bir tane içsem bir şey olmaz’ düşüncesinin, bağımlılığın en sık kullandığı bilişsel tuzaklardan biri olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Beyin, kontrolün geri kazanıldığı yanılgısını yaratır ancak tek bir sigara, bağımlılık devresini yeniden aktive eder ve çoğu zaman eski kullanım düzeyine hızlı bir dönüşe yol açar. Bu düşünce masum görünse de nükslerin en yaygın nedenlerinden biridir.

Sigarayı bırakmayı defalarca deneyip başaramamış kişilere şunu söylemek isterim: Bu bir irade zayıflığı değil, tedavi edilmesi gereken bir bağımlılıktır. Her başarısız deneme, aslında bir öğrenme sürecidir ve doğru yöntem, doğru destek ve doğru zamanla başarı mümkündür. Vazgeçmemek, bağımlılığa karşı atılabilecek en güçlü adımdır.”

 

#SigarayıBırak #İçselMotivasyon #Bağımlılık #GözSağlığı #Nikotin #SigaraBırakmaGünü #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #SağlıkHaberi #Psikiyatri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Femtosaniye Lazer ile Göz Kusurlarında Yeni Çözüm

Giderek ekran kullanımının arttığı günümüzde, başta miyopi olmak üzere göz hastalıklarında belirgin bir artış gözleniyor.

Kaşkaloğlu Göz Hastanesi Kurucusu Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu, küçük yaşlardan itibaren kullanımı artan telefonlar, online dersler, evden çalışma gibi nedenler sonucunda göz hastalıklarının  buna parelel olarak arttığı bilgisini verdi.

Prof. Dr.  Kaşkaloğlu, “Çin’de yapılan bir araştırmaya göre yaşları 6 – 8 arasında değişen 120 bin çocuktaki göz bozuklukları incelendi. Çocuklarda miyopi ve diğer görme bozukluklarının görülme sıklığının önceki 5 yıllık döneme göre üç katına çıktığı gözlendi. Çocukların ekran süresinin online dersler nedeniyle en az 2 buçuk saat arttığı, oyunlar, sosyal medya gibi ekran etkinlikleri de eklendiğinde bu sürenin daha da uzadığı meydana çıktı” diye konuştu.

Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu

Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu

Teknolojinin hem hekimlere hem de hastalara avantaj sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Mahmut Kaşkaloğlu, son 30 yıldır göz hastalıkları tedavisinde excimer lazer teknolojisinin kullanıldığını; son 15 yıldır geliştirilen Femtosaniye lazer cihazıyla birlikte bu cerrahilerdeki başarı oranında belirgin bir artış sağlandığını ifade etti.

Göz kırma kusurlarının tedavisi hakkında bilgi veren Kaşkaloğlu şöyle devam etti: “Bıçaksız lasik olarak ifade edilen Femtosaniye lazer yöntemiyle, miyopi, hipermetrop ve astigmat gibi göz bozuklukları düzeltilebiliyor. Operasyon olan kişiler, 10 – 15 dakikalarını ameliyat odasında geçirip, saniyeler içinde gerçekleştirilen lazer uygulamasıyla göz numaraları sıfıra yakın oluyor. Böylelikle hastaların günlük yaşamı da olumlu şekilde etkileniyor. Hasta aynı gün taburcu olabiliyor”

#Miyopi #GözSağlığı #EkranKullanımı #ÇocukSağlığı #FemtosaniyeLazer #ExcimerLazer #GözHastalıkları #KaşkaloğluGöz #SağlıkHaberi #GözKusurları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Potasyumdan Zengin Besinler Ödemi Azaltıyor

Son günlerde birçok kişi beslenme alışkanlıklarında belirgin bir değişiklik yapmamasına rağmen yüz, eller, ayak bilekleri ve karın bölgesinde şişkinlik yaşadığını ifade ediyor. Uzmanlar, bu durumun yalnızca beslenme hatalarından değil, lodos gibi güçlü hava olaylarının vücudun sıvı dengesini etkilemesinden de kaynaklanabileceğine dikkat çekiyor. Hava basıncındaki ani değişimler, artan nem oranı ve sıcaklık dalgalanmaları, vücutta sıvı tutulumu riskini artırabiliyor. Bu durum halsizlik, baş ağrısı ve huzursuzluk hissiyle birlikte günlük yaşam konforunu da olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Gözde Akın lodosun vücudumuza fiziksel etkileri konusunda bilgi verdi.

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Lodos fiziksel dengemizi de etkiliyor

Lodos, birçok kişinin hem ruh halini hem de fiziksel dengesini etkileyen güçlü bir hava olayıdır. Havanın basıncındaki değişim, nem oranının artması ve sıcaklığın beklenmedik dalgalanmaları; baş ağrısı, halsizlik, huzursuzluk gibi etkilerin yanı sıra vücutta ödem oluşumunu da tetikleyebilir. Özellikle lodosun estiği günlerde birçok birey yüzünde, ellerinde, ayak bileklerinde veya karın bölgesinde şişkinlik fark edebilir. Bu durum doğrudan lodosun yarattığı sıvı tutulumuna yatkınlık ile ilişkilendirilebilir. Ancak beslenme ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle lodos günlerinde ortaya çıkan ödemi kontrol altına almak mümkündür.

Potasyumdan zengin besinleri tüketin

Bu dönemde yetersiz su tüketimi ve tuz oranı yüksek besinlerin tercih edilmesi, ödemin daha belirgin hale gelmesine yol açabilir. Paketli ve işlenmiş gıdalar vücudun su tutma eğilimini artırırken, potasyumdan zengin ve lifli besinler sıvı dengesinin korunmasına destek olur. Potasyumdan zengin olan muz, avokado, ıspanak, kabak, kuru kayısı, mercimek gibi besinler tüketilebilir. Tuz tüketimini mutlaka azaltın. Paketli, salamura ve işlenmiş ürünlerden uzak durun. Maden suyu tüketiyorsanız sodyum oranı düşük olanları tercih edin.

Lodos yüzünden iştah artabilir

Öğün atlamayın çünkü uzun süre aç kalmak vücudun su tutma eğilimini artırabilir. Sebze ağırlıklı, liften zengin öğünler tüketin. Örneğin; brokoli, kabak, enginar, semizotu, salatalık gibi. Şekerli ve rafine karbonhidratlı gıdaları (beyaz ekmek, hamur işleri, tatlılar) sınırlandırın. Lodos nedeniyle artan iştah dalgalanmalarını kontrol etmek için yanınızda sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun. Badem, ceviz, yoğurt, meyve, tam tahıllı kraker bu konuda en doğru tercihler olabilir.

Bitki çayları destekleyici rol oynar

Bazı bitki çaylarının vücudun sıvı dengesini destekleyebilir. Ancak bu çayların bilinçsiz ve aşırı bir şekilde tüketilmemesi gerekir. Ödem azaltmaya yardımcı çaylar kontrollü bir şekilde tüketilebilir. Maydanoz, kiraz sapı, zencefil, adaçayı, yeşil çay bu konuda destekleyicidir. Bu çayları günde 1-2 fincan ile sınırlayın. Kronik bir hastalık varsa tüketmeden önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Sabah aç karnına 1 bardak ılık su ve limon içmek de sindirimi ve dolaşımı destekleyebilir.

Yaşam tarzı faktörleri ödemi etkileyebiliyor

Uzun süre hareketsiz kalmak, stres düzeyinin artması ve düzensiz uyku lodoslu günlerde ödem şikayetlerini artıran unsurlardandır. Günlük rutinlerde yapılacak küçük düzenlemeler, bu etkilerin hafiflemesine yardımcı olabilir. Örneğin gün içinde en az 20-30 dakika yürüyüş yapmaya çalışın. Bacaklarda şişlik varsa gün içinde birkaç kez bacakları kalp seviyesinin üzerine kaldırarak dinlenin. Uzun süre oturmaktan kaçının ve her 45 dakikada bir kısa hareket molası verin. Lodosun getirdiği stres ve gerginliği azaltmak için nefes egzersizi veya hafif esneme hareketleri uygulayın.

Lodos günlerinde ödemi azaltmaya yönelik öneriler

  • Günlük 8-10 bardak su tüketmeye özen gösterin.
  • Tuz oranı yüksek, paketli ve işlenmiş gıdalardan uzak durun.
  • Potasyumdan zengin besinlere beslenmenizde yer verin.
  • Öğün atlamadan, liften zengin sebze ağırlıklı beslenin.
  • Gün içinde 20-30 dakika yürüyüş yaparak dolaşımı destekleyin.
  • Uzun süre oturmaktan kaçının, düzenli hareket molaları verin.

 

#Lodos #Ödem #Beslenme #Sağlık #Diyet #Potasyum #MemorialHastanesi #GözdeAkın #YaşamTarzı #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Geçici bir enfeksiyondur” diyerek gecikmeyin!

Lenf sisteminde yer alan lenfositlerin kontrolsüz çoğalmaları sonucu oluşan lenfoma,  en sık görülen hematolojik kanserler arasında yer alıyor.  Dünya genelinde, her 100 bin kişiden 6-7’sine lenfoma tanısı konulurken;  2020 yılında yaklaşık 544 bin yeni lenfoma vakası görüldüğü belirtiliyor. Türkiye’de ise bu oran artıyor; her 100 bin kişiden 10’unda lenfoma teşhis ediliyor. Yine ülkemizde, her yıl yaklaşık 10 bin yeni lenfomaya rastlandığı bildiriliyor. Bu veriler, lenfomanın ülkemizde önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Hodgkin ve Hodgkin dışı olmak üzere iki ana gruba ayrılan bu hastalıkta erken tanı ise yaşamsal önem taşıyor. Acıbadem International Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tuğlular,  erken evrede yakalandığında lenfomanın tedavisinde başarının belirgin şekilde arttığına dikkat çekerek,  “Tedavide genel hedefimiz hastalığı tamamen yok etmek, yani tam şifa sağlamaktır. Son 20 yıldır uygulanan immünoterapi ve hedefe yönelik ilaçlar gibi yeni tedavilerle tam şifa  oranları giderek artmakta ve lenfoma artık tedavi edilebilir bir hastalık haline gelmektedir” diyor.

Prof. Dr. Tülin Tuğlular

Prof. Dr. Tülin Tuğlular

Bu etkenler riski artırıyor!

Lenfoma, bağışıklık sisteminde görevli olan lenfositlerde oluşan genetik hasarın, enfeksiyonlar ile bağışıklık sistemini uyarıcı faktörlerle birleşmesi sonucu ortaya çıkan ve lenfositlerin kontrolsüz çoğalmasıyla seyreden bir hastalık.  Genellikle 50-70 yaş aralığında görülse de, özellikle ergenlik çağındaki gençlerde de rastlanabiliyor.  Hastalığın görülme sıklığı yaşla birlikte artış gösterirken, cinsiyet faktörünün de önemli bir risk unsuru olduğu ifade ediliyor. Öyle ki lenfoma erkeklerde kadınlara göre 1.5 kat daha fazla görülüyor. Bunun nedeni ise bilinmiyor. Lenfomanın oluşumunda birden fazla etken rol oynuyor. Hemen herkeste gelişebilmekle birlikte, bazı özel durumlarda risk artıyor.  İmmün yetmezliği sorunu yaşayan kişilerde, HIV enfeksiyonu bulunanlarda ve organ nakli olanlarda risk daha yüksek seyrediyor. Yine otoimmün hastalığı olanlarda, EBV (Epstein Barr Virüsü) ile Hepatit C gibi bazı enfeksiyonları geçiren kişilerde de risk artıyor. Ayrıca, genetik faktörlerin yanı sıra benzen, radyoterapi ve tarım ilaçlarına maruziyet de lenfoma gelişiminde etkili olabiliyor.

Boyundaki ağrısız şişlik ilk belirtisi olabilir!

Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tuğlular, lenfomanın en sık görülen ilk belirtisinin özellikle boyun bölgesinde oluşan ağrısız lenf bezi büyümesi olduğunu vurgulayarak, diğer belirtileri şöyle açıklıyor: “Koltuk altında ve kasık bölgesinde aynı şekilde lenf bezi büyümeleri de lenfomanın ilk habercisi olabilir.  Lenf bezleri, sert ve genellikle lastik kıvamındadır. Bunun yanı sıra ateş, gece terlemesi, halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı ve kaşıntı gibi bulgular da gelişebilir.  Kanser ilerlediğinde, genel durumda bozulma, aşırı kilo kaybı ve organ fonksiyonlarında bozulma görülebilir.”

“Geçici bir enfeksiyondur” düşüncesiyle gecikmeyin!

Bazı lenfoma türleri yavaş bir başlangıç gösterebiliyor ve bu nedenle uzun süre fark edilmeyebiliyor. Ayrıca, hastalar özellikle kış aylarında, boyunda gelişen ağrısız şişliğin grip ve farenjit gibi geçici bir enfeksiyondan kaynaklandığını düşünerek, hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Prof. Dr. Tülin Tuğlular,  oysa boyundaki ağrısız şişliğin lenfomanın ilk sinyali olabileceği uyarısında bulunarak, “Dolayısıyla, özellikle boyunda 3-4 haftadan uzun süren ağrısız şişliklerde veya açıklanamayan ateş, kilo kaybı, gece terlemesi gibi durumlarda doktora başvurmak erken tanı için çok önemlidir” diyor.

#Lenfoma #KanserFarkındalığı #ErkenTanı #Sağlık #Onkoloji #Hematoloji #BoyundaŞişlik #GeceTerlemesi #KiloKaybı #KanserBelirtileri #TürkiyeSağlık #LenfBezi #HalkSağlığı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gençlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleri yaygınlaşıyor!

Ülkemizde ve dünyada kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Son yıllarda genç yaş grubunda kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleriyle sağlık kuruluşlarına başvuranların sayısında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Eskiden daha çok ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp-damar sorunları, günümüzde değişen yaşam tarzı, stres, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik nedeniyle gençleri de tehdit eder hale geldi. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı günümüzde belirgin artış göstermiştir. Bunun altında masum nedenler kadar, hayati riske yol açabilecek kalp kaynaklı ciddi etkenler de yatabildiği için, gereksiz kaygıyı azaltmak ama riskli durumları da kaçırmamak amacıyla doktor muayenesi büyük önem taşımaktadır” diyor. Prof. Dr. Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı kimi zaman masum nedenlerden kaynaklanabilirken, kimi zaman da önemli kalp hastalıklarının ilk belirtisi olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, özellikle son yıllarda yanlış yaşam alışkanlıklarının etkisiyle bu iki sorunun yaygınlaştığını belirterek şöyle konuşuyor: “Son yıllarda hem gençlerde hem de yetişkinlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran hasta sayısında belirgin bir artış dikkat çekiyor. Hastalar çarpıntıyı çoğunlukla “kalbim hızlandı”, “tekli atımlar oluyor”, “göğsümde bir boşluk hissi”, “aniden çarpmaya başlıyor” şeklinde tarif ediyor. Göğüs ağrısı ise sık olarak batma, sıkışma, yanma tarzında; çoğu zaman eforla ilişkisi net olmayan, kısa süreli ve tekrarlayıcı özellikte anlatılıyor. Genç hastalarda bu şikayetlere sıklıkla nefes alamama hissi, baş dönmesi, huzursuzluk ve ölüm korkusu eşlik edebiliyor.”

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Modern yaşam tarzı en önemli etkenlerden biri ancak…

Modern yaşam tarzının ve sağlıksız yaşam alışkanlıklarının, bu şikayetlerin artışında başı çektiğini belirten Prof. Dr. Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “En sık karşılaştığımız hataların başında; yoğun kafein tüketimi, stresi yönetememek, sigara ve tütün ürünleri, uyku bozuklukları, bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri ve takviyeler, burun spreyleri, hareketsizlik, uzun süre ekran karşısında kalma, aşırı tuzlu ya da çok ağır yemekler, ani ve plansız egzersizler, yeterli ısınma yapmadan spora başlamak, hızlı yeme alışkanlığı, gece geç saatlerde yemek yeme geliyor. Özellikle gençlerde, altta yatan ciddi bir kalp hastalığı olmaksızın hissedilen çarpıntı ve göğüs ağrılarının en sık nedenlerinden birinin de; sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete olduğunu görüyoruz. Tüm bunlar otonom sinir sistemi dengesini bozarak, kalbin normal ritmini olumsuz etkileyebilir ve çarpıntıya zemin hazırlar.”

Diyabet, obezite ve metabolik hastalıklar da çok etkili

Prof. Dr. Cebeci; obezite, hipertansiyon, kas-iskelet sistemi kaynaklı ağrılar, mide-yemek borusu hastalıkları, akciğer enfeksiyonları, koroner arter hastalığı, diyabet ve tiroit hastalıklarının toplumda sık görülmesinin de, kalp kaynaklı şikayetlerin artmasına yol açtığını vurguluyor. Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı durumunda; olası ritim bozukluğu, yapısal kalp hastalığı veya metabolik nedenlerin ayrıntılı öykü, fiziki muayene ve uygun tetkiklerle mutlaka dışlanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Cebeci “Her kalp çarpıntısı veya göğüs ağrısı mutlaka ciddi bir kalp hastalığı anlamına gelmez. Ancak bu şikayetlerin altında masum etkenler gibi ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle mutlaka doktora başvurulmalı, iki yakınma ayrı ayrı değerlendirilmelidir” diyor.

Tedavi edilmezse!

Her kalp çarpıntısı ya da göğüs ağrısının kalıcı bir kalp hastalığına yol açmayacağını, ancak altta ciddi bir neden yatıyorsa ve tedavisiz bırakılırsa ciddi sonuçlara yol açabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı hayati riske yol açabilecek hastalıkların ilk habercisi de olabilir. Bu nedenle şikayetlerin ciddiye alınması, doğru zamanda doğru değerlendirme yapılması büyük önem taşır. Örneğin; çarpıntının nedeni tiroit hastalığıysa, hormonal dengesizlik tedavi edildiğinde şikayetler büyük ölçüde azalır. Ancak uzun süre tedavi edilmezse gelişen ritim bozukluğu kalıcı hale gelebilir. Ayrıca göğüs ağrısı gençlerde sıklıkla kalp dışı nedenlere bağlı olsa da; eforla artıyorsa, baskı ve sıkışma tarzındaysa, kola, çeneye veya sırta yayılıyorsa, nefes darlığı ve baş dönmesi eşlik ediyorsa mutlaka ciddiye alınmalıdır. Sonuç olarak; kalp, genç yaşta da sinyal verir. Bu sinyalleri doğru okumak, gelecekte oluşabilecek kalıcı kalp hasarlarını ve hayati riskleri önlemenin en etkili yoludur. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, stres azaltıcı alışkanlıkların geliştirilmesi sağlıklı ve mutlu bir gelecek için temel esaslardır.”

Çarpıntı ve göğüs ağrısına yol açan hatalı alışkanlıklar;

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein tüketimi
  • Sigara ve alkol
  • Düzensiz uyku saatleri
  • Uzun süre ekran karşısında kalma
  • Sağlıksız beslenme (Aşırı tuzlu, ağır yemekler, hızlı yemek yeme, gece geç saatlerde yemek yeme vb)
  • Hareketsiz yaşam
  • Ani ve plansız egzersizler, uzun süre egzersiz yapmama, yeterli ısınma yapmadan spora başlama
  • Stresle baş etme yöntemlerinin yetersizliği, sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete
  • Bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri, bitkisel takviyeler, sporcu destekleri, burun spreyleri

#KalpSağlığı #GençlerdeKalpSorunları #GöğüsAğrısı #KalpÇarpıntısı #SağlıklıYaşam #Kardiyoloji #StresYönetimi #KafeinTüketimi #Obezite #Diyabet #SağlıkUyarısı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Böbrek hastalıkları çoğu zaman sinsice ilerliyor!

Böbrek hastalıkları dünya genelinde giderek büyüyen ciddi bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Güncel verilere göre, dünya genelinde yaklaşık 850 milyon kişi böbrek hastalığıyla mücadele ediyor. Uzmanlar, bu artışın hatalı alışkanlıklar ve çevresel etkenler sebebiyle önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacağı uyarısında bulunuyor. Türkiye’de de tablo endişe verici boyutlara ulaşmış durumda. Ülkemizde yaklaşık 7,5 milyon kişi kronik böbrek hastası;  bu rakam, her 6-7 erişkinden 1’inde görüldüğü anlamına geliyor. Genellikle belirti vermeden sinsice ilerlemesi nedeniyle çoğu zaman geç tanı konulan kronik böbrek hastalığı geri dönüşü olmayan sorunlara yol açabiliyor; böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor!  Bu özelliğiyle, dünyada ölüme neden olan hastalıklar arasında her geçen yıl üst sıralara yükseliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, bu nedenle böbrek sağlığında düzenli hekim kontrollerinin ve koruyucu önlemlerin yaşamsal önem taşıdığına dikkat  çekerek,  “Sağlıklı beslenmek, yeterli sıvı almak, tuz tüketimini azaltmak, ilaç ve takviye ürünlerini doktor kontrolünde kullanmak, tansiyon ve kan şekeri için hekim takibinde olmak, böbreklerimizin uzun yıllar sağlıklı çalışmasını sağlayabilmektedir. Ayrıca,  erken teşhis için yılda bir kez rutin ultrason taraması yapılması da son derece önemlidir” diyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, böbreklerimizde hasar oluşturan etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar

Diyabet: Böbrek hasarının en yaygın nedeni

Diyabet, dünya genelinde ve ülkemizde böbrek hastalıklarının en sık görülen nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Araştırmalara göre, tip 2 diyabet hastalarının yaklaşık yüzde 30-40’ında böbrek hasarı gelişiyor. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden kan şekeri, böbreklerin süzme birimi olan damarlarında yapısal hasara yol açarak, diyabetik nefropati gelişmesine sebep oluyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar,  böbreklerdeki hasar tedavi edilmediğinde ilerleyerek diyaliz tedavisi ve böbrek nakli ihtiyacına kadar ilerleyebildiğini belirtiyor.

Önlemek için: Diyabete bağlı böbrek hasarını önlemenin en etkili yolu; kan şekerinin hedef değerlerde tutulması, düzenli idrar ve kan tahlilleri ile hasarın erken dönemde saptanması.  Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, erken tanı ve doğru tedaviyle böbrek yetmezliği gelişiminin yıllarca geciktirilebildiğine, hatta tamamen önlenebildiğine dikkat çekiyor.

Hipertansiyon: Böbrekleri sessizce yıpratan tehlike

Kontrolsüz hipertansiyonu olan hastalarda kronik böbrek hastalığı gelişme riski 3–4 kat artıyor.  Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, ancak hipertansiyonun çok yaygın  görülmesine rağmen toplum tarafından genellikle ciddiye alınmadığı uyarısında bulunarak,  “Günümüzde her 3 erişkinden 1’i tansiyon hastasıdır. Hastaların önemli bir kısmı ya tanı almamıştır ya da tedavisini düzenli olarak sürdürmemektedir. Bu durum, hipertansiyonu böbrekler için en tehlikeli risk faktörlerinden biri haline getirmektedir. Çünkü, uzun süre yüksek seyreden tansiyon, tüm damarlarda olduğu gibi böbrek damarlarında da hasara yol açmaktadır” diye konuşuyor.

Önlemek için: Düzenli kan basıncı takibi, tuz tüketiminin azaltılması ve tedavinin aksatılmaması, hipertansiyonun böbrekler üzerindeki yıkıcı etkilerini büyük ölçüde önleyebiliyor.

Aşırı tuz tüketimi: Böbrek hasarını tetikleyen önemli bir etken

Aşırı tuz tüketimi, böbrek sağlığını olumsuz etkileyen önlenebilir risk faktörlerinin başında geliyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, Türkiye’de günlük tuz tüketiminin önerilen miktardan 3 kat daha fazla olduğunu hatırlatarak, “Tuz alımının artması, vücutta sıvı dengesinin bozulmasına ve tansiyonun yükselmesine neden olmaktadır. Bu durum, özellikle tansiyon ve böbrek hastalarında ciddi bir risk oluşturmaktadır” uyarısında bulunuyor. Deniz tuzu, kaya tuzu, Himalaya tuzu ya da rafine tuzun tamamının böbrekler üzerinde aynı zararlı etkilere sahip olduğuna işaret eden Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Böbrek sağlığı açısından belirleyici olan tuzun çeşidi değil, tüketilen miktarıdır. Bilimsel çalışmalar, tuz tüketiminin azaltılmasının kan basıncını düşürdüğünü ve böbrek fonksiyon kaybının ilerlemesini yavaşlattığını göstermektedir” diyor.

Önlemek için: Sağlıklı kişiler, özellikle de risk grubunda olanlar için tuz kısıtlaması, böbrek sağlığının korunmasında kilit bir rol üstleniyor.

Takviye ürünler: Böbrek sağlığı için gizli tehlike

Çok sayıda bilimsel çalışmalar; vitamin, mineral, protein tozları ile kreatin gibi takviye olarak alınan ürünlerin gereksiz ve kontrolsüz kullanımının böbrek fonksiyonları üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini gösteriyor. Öyle ki takviye ürünleri kullanan kişilerin yaklaşık yüzde 10-20’sinin böbrek fonksiyon testlerinde klinik olarak anlamlı değişiklikler saptanmış. Bu ürünlerin, uzun  süreli kullanımında, sağlıklı kişilerde böbrek hasarı oluşturabildiği belirtiliyor.  Bilimsel veriler, diyabet, hipertansiyon veya böbrek hastalığı olanlarda ürünlerin böbrek hasarını hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Önlemek için: Takviyelerin ancak gerçek bir gereksinim varsa ve hekim önerisiyle kullanılmaları önem taşıyor.

Obezite: Böbreklere de yük oluyor

Dünyada ve ülkemizde adeta salgın boyutuna ulaşan obezitede, böbrek hastalığı 1.5-2 kat daha sık görülüyor. Her 5 kiloluk artış kronik böbrek yetmezliği riskini yüzde  20-30 oranında yükseltiyor.  Bunun nedeni ise obezitenin böbreklere hem doğrudan aşırı filtre yükü ve yağ birikimi yoluyla hem de dolaylı olarak hipertansiyon, insülin direnci ve inflamasyon üzerinden zarar vermesi.

Önlemek için: Sağlıklı beslenmek ve ideal kilo aralığında olmak böbrek sağlığını korumanın temel adımlarını oluşturuyor.

Ağrı kesici ilaçlar: Kontrolsüz kullanımı çok riskli

Çok yaygın kullanılan ve kolayca ulaşılan ilaçlar olan ağrı kesiciler böbrek dolaşımını sağlayan mekanizmalar üzerine etki ederek hem akut hem de kronik böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Çok kısa süre kullanımı bile son dönem böbrek yetmezliğiyle sonuçlanabiliyor. Kontrolsüz alınması sağlıklı kişiler için bile sakıncalıyken, özellikle böbrek yetmezliği riski yüksek olan hipertansiyon ve diyabet hastalarında  daha büyük tehdit oluşturuyor.

Önlemek için: Gerekli olduğu durumlarda, hekim kontrolünde, uygun doz ve sürede kullanılması böbrek hasarını önlüyor.

Sigara: Böbrek damarlarında hasar oluşturuyor

Sigara dumanında bulunan nikotin, karbon monoksit ve ağır metaller, tüm damarlarda olduğu gibi, böbrek damarlarında da işlev bozukluğuna yol açabiliyor. Bu maddeler doğrudan böbrek dokusuna ulaşarak hücresel düzeyde de hasara neden olabiliyor. Bunların yanı sıra vücutta iltihabi yanıtı artıran ve oksidatif stresi tetikleyen bir etki oluşturabiliyor. Bilimsel çalışmalar, bu faktörlerin etkisiyle sigara içen kişilerde kronik böbrek hastalığı gelişme riskinin içmeyenlere göre daha yüksek olduğunu gösteriyor. Doç. Dr. Zuhal Atan Uçar, “Özellikle diyabet ve hipertansiyon gibi ek risk faktörleri olan hastalarda sigaranın böbrekler üzerindeki olumsuz etkisi daha belirgin hale gelmektedir ve son dönem böbrek yetmezliği gelişimi hızlanmaktadır” diyor.

Önlemek için: Sigaraya hiç başlanmaması, kullanılıyorsa hemen bırakılması böbrek sağlığında büyük önem taşıyor.

#BöbrekSağlığı #KronikBöbrekHastalığı #Diyabet #Hipertansiyon #TuzTüketimi #Obezite #AğrıKesiciRiskleri #SigaraZararı #ErkenTeşhis #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Boyun ağrısı mı? Boyun fıtığı mı?

Uzun saatler masa başında çalışma, hareketsiz yaşam tarzı ve yanlış duruş alışkanlıkları boyun sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Ağrı boyunla sınırlı kalmayıp omuzlara, kollara ve hatta parmaklara kadar yayılabiliyor. Çoğu zaman basit bir ‘tutulma’ olarak görülen ve ötelenen boyun ağrısı her zaman masum olmayıp, bazı durumlarda altta yatan ciddi bir sorunun, yani boyun fıtığının habercisi olabiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce, “Boyun ağrısına eşlik eden kol ya da kollarda ağrı, uyuşma, his ya da kas gücü kaybı şikayetleri var ise boyun fıtığı öncelikli tanılarımız arasında yer alır” diyor. Boyun fıtığıyla günümüzde artık gençlerde de sık karşılaşıldığını belirten Doç. Dr. Yüce, günlük yaşamda yapılan bazı hataların da boyun fıtığına zemin hazırladığını söylüyor. Boyun fıtığı tedavisinde cerrahiye en son yöntem olarak başvurulduğunu, son yıllarda teknolojideki gelişmeler sayesinde ameliyatta minimal invaziv yöntemlerin hastaya büyük konfor sağladığını vurgulayan Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığına yol açan 5 etkeni, korunma ve tedavi yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. İsmail Yüce

Doç. Dr. İsmail Yüce

  • Uzun süre hareketsiz kalmak

Masa başında saatlerce aynı pozisyonda oturmak, boyun kaslarının zayıflamasına ve omurlar arasındaki disklerin baskı altında kalmasına neden olur. Zamanla bu baskı disklerin yapısını bozarak fıtık oluşumuna zemin hazırlar.

  • Yanlış duruş ve oturma alışkanlıkları

Öne eğik baş pozisyonu, kambur oturmak/durmak ya da bilgisayar ekranına yanlış açıyla bakmak boyun omurgasına normalin birkaç katı yük bindirir. Bu durum uzun vadede disklerin kaymasına ve sinirlere baskı yapmasına yol açabilir.

  • Telefon ve tabletin aşırı kullanımı

Sürekli aşağıya bakarak telefonla vakit geçirmek, modern çağda ‘teknoloji boynu’ olarak adlandırılan bir soruna neden oluyor. Doç. Dr. İsmail Yüce “Bu alışkanlık, özellikle çocuklarda ve gençlerde boyun kasları ve omurgada zorlanma, ağrı ve duruş bozukluğu oluşturmakla birlikte boyun fıtığı riskini ciddi şekilde artırıyor. Bu nedenle bilgisayar ekranının göz hizasında olması, cep telefonuna bakarken başı öne eğmek yerine cihazın göz seviyesinde tutulması, gün içinde sık sık mola verilmesi, otururken sırtın dik tutulması büyük önem taşımaktadır” diyor.

  • Zayıf boyun ve sırt kasları

Kaslar omurgayı destekleyen doğal bir korse gibidir. Hareketsizlik nedeniyle zayıflayan kaslar boyun omurlarını yeterince koruyamaz ve diskler daha kolay zarar görür. Düzenli boyun egzersizleriyle boyun ve sırt kaslarını güçlendirmek gerekiyor.

  • Ani hareketler ve yanlış yük kaldırma

Doç. Dr. Yüce boyun fıtığının, omurların arasında yer alan kıkırdak benzeri diskin yapısının bozulmasıyla ortaya çıktığı gibi, ani ve kontrolsüz şiddetli hareket ya da travma ile kısa sürede de meydana gelebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Ani boyun hareketleri, ağır yükleri eğilerek kaldırmak ya da spor sırasında hatalı pozisyonlar disklerde yırtılmalara ve fıtık oluşumuna neden olabilir. Özellikle spora başlamadan önce mutlaka ısınma hareketleri yaparak vücudu esnetmek, ağır yük kaldırırken dizlerden güç almak ve ani boyun hareketlerinden kaçınmak koruyucu etki sağlamaktadır.”

Cerrahi tedavi nadiren gerekiyor

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığında cerrahi tedavinin nadiren gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Öncelikli olarak boyun fıtığı olan hastalarımızın çok azını ameliyat ederek tedavi ediyoruz. Konservatif tedaviler dediğimiz cerrahi dışı tedaviler ilk seçeneklerimiz olmaktadır. Egzersizler ve fizik tedavi uygulamaları, bunların arasında ilk sıralarda yer alır. Cerrahi tedavinin öncelikli sebepleri şiddetli, dayanılmaz, ilaç tedavisine yanıt vermeyen ve hayat kalitesini bozan ağrı, kol ya da kollarda güçsüzlük, his kaybı şikayetleridir.”

Minimal invaziv cerrahi büyük konfor sağlıyor

Cerrahi tedavinin amacının, boyun omurları arasında yer alan diskin sinir köküne ya da omur iliğe oluşturduğu basıyı ortadan kaldırmak olduğunu belirten Doç. Dr. Yüce, son yıllarda gelişen teknolojinin de sayesinde omurgaya yabancı cisim koymadan yapılan ameliyatların hastaya büyük konfor sağladığını söylüyor. Doç. Dr. Yüce yöntemi şöyle anlatıyor: “Cerrahi tedavide önemli olan fıtığın oluşturduğu basıyı ortadan kaldırırken boyun omurlarının doğal dinamiğini bozmamaktır. Minimal invaziv cerrahi tedavilerde ise omurgalar arasına materyal konulmadığı ve boyun omurga dinamiği bozulmadığı için hasta ameliyatın ertesi günü taburcu edilmekte ve çok kısa sürede günlük yaşantısına dönmekte, ameliyat sonrasında boyunluk kullanımı gerekmemektedir.”

#TeknolojiBoynu #BoyunSağlığı #BoyunFıtığı #DuruşBozukluğu #OmurgaSağlığı #FizikTedavi #MinimalİnvazivCerrahi #SağlıkYaşam #KasEgzersizi #HareketsizYaşamRiskleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Nipah Virüsü (Niv) ile İlgili Merak Edilenler

Tüm dünyada yeni bir pandemi mi geliyor sorularına neden olan Nipah virüsü (NiV) kaygıyla izleniyor. Meyve yarasaları ve domuz gibi hayvanlar tarafından taşınan virüs, ateş ve beyin iltihabına neden olabiliyor. İstinye Üniversitesi Üyesi Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın, Nipah virüsü (NiV) ile ilgili merak edilenleri yanıtladı. Fışgın’ın verdiği bilgilere göre, virüs vücuda girdikten sonra semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişiyor. En sık görülen belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, kusma ve boğaz ağrısı gibi spesifik olmayan belirtiler yer alıyor. Vaka ölüm oranı ise yüzde 40 ile yüzde 75 arasında değişiyor.

Hayvanlardan insanlara bulaşan ve ciddi halk sağlığı riski taşıyan bir virüs olan Nipah virüsü (NiV), dünyada kaygı yaratmaya devam ediyor. Hindistan’da tespit edilen yeni Nipah virüsü vakaları, Asya’da da yakından izleniyor. Virüsün yayılım riskine karşı Tayland, Malezya ve Singapur gibi ülkeler, havalimanları ve sınır kapılarında tarama ve test uygulamalarını sıkılaştırdı. Bu durum yeni bir pandemi yaşanır mı sorularını akıllara getirdi. İstinye Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın, Nipah virüsü ile ilgili merak edilenleri yanıtladı.

Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın

Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın

 “200’e yakın temaslının izlendiği bildirildi”

 “Nipah virüsü, hayvanlardan insanlara bulaşan, hayvanlarda ve insanlarda asemptomatik enfeksiyondan akut solunum yolu enfeksiyonuna ve ölümcül ensefalite kadar çeşitli klinik tablolara neden olan Paramyxoviridae ailesine ait bir RNA virüsüdür” diyen Prof. Dr. Nuriye Taşdelen Fışgın,

“Nipah virüsü ilk olarak 1999 yılında Malezya’daki domuz çiftçileri arasında bir salgın olarak ortaya çıkmıştır. Daha sonra hastalık 2001 yılında Bangladeş’te de tespit edilmiş olup halen her yıl belli sayıda olgu saptanmaktadır. Hastalık ayrıca Doğu Hindistan’da da periyodik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yıl da Hindistan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre iki vakanın doğrulandığı ve yaklaşık 200’e yakın temaslının izlendiği bildirilmiştir. Pteropodidae familyasına ait meyve yarasaları (uçan tilki) özellikle de Pteropus cinsine ait türler Nipah virüsünün doğal konakçılarıdır. Meyve yarasalarında belirgin bir hastalık belirtisi yoktur. Virüslerin Afrika’daki Pteropodidae yarasalarının coğrafi dağılım alanında mevcut olabileceği biliniyor.”

“Hasta insanlar salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabilir”

Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceğini belirten Fışgın, şunları söyledi:

“Nipah virusunun domuzlarda ve at, keçi, koyun, kedi ve köpek gibi diğer evcil hayvanlarda görülen salgınları ilk olarak 1999’daki Malezya salgını sırasında bildirilmiştir. Malezya’da ve Singapur’da da görülen ilk salgında, insan enfeksiyonlarının çoğu hasta domuzlarla veya onların kontamine olmuş dokularıyla doğrudan temas sonucu meydana geldiği görülmüştür.  Daha sonra Bangladeş ve Hindistan’da meydana gelen salgınlarda, enfekte meyve yarasalarının idrarı veya tükürüğüyle kirlenmiş meyvelerin veya meyve ürünlerinin, örneğin çiğ hurma suyu tüketimi, enfeksiyonun en olası kaynağı olarak saptanmıştır. Ayrıca virüsün insandan insana bulaştığı özellikle de enfekte hastaların aile üyeleri ve bakıcıları arasında saptandığı bildirilmiştir. Hasta insanların salgıları ve dışkıları ile virüsü yayabileceği ve insandan insana bulaşta bunun önemli olduğu vurgulanmaktadır. Bu nedenle de sağlık çalışanları da hasta takibi açısından risk altındadır.”

“Semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişiyor”

Nipah virüsünün ilk belirtileriyle ilgili de bilgi veren Fışgın, şöyle konuştu:

“İnsanlarda görülen hastalık; asemptomatik enfeksiyonlardan, hafif veya şiddetli seyreden akut solunum yolu enfeksiyonlarına ve ölümcül olabilen ensefalite kadar değişmektedir. Virüs vücuda girdikten sonra semptomların ortaya çıkması yaklaşık 4 ila 14 gün arasında değişmektedir. Bazı hastalarda bu sürenin 45 güne kadar uzadığı bildirilmiştir. En sık görülen belirtiler arasında ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, kusma ve boğaz ağrısı gibi spesifik olmayan belirtiler sayılabilir. Daha sonra hastalarda baş dönmesi, uyuşukluk, bilinç değişikliği ve nörolojik bulgular saptanabilmektedir. Hastaların bazılarında solunum yolu enfeksiyonu gelişmekte ve bu pnömoni bulguları ilerleyerek ciddi solunum yetmezliğine neden olabilmektedir. Şiddetli vakalarda ölümcül olarak tanımlanan ensefalit ve durdurulamayan nöbetler görülmekte ve hastada 24-48 saat içinde koma ortaya çıkmaktadır. Vaka ölüm oranı yüzde 40 ile yüzde 75 arasında değiştiği tahmin edilmektedir. Nipah virus enfeksiyonunun ilk belirti ve bulguları spesifik olmadığı için genellikle başlangıçta bu hastalıktan şüphe edilmez. Burada özellikle hastalığın bulunduğu bölgeye seyahat etmek önemli bir epidemiyolojik veridir.  Tanıda kullanılan başlıca testler, vücut sıvılarından gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ve enzim bağlantılı immünosorbent testi (ELISA) yoluyla antikor tespitidir. Ayrıca hücre kültürü yoluyla virüs izolasyonu da tanıda kullanılmaktadır.”

Virüse karşı alınması gereken önlemler

 Şu anda Nipah virusuna karşı herhangi bir ilaç veya aşının bulunmadığını belirten Prof. Dr. Fışgın, “Şiddetli solunum ve nörolojik komplikasyonların tedavisi için yoğun destekleyici tedavi önerilmektedir” dedi. Nipah virusuna karşı herhangi bir aşı bulunmadığı için koruyucu önlemlerin ön plana çıktığını belirten Fışgın, bu virüse karşı alınması gereken önlemlerle ilgili ise şunları sıraladı:

  • Bu kapsamda, 1999 yılında domuz çiftliklerinde yaşanan Nipah virus salgını sırasında edinilen deneyime dayanarak, domuz çiftliklerinin uygun deterjanlarla düzenli ve kapsamlı bir şekilde temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi enfeksiyonu önlemede etkili olabilir.
  • Ayrıca bir salgın şüphesi varsa, hayvan barınağı derhal karantinaya alınmalıdır. İnsanlara bulaşma riskini azaltmak için enfekte hayvanların itlaf edilmesi ve cesetlerin gömülmesi veya yakılması yakından denetlenmelidir. Enfekte çiftliklerden diğer bölgelere hayvan hareketinin kısıtlanması veya yasaklanması, hastalığın yayılmasını azaltabilir.
  • İnsanlardaki bulaş ve enfeksiyonu azaltmak için toplumu bu konuda bilgilendirmek gerekmektedir. Risk faktörlerinin, bulaş yollarının ve hasta ile temasta alınması gereken önlemlerin anlatılması önem arz etmektedir. Hasta kişilerle yakın ve korunmasız fiziksel temastan kaçınılmalıdır. Hasta kişilere bakım verdikten veya onları ziyaret ettikten sonra düzenli olarak eller yıkanmalıdır.
  • Seyahat edilecek bölgelerdeki riskli durumlar tanımlanmalıdır. Özellikle bulaşmada önemli olan ve engellenmesi gereken durum yarasaların hurma özsuyuna ve diğer taze gıda ürünlerine erişimini azaltmaya odaklanmalıdır. Yeni toplanan hurma suyu kaynatılmalı ve meyveler tüketilmeden önce iyice yıkanmalı ve mümkünse soyularak tüketilmelidir.
  • Şüpheli veya doğrulanmış enfeksiyonu olan hastalara bakım veren sağlık çalışanları, her zaman standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Özellikle sağlık kuruluşlarında insandan insana bulaşma vakaları bildirildiğinden, standart önlemlere ek olarak temas ve damlacık önlemleri de alınmalıdır.
  • Son olarak ülkemizde bulunan yarasa türleri, virüsü taşıyan “Pteropus” (meyve yarasası) türünden farklıdır. Bu nedenle, virüsün ülkemizdeki yaban hayatında doğal bir döngü oluşturma ihtimali düşüktür. Şu ana kadar ülkemizde doğrulanmış bir Nipah virüsü vakası bulunmamaktadır. Ancak küresel seyahat hareketliliği nedeniyle “ithal vakalara” karşı hazırlıklı olunması önemlidir.

#NipahVirüsü #HalkSağlığı #PandemiEndişesi #EnfeksiyonHastalıkları #AsyaVakaları #SağlıkGündemi #Virüs #KüreselSağlık #NiV #Epidemiyoloji #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Griple mücadelede “Anne yemekleri” çok önemli, çünkü…

Kış aylarında çocuklarda grip (influenza virüsü) oldukça sık görülürken, özellikle okul ve kreş ortamlarında hızla yayılıyor. Dünya genelinde veriler, 10 yaş altındaki çocuklarda influenza virüsünün, solunum hastalıklarına bağlı hastaneye yatışların yaklaşık yüzde 15’ini oluşturduğunu gösteriyor.  İnfluenza gribinin temel semptomları olan yüksek ateş, halsizlik, kuru öksürük, boğaz ve kas ağrıları özellikle küçük yaştaki çocuklarda daha şiddetli seyrederken, ebeveynlerde ciddi kaygıya yol açabiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, griple mücadelede sadece tıbbi tedavinin değil, doğru ve dengeli beslenmenin de kritik bir önem taşıdığına dikkat çekerek, “Yeterli sıvı alımı ve doğru beslenme, bağışıklık sisteminin daha iyi çalışmasına, şikayetlerin hafiflemesine ve komplikasyonların azalmasına yardımcı olur. Hastalık döneminde vücudu dinlendirmek için iyi bir uyku, bol sıvı ve yeterli protein ile bağırsak mikrobiyotasını destekleyen gıdaların alınması son derece değerlidir” diyor.

Influenza virüsünde en önemli kurallardan birinin çocuğu zorlamadan az ve sık aralıklarla sıvı ağırlıklı beslemek olduğunu belirten Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “C vitamini, çinko ve probiyotikler mucizevi sonuçlar yaratmazlar ama vücudun doğru çalışmasına destek olurlar.  C vitamininden zengin gıdaların yanı sıra mikrop öldürücü ve bağışıklığı destekleyici etkileri nedeniyle sarımsak ile soğan içeren yemeklerin tüketilmesi, üzerlerine antiviral özelliği olan karabiber serpilmesi önemlidir. C vitamininden zengin limon da çorbaların ve salataların üzerine sıkılıp kolayca tüketilebildiği için avantaj sağlar” diye konuşuyor.

Prof. Dr. Coşkun Çeltik

Prof. Dr. Coşkun Çeltik

C vitamini bağışıklığı destekliyor

Vücuttaki kolajen üretimini artıran ve bağışıklık hücrelerinin işlevlerini destekleyen C vitamini grip tedavisinde önemli bir destek sağlıyor. Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “C vitamini grip virüsünü azaltmaz ve bağışıklığı güçlendirmez. Ancak, akut hastalık döneminde şikayetlerin daha hızlı hafiflemelerine yardımcı olabilir” diyor.  Yüksek doz C vitamininin ekstra bir faydası olmadığını; bu nedenle gıdalarla doğal yoldan alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “Portakal, mandalina, limon, biber, avokado, kivi ile kuşburnu C vitamini açısından zengindir.  Çocuğun mümkünse meyvelerin kendisini tüketmesi önemlidir. Meyve suyu olarak verilecekse günlük iki bardağın geçmemesi daha iyi olur; çünkü aşırı şeker yükü metabolizmayı olumsuz etkiler” bilgisini veriyor.

Çinko enzimlerin çalışması için çok önemli

Çinko, vücudumuzda çok sayıda enzimin yardımcısı olduğu için influenza virüsünün sınırlanmasını sağlıyor, hatta dokuya tutunmasını engelliyor. Bu nedenle, çinko içeren gıdaların tüketilmesi de faydalı oluyor. Hindi, tavuk, kıyma, yoğurt, badem, ceviz, fıstık, kaju, kabak çekirdeği ve nohut çinkodan zengin gıdaları oluşturuyor.

Omega – 3 yağ asitleri vücuttaki yangıyı azaltıyor

Omega-3 yağ asitleri vücuttaki enflamasyonu, yani aşırı yangıyı azaltırken,  bağışıklık hücrelerini de destekliyor. Dolayısıyla, yüksek omega-3 (EPA/DHA) içeren balıkların hastalık döneminde haftada 1-2 kez tüketilmesinde fayda var. Somon, sardalye, uskumru ve hamsi özellikle kış mevsiminde omega-3 oranı yüksek deniz balıkları arasında yer alıyor.  “Balıkların kızartma olarak değil fırında pişirilmesi en ideal seçimdir. Bu sayede kızartmayla ortaya çıkan kötü trans yağlardan da uzak durulmuş olur” bilgisini veren Prof. Dr. Coşkun Çeltik, çok yağlı gıdaların hastalık dönemlerinde bulantıyı tetikleyebileceği için dikkatli olunması gerektiğini anlatıyor. Bitkisel omega-3 kaynaklarından olan ceviz de tercih edilebiliyor.

Probiyotikler bağırsak mikrobiyotası için önemli

Kefir gibi fermente süt ürünleri bağırsak mikrobiyotasını destekleyerek bağışıklık yanıtına dolaylı katkı sağlayabiliyor; ancak inek sütü alerjisi, laktoz intoleransı, irritabl bağırsak hastalığı olan çocuklarda sorun oluşturabiliyor. Ayrıca, fazla probiyotik tüketimi de bazen gaz sorununu artırarak olumsuz etkilere neden olabiliyor.   Günde 1-2 öğün, en fazla 200 ml (bir su bardağı) kadar probiyotik kaynağı tüketmek genellikle yeterli geliyor. Laktozu tolere edemeyen çocuklarda doğal yoğurt alternatif olabiliyor. Hastalık döneminde probiyotik etkisi nedeniyle en güzel olanı ise doğal kefir tüketmek.

Protein kaynakları dokuları onarıyor

Protein; bağışıklık hücrelerinin çalışmalarında, antikor üretiminde ve dokuların onarımında son derece önemli bir rol üstleniyor. Tüm enfeksiyon durumlarında fazla enerji tüketimine bağlı olarak bir tür metabolik yıkım süreci gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Coşkun Çeltik,  “Bu süreci geri döndürmek için karbonhidratla birlikte protein almak şarttır. Hastalık döneminde yağlı et ve kızartma yemekleri yerine daha hafif ve sulu yiyecekler tercih edilmelidir.  Örneğin, yoğurtlu pirinç pilavı, yumurta, lor peyniri, tavuk ve hindi beyaz eti, tavuk çorbası, kıymalı çorbalar veya deniz balıkları verilebilir. Alınan protein, pirinç, yulaf, patates, muz ve elma gibi besinlerle desteklenmelidir” diyor.  Prof. Dr. Coşkun Çeltik, gaz ve karın ağrısını tetikleyebilecekleri için baklagilleri çok tercih etmediklerine, bu dönemde bal ile pekmezin de iyi enerji verdikleri için avantaj sağladıklarına vurgu yapıyor.

Sağlıklı yağlar iltihabı hafifletiyor

Sağlıklı yağlar vücuttaki iltihabı azaltarak bağışıklık hücrelerinin çalışmalarına destek oluyor. Sağlıklı yağlar denildiğinde ise aklımıza ilk olarak zeytinyağı geliyor. Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, ancak zeytinyağının kesinlikle gıdaları kızartma amaçlı kullanılmaması gerektiği uyarısında bulunarak, “Çünkü, zeytinyağı çabuk yanar ve bunun sonucunda birçok toksik madde açığa çıkararak hücrelere zarar verebilir. Dolayısıyla, zeytinyağının yemeği ocaktan indirmeye yakın ilave edilmesi önemlidir” diyor. Ayrıca, avokado, ceviz, fındık ve badem yağları da iyi yağlar grubunda yer alıyorlar. Ek olarak, bu gıdaların kendilerinin tüketilmesi lif açısından da katkı sağlıyor ve enerji veriyor.

Bol bol sıvı alması şart!

Çocuk Gastroenterolojisi Uzmanı Prof. Dr. Coşkun Çeltik, enfeksiyon döneminde çocuğun mutlaka bol sıvı alması gerektiğine de vurgu yaparak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Ateş, hızlı solunum ve terleme nedeniyle sıvı kaybı artar. Bu da halsizlik, baş ağrısı, bulantı ve kusma yapabilir. Ağırlıklı olarak su olmak üzere, belli ölçülerde ayran, elma suyu ve limonata gibi içecekler ile çorbalar sıvı eksikliğini tamamlayabilir. Bulantıyı tetiklememek için sıvıların yavaş, az az ve sık alınması gerekir. Bazen ılık, ballı ve limonlu ıhlamur çayı da solunum sorunlarının azaltılması için iyi bir alternatif olabilir. Ancak sıvı alımı çok azsa ve kusma başladıysa bir sağlık kurumuna başvurulması elzemdir.”

Anne yemekleri çok önemli, çünkü…

İşlenmiş gıdalar, içeriğinde yağ oranı çok yüksek olduğu için hekimler tarafından hurda gıdalar olarak tanımlanıyor. Paketli atıştırmalıklar, şekerlemeler, gazlı içecekler, meyve oranı düşük olan şekerli içecekler, salam, sosis ve sucuk gibi ürünler yağ oranı çok yüksek olmalarının yanı sıra birçok katkı ve koruyucu kimyasal maddeleri de içerebiliyor, gereksiz şeker ile tuz yükü getiriyorlar. “Tüm bunlar çocuğun midesini rahatsız edebilir ve iştahını daha da bozabilir” uyarısında bulunan Prof. Dr. Coşkun Çeltik, “Özellikle yüksek şekerli içecekler ve yiyecekler kısa süreli enerji verseler de ani insülin yükselmesine sebep olup,  kan şekeri dengesizliğine ve beslenmenin bozulmasına yol açabilir. Ayrıca reflü ve kusmaya da neden olabilir. Dolayısıyla, anne yemekleri dediğimiz sulu, temiz ve sevgi yüklü yemekler çocuklar için son derece önemlidir” diyor.

#Grip #ÇocukSağlığı #DoğruBeslenme #AnneYemekleri #Bağışıklık #Cvitamini #Çinko #Omega3 #Probiyotik #Protein #SağlıklıYaşam #KışAyları #Influenza #BeslenmeÖnerileri #DoğalGıdalar #Sarımsak #Soğan #Limon #Karabiber #SıvıTüketimi #Zeytinyağı #SağlıklıYağlar #HastalıktaBeslenme #ÇocukBeslenmesi #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bel fıtığına yol açan 7 önemli etken!

Günümüzde uzun süre masa başında çalışmak, hareketsiz bir yaşam sürmek ve çağımızın önemli sorunu olan obezite, bel fıtığının görülme sıklığını giderek artırıyor. Yapılan çalışmalar, şiddetli bel ve bacak ağrısının en sık rastlanan sebeplerinden biri olan bel fıtığına bağlı sinir kökü sıkışmasının yaşam boyu gelişme riskinin dünya genelinde yüzde 3–5 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise her 4 kişiden 1’inin son bir yıl içerisinde bel  ağrısı yaşadığı belirtilirken, bel fıtığının bu ağrıların önemli bir kısmını oluşturduğu vurgulanıyor. Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Özkan Yükselmiş,  genellikle 30–50 yaş arasında görülen bel fıtığının modern yaşam koşullarının etkisiyle son yıllarda 20’li yaşların başında, hatta üniversite çağındaki gençlerde bile giderek artış gösterdiğini  belirterek, “Telefon, tablet veya bilgisayar karşısında  kambur pozisyonda uzun süre oturmak, hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz sırasında yanlış teknikle ağırlık kaldırmak ve fazla kilolu olmak, özellikle gençlerde bel fıtığının artışında en sık görülen nedenleri oluşturuyor” diyor.

Dr.  Özkan Yükselmiş

Dr.  Özkan Yükselmiş

2 hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!

Omurgamızdaki bel omurları arasında yer alan ve “disk” olarak adlandırılan yastıkçıkların zamanla yıpranıp dışarı doğru bombeleşerek sinir köklerine baskı yapmaları “bel fıtığı” olarak tanımlanıyor. Bel bölgesinde ani başlayan veya giderek artan bel ağrısı, belden başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar inen “elektrik çarpması” veya “çekilme tarzında” ağrı, hissizlik ile iğnelenme (bacakta, ayakta veya parmaklarda) ve belde kas spazmı, en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor.

Ancak hastaların önemli bir bölümü bu belirtileri “geçer” düşüncesiyle göz ardı ederek doktora gitmeyi geciktiriyor. Hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ağrının kronikleşmesi ve şiddetinin artması günlük yaşam aktivitelerini ciddi ölçüde kısıtlarken, acil ameliyat gereksinimi de ortaya çıkabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.  Özkan Yükselmiş, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi ve kalıcı hasarın önlenebilmesi için bel fıtığının erken dönem belirtilerini ihmal etmemek gerektiğini anlatarak, “İlaç ve istirahate rağmen yaklaşık 2 haftadır geçmeyen şiddetli bel ve bacak ağrısında zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.

Bel fıtığının 7 önemli nedeni!

Bel fıtığı genellikle birden fazla faktörün birleşmesiyle ortaya çıkıyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bel fıtığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor:

Genetik yatkınlık:  Ailede bel fıtığı öyküsü varsa, disk yapısı daha kolay yıpranabiliyor.

Yaşa bağlı yıpranma: Diskler yaşla birlikte su kaybederek esnekliğini yitiriyor. Bu doğal süreç fıtıkla sonuçlanabiliyor.

Hareketsiz bir yaşam:  Düzenli egzersiz yapmamak ve hareketsiz bir yaşam sürmek riski artıran önemli faktörlerden. Çünkü, özellikle bel ve karın kasları güçlü değilse, omurganın yükünü diskler ve eklemler taşımak zorunda kalıyor.

Yanlış duruş ve uzun süre oturma:  Özellikle gençlerde; kambur pozisyonda, öne eğilerek saatlerce telefon veya tablet ekranına bakmak, omurgaya binen yükü artırıyor. Ayrıca, bilgisayar karşısında çalışırken veya araç kullanırken uzun süre hatalı pozisyonda oturmak ve eğilerek çalışmak da aynı nedenle bel fıtığına yol açabiliyor.

Ağır kaldırma ve ani hareketler: Eğilerek ve gövdeyi çevirerek ağır bir yük kaldırmak diskin aniden yırtılmasına ve fıtığın ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Fazla kilo: Vücut ağırlığı arttıkça, bel omurlarına binen yük de artıyor.

Sigara: Disklerin beslenmesini bozarak daha çabuk yıpranmalarına sebep olabiliyor.

Ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor!

Toplumdaki yaygın inanışın aksine, bel fıtığı tanısı alan hastaların büyük bir kısmı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Güncel kılavuzlar, idrar kaçırma, çok ileri güç kaybı ve felç gibi acil durumlar yoksa, öncelikle konservatif (ameliyatsız) tedavilerin denenmesini öneriyor. Dr. Özkan Yükselmiş, “Güncel veriler, erken tanı sayesinde, ameliyata gerek kalmadan, uzman hekim kontrolünde başlanan fizik tedavi, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle  ağrı ile fonksiyon kaybının belirgin ölçüde düzeldiğini, hastaların büyük bir kısmının günlük yaşamlarına geri dönebildiğini gösteriyor. Bazı hastalarda şikâyetler neredeyse tamamen kaybolurken, bazı hastalarda hafif ve aralıklı ağrılar ise kalıcı olabiliyor; bu noktada düzenli egzersiz ile yaşam tarzı değişiklikleri devreye giriyor” diyor.

Bel fıtığında ilk basamak fizik tedavi!

Fizik tedavi ve rehabilitasyon, bel fıtığında ameliyatsız tedavinin temel taşını oluşturuyor. Yüzeyel ısı uygulamaları, derin ısı ajanları, elektrik akımları, manuel terapi ve traksiyon, esneme ile güçlendirme egzersizleri, duruş ve ergonomi eğitimi, fizik tedavinin başlıca yöntemlerini oluşturuyor.  Dr. Özkan Yükselmiş, bu yöntemlerin genellikle tek tek değil, kombine şekilde uygulandığını; hastanın kliniğine ve MR bulgularına göre kişiselleştirildiğini vurguluyor. Dr. Özkan Yükselmiş, ilaç ve fizik yöntemlerine rağmen ağrısı çok şiddetli olan veya ameliyat öncesinde “ara basamak” tedavisine ihtiyaç duyulan hastalarda ise epidural veya transforaminal gibi girişimsel yöntemlerin de gündeme geldiğini anlatıyor.

Tedavi sonrasında koruma planı çok önemli!

Ameliyatsız tedavinin başarısında hastanın aktif katılımının en az tedavinin kendisi kadar önem taşıdığını ifade eden Dr. Özkan Yükselmiş, bu süreçte dikkat edilmesi gereken başlıca noktaları, “Doktorun verdiği egzersiz programını şikâyetler azalınca bırakmamak, ani ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, uzun süre aynı pozisyonda kalmamak, doğru oturma ve yatış pozisyonuna özen göstermek, kilo kontrolü sağlamak, sigarayı bırakmak, stres yönetimine dikkat etmek” şeklinde sıralıyor.  Ayrıca, bel fıtığında uzun vadeli koruma planının da kilit bir rol üstlendiğini belirten Dr. Özkan Yükselmiş, “Çünkü, bel fıtığı aynı veya farklı seviyede tekrar edebiliyor. Bu risk, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve doğru duruş alışkanlıkları gibi koruyucu yaklaşımlarla ciddi oranda azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

 

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #BelFıtığı #BelAğrısı #OmurgaSağlığı #FizikTedavi #Rehabilitasyon #AmeliyatsızTedavi #Egzersiz #YanlışDuruş #HareketsizYaşam #Obezite #GenetikYatkınlık #KiloKontrolü #SigaraBırak #SağlıklıYaşam #Ergonomi #DuruşBozukluğu #KasGüçlendirme #DiskYıpranması #ŞiddetliAğrı #AcıbademInternational #DrÖzkanYükselmiş #SağlıkFarkındalığı #YaşamTarzıDeğişikliği #KorumaPlanı