Yazılar

Helikobakter Pylori ve Tuz: Tehlikeli İkili

Mide sağlığını olumsuz etkileyen birçok faktör olduğunu belirten uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin bunlardan bir olduğunu söylüyor.
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere yol açmasa da ciddi riskler oluşturabildiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi. Özellikle Helikobakter pylori gibi bakterilerin çoğalmasını kolaylaştıran bu durumun, mide kanseri riskini artırabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, sigara ve alkol kullanımıyla birleştiğinde ise tehlikenin daha da büyüdüğünü vurguladı. Prof. Dr. Atamer ayrıca günlük sodyum tüketiminin sınırlandırılması gerektiği ve gizli tuza karşı farkındalık oluşturulması konusunda uyardı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, aşırı tuz tüketiminin mideye verdiği zararlar ile özellikle diğer risk faktörleriyle birlikte kanser riskinin artmasına etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Fazla tuz tüketimi kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir!
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere neden olmasa da, mide sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak mide kanseri riskini artırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi.
Sürekli tahriş olan mide yüzeyinin, adeta zımpara kağıdıyla aşındırılmış gibi hassaslaşacağını ve bunun da iltihaplanma süreçlerini tetikleyebileceğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, “Bilimsel çalışmalar, aşırı tuz tüketiminin mide kanseri ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle turşu, konserve ve yüksek tuz içeren fermente gıdaların sık tüketildiği toplumlarda mide kanseri oranlarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu durumun önemli nedenlerinden biri, mide kanseriyle ilişkili bir bakteri olan Helikobakter pylori’nin yüksek tuzlu ortamda daha kolay çoğalabilmesidir. Tuz, bu bakterinin mide duvarına verdiği zararı artırarak kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.
Sigara ve alkol kullanımıyla birlikte yüksek tuz tüketimi kanser riskini artırabilir!
Tuz tüketiminin diğer risk faktörleriyle birleşmesinin de tehlikeyi büyüttüğüne vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Sigara ve alkol kullanımı, mide zarını zayıflatarak tuzun olumsuz etkilerini artırır ve birlikte değerlendirildiğinde kanser riskini daha da yükseltebilir.” dedi.
Günlük tuz tüketimi konusunda dikkatli olunması büyük önem taşıdığı uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “Genel olarak günlük sodyum alımının 2.300 miligramı aşmaması önerilir. Ancak çocuklar, hipertansiyon hastaları ve böbrek hastalığı bulunan bireyler için bu miktarın daha da düşük olması gerekir.” açıklamasını yaptı.
Dengeli tuz tüketimi sağlığı korur!
Modern beslenme alışkanlıklarında ‘gizli tuz’un önemli bir sorun olduğunun altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Cipsler, hazır çorbalar, şarküteri ürünleri, dondurulmuş yemekler ve hatta bazı ekmek çeşitleri beklenenden çok daha fazla sodyum içerebilir. Örneğin, bir porsiyon konserve çorba 800 miligramdan fazla sodyum içerebilir; bu da günlük önerilen miktarın önemli bir kısmını tek başına karşılayabilir.” dedi.
Tuz tüketimini azaltmanın, lezzetten ödün vermek anlamına gelmediği değerlendirmesini yapan Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:
“Yemeklerde sarımsak, kırmızı biber, kekik gibi baharatlar ve limon gibi turunçgiller kullanılarak daha zengin ve dengeli tatlar elde edilebilir. Ayrıca alışveriş yaparken ürün etiketlerindeki sodyum oranını kontrol etmek ve ‘az tuzlu’ ibaresi bulunan ürünleri tercih etmek sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Özellikle kalp hastalığı, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı olan bireyler için tuz tüketimi daha kritik bir konudur. Fazla tuz alımı, bu hastalıkların seyrini olumsuz etkileyebilir ve komplikasyon riskini artırabilir. Bu nedenle dengeli ve kontrollü bir tuz tüketimi, hem mide sağlığını korumak hem de genel sağlığı desteklemek açısından büyük önem taşır.”

#Sağlık #MideSağlığı #TuzTüketimi #MideKanseri #GizliTuz #Beslenme #SağlıklıYaşam #ÜsküdarÜniversitesi #ProfAytaçAtamer #Gastroenteroloji #RegnumHotels #RegnumTheCrown #RegnumCarya #AntalyaTurizmi #Belek #LüksTatil #Turizm2026 #Gastronomi #DeneyimOdaklıTatil #SessizLüks #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Kilo Kontrolünde doğal destek: Lahana turşusu

Lahana turşusunun sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çeken Beslenme Uzmanı Kübra Şahin, “Lahana turşusu düşük kalorili ve posa açısından zengindir. Bu özellikleri sayesinde tokluk hissi sağlar ve aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olur.” dedi.

Kübra Şahin, “Turşuda bulunan probiyotik bakteriler bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesine destek olur. Sağlıklı bir bağırsak florası bağışıklık sistemi için de oldukça önemlidir. Lahana turşusunun içerdiği vitamin ve mineraller de genel metabolik işlevler için gerekli desteği sağlar.” diye konuştu.

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, lahana turşusunun probiyotik değeri ve sağlık üzerindeki etkileri hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Beslenme Uzmanı Kübra Şahin

Beslenme Uzmanı Kübra Şahin

Turşu geleneksel bir fermantasyon yöntemi

Turşunun Türk mutfağındaki yerinin son derece köklü olduğunu belirten Kübra Şahin, “Hem tarihsel hem de sosyo-kültürel açıdan değerlendirildiğinde oldukça önemli ve köklü bir yere sahiptir.  Turşu yapımı ve tüketimi Türk toplumunun beslenme alışkanlıklarının ayrılmaz bir parçasıdır. Türk mutfak kültüründe hem besinsel hem de kültürel açıdan zengin bir mirasın temsilcisidir. Geleneksel koruma yöntemi sayesinde soğuk kış aylarında taze sebzeye erişimin sınırlı olduğu dönemlerde, turşular önemli bir besin kaynağı olmuştur. Uzun süre saklanabilmesi amacıyla kullanılan geleneksel bir fermantasyon yöntemidir. Fermente bir ürün olduğu için probiyotik özellikler taşıdığı da bilinmektedir. Türk sofralarında hemen her yemekle birlikte turşu sunmak yaygın bir gelenektir.” dedi.

Lahana turşusu geniş coğrafyada benimsenmiş

Lahana turşusunun Türk mutfağında özel bir yere sahip olduğunu belirten Kübra Şahin, bu popülerliğin hem tarımsal hem de ekonomik nedenlere dayandığını söyledi. Şahin, “Lahana, fermantasyona son derece uygun bir yapıya sahiptir ve turşu olarak uzun süre bozulmadan saklanabilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında Türkiye’nin birçok bölgesinde bol miktarda yetişmesi, Karadeniz’den İç Anadolu’ya, Trakya’dan Doğu Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada lahana turşusunun yaygınlaşmasını sağlamıştır. Maliyetinin düşük olması, halk arasında kolayca temin edilip işlenmesine olanak sağlamıştır. Lahana turşusu, özellikle etli yemekler, kuru fasulye, nohut, pilav gibi ana yemeklerle uyumlu bir lezzete sahiptir.” diye konuştu.

Probiyotik değeriyle öne çıkıyor

Lahana turşusunun probiyotik açıdan son derece değerli bir besin olduğunu vurgulayan Kübra Şahin, fermantasyon sürecinin bu noktadaki belirleyici rolünü şöyle açıkladı:

“Lahana turşusu, laktik asit fermantasyonu ile oluşur. Bu süreçte faydalı bakteriler devreye girer ve lahana üzerindeki doğal şekerleri fermente ederek laktik asit üretir. Bu durum hem turşunun korunmasını sağlar hem de yararlı bakteri içeriğini artırır.”

Lahananın yüksek posa içeriğinin bağırsak sağlığı üzerindeki etkilerine de değinen Şahin, “Lahana, yüksek posa içeriği sayesinde bağırsak florası için uygun bir ortam oluşturur. Posa, probiyotik bakterilerin beslenmesi için gerekli olan prebiyotik etkiyi sağlar. Bu da sindirim sisteminde iyi bakterilerin çoğalmasını destekler.” ifadesinde de bulundu.

Diğer turşulara göre daha dayanıklı

Lahana turşusunun fermantasyon sürecinin diğer sebze turşularından farklı olduğuna işaret eden Şahin, “Lahana turşusu, salatalık veya havuç turşusuna kıyasla daha uzun süre fermantasyona dayanabilmektedir. Salatalık ve havuç turşuları daha kısa sürede olgunlaşırken, dokuları da daha çabuk yumuşamaktadır.” şeklinde konuştu.

Kilo kontrolü ve metabolizma için destekleyici

Lahana turşusunun sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Kübra Şahin, özellikle kilo kontrolü ve bağırsak sağlığı açısından önemli faydalar sunduğunu belirtti. Şahin, “Lahana turşusu düşük kalorili ve posa açısından zengindir. Bu özellikleri sayesinde tokluk hissi sağlar ve aşırı yemeyi önlemeye yardımcı olur. Posa içeriği sindirimi yavaşlatarak kan glikozu dalgalanmalarını dengeler ve ağırlık kontrolüne katkı sağlar.” dedi.

Probiyotiklerin metabolizma üzerindeki rolüne dikkat çeken Kübra Şahin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Turşuda bulunan probiyotik bakteriler bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesine destek olur. Sağlıklı bir bağırsak florası bağışıklık sistemi için de oldukça önemlidir. Ayrıca fermente besinlerin, mikrobiyom üzerinden enerji harcamasını ve yağ metabolizmasını olumlu yönde etkileyebildiğine dair araştırmalar bulunmaktadır. Lahana turşusunun içerdiği vitamin ve mineraller de genel metabolik işlevler için gerekli desteği sağlar.”

#LahanaTurşusu #SağlıklıBeslenme #Probiyotik #ToklukHissi #KiloKontrolü #TürkMutfağı #FermenteBesin #BeslenmeUzmanı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Temiz beslen, aktif yaşa, stresi yönet

Dengeli beslenme ve düzenli egzersizin, sağlıklı yaşlanmanın temel taşlarını oluşturduğunu belirten uzmanlar, kronik stresin yaşlanma sürecini hızlandırabileceğini söylüyor.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi. Teknolojinin, yaşlıların sosyal bağlantılarını ve sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, Alzheimer riskini artıran faktörler arasında genetik yatkınlık, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşamın yer aldığını ifade etti ve erken teşhis ile yaşam tarzı değişikliklerinin, Alzheimer riskini azaltmada ve yaşam kalitesini artırmada kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sağlıklı ve fit bir yaşlanma süreci ile Alzheimer’dan korunmanın yolları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve fit bir yaşlanmayı destekliyor!

Güzel, sağlıklı, fit ve dinç bir yaşlanma sürecini teşvik etmek için yaşam tarzı değişiklikleri yapılabileceğini dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Dengeli ve besleyici bir diyet, yaşlanma sürecini olumlu yönde etkileyebilir.” dedi.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Antioksidanlar ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri de yaşlanma karşıtı etkilere sahiptir. Fiziksel aktivite, kas kitlesini koruma, esnekliği artırma, enerji seviyelerini yükseltme ve genel sağlığı iyileştirme açısından önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz yapmayı hedeflemek ve güçlendirme egzersizleri eklemek önerilir.” şeklinde konuştu.

Stres yönetimi ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları yaşlanmayı yavaşlatıyor!

Kronik stresin, yaşlanma sürecini hızlandırabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi.

Kaliteli uykunun, hücresel yenilenme için önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:

“7-9 saat uyku almaya çalışın ve uyku düzeninizi koruyun. Sigara içmek ve aşırı alkol tüketmek yaşlanma sürecini hızlandırabilir. Bu alışkanlıklardan kaçının veya sınırlayın. Sosyal ilişkiler ve entelektüel uyarım, zihinsel ve duygusal sağlığınızı korumaya yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızla ve ailenizle bağlantı kurun, yeni ilgi alanlarına yönelin. Sağlık kontrolünden geçmek ve sağlık sorunlarını erken teşhis etmek, tedavi edilmesini kolaylaştırabilir ve yaşlanma sürecini daha iyi yönetmenize yardımcı olabilir. Olumlu bir zihinsel tutum ve zihinsel egzersizler, bilişsel fonksiyonları korumak için önemlidir. Düşünce gücünüzü ve zihinsel esnekliğinizi sürdürmek için yeni şeyler öğrenmeye ve zihinsel meydan okumalara katılmaya çalışın. Güneşe maruz kalma, cilt yaşlanması ve cilt kanseri riskini artırabilir. Güneş koruyucu kullanımı ve uygun giyimle cildinizi koruyun. Yeterli su içmek, cildin nemli kalmasına ve genel sağlığı desteklemeye yardımcı olabilir.”

Teknoloji, yaşlı bireylerin sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşam sürmelerine destek olabiliyor!

Günümüzde yaşlanma sürecinin, teknolojik gelişmelerle önemli ölçüde değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sağlık hizmetlerine daha iyi erişim, daha etkili teşhis ve tedavi yöntemleri yaşlıların yaşam kalitesini artırdı.” dedi.

Bilinçli yaşlanmanın, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklandığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Teknoloji bu alanda da destek sunuyor. İnternet ve sosyal medya ise yaşlı bireylerin sosyal bağlantılarını sürdürmelerine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle yaşlanmanın şekli ve süreci, teknolojik ilerlemelerle daha sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşamı teşvik edebiliyor.” ifadelerini kullandı.

Yaş, genetik faktörler, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşam Alzheimer riskini artırıyor!

Alzheimer riskini arttıran bir çok neden olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yaş ilerledikçe Alzheimer riski artar. Aile geçmişi de Alzheimer riskini etkileyebilir. Yüksek tansiyon, obezite ve diyabet gibi kardiyovasküler sorunlar Alzheimer riskini ve şiddetini belli oranlarda artırabilir. Düzensiz egzersiz yapmak ve zihinsel olarak aktif olmamak, sigara içmek ve aşırı alkol tüketimi Alzheimer riskini yükseltebilir. Yine kronik inflamasyon, barsak veya diş eti iltihapları Alzheimer riskini artırabilir.” açıklamasını yaptı.

Erken teşhis, Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlatarak yaşam kalitesini artırabilir!

Erken teşhisin, Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatma veya semptomların yönetimine yardımcı olma potansiyeline sahip tedavi seçeneklerine erken erişim sağladığına vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Alzheimer hastalığı erken teşhis edildiğinde, doktorlar daha iyi tedavi seçenekleri sunabilirler. İlaçlar ve diğer tedavi yöntemleri, semptomların ilerlemesini yavaşlatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir. Ayrıca, bilişsel ve duygusal işlevleri destekleyici terapiler de uygulanabilir.” dedi.

Erken teşhisin, bireylerin Alzheimer risk faktörlerini daha yakından izlemelerine yardımcı olabileceğini de aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Erken teşhis, risk faktörlerinin yönetilmesini ve olası komplikasyonların önlenmesini sağlayabilir. Alzheimer hastalığı genetik yatkınlıkla ilişkilendirilmiştir. Aile geçmişi bu hastalığa karşı riski artırabilir. Bu nedenle, aile geçmişinizde Alzheimer hastalığı olan bir kişi varsa, düzenli olarak bilişsel testler ve doktor muayeneleri yaptırarak erken teşhis için daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

Genetik yatkınlığı olan bireyler, düzenli doktor muayeneleri ve bilişsel testler yaptırmalıdır. Bu, herhangi bir erken belirtiyi veya değişikliği yakından izlemek için önemlidir. Genetik yatkınlığı olan kişiler, doktorları ile Alzheimer hastalığına karşı koruyucu tedavileri tartışmalıdır. Bu, genetik riski azaltmaya veya hastalığın ilerlemesini geciktirmeye yardımcı olabilir. Bu nedenle, bu konuda bilinçli olmak ve sağlık uzmanları ile işbirliği yapmak önemlidir.”

Sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunmada en etkili yol, doğru yaşam tarzına odaklanmak!

Antioksidanlar, vitaminler ve besin takviyelerinin sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma açısından bazı faydalar sağlayabileceğine değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Antioksidanlar, vücutta serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücresel hasarı önleyebilirler. Bu, yaşlanma sürecini yavaşlatabilir ve bazı sağlık sorunlarını önleyebilir.” dedi.

Ancak, antioksidan takviyelerinin bilimsel olarak kesin ve etkili bir şekilde yaşlanma veya Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğunun kanıtlanmadığının altını çizen Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, bazı durumlarda yüksek dozda antioksidan takviyelerinin zararlı olabileceği de gösterilmiştir. Bu nedenle, antioksidanları doğal gıdalardan almak en iyisi olabilir. Özellikle B12 vitamini, D vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri sağlıklı yaşlanma ve beyin sağlığı için önemlidir. Ancak, bu vitaminlerin takviyeleri sadece eksiklik durumlarında veya doktor tavsiyesiyle kullanılmalıdır. Aşırı vitamin alımı zararlı olabilir ve bazı çalışmalar, vitamin takviyelerinin Alzheimer riskini azaltmada etkisiz olduğunu göstermektedir. Genel olarak, sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma için en iyi strateji, dengeli bir beslenme planı, düzenli egzersiz, zihinsel ve sosyal aktivitelerin sürdürülmesi ve stresten kaçınılması gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklanmaktır.”

#Sağlık #SağlıklıYaşam #Yaşlanma #Beslenme #Egzersiz #StresYönetimi #Alzheimer #Nöroloji

“Neden Alışveriş Yapıyorum?” sorusu ile kontrol sizin elinizde

Alışveriş bağımlılığının gerçek bir bağımlılık olduğunu belirten uzmanlar, alışveriş yaptıkça beynin ödül mekanizmasının devreye girdiğini söylüyor.

Bu bağımlılığın kişilerin zor duruma düşecek kadar alışveriş yapmasına neden olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülük onları eleştirmek olur, kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi. Sağlıklı alışveriş için bilinçli farkındalıkla ‘ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusunu sormak gerektiğini ifade eden Taşkın, hazzı ertelemenin gerçek ihtiyaç söz konusuysa doğru ve planlı alışveriş yapmayı mümkün kılacağını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, alışveriş bağımlılığının belirtileri, bilinçli farkındalıkla nasıl yönetilebileceği ve sağlıklı alışveriş alışkanlıkları hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak, tüketim tuzağına düşmek demek!

Sağlıklı bir alışverişin nasıl olması gerektiğinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Sağlıklı alışverişte kendimize üç tane soru sorabiliriz.” dedi.

‘Benim bu alışverişe ihtiyacım var mı?’, ‘Bu alışveriş benim maddi durumumu zorlayacak mı?’ ve ‘Bu alışverişi yaptığımda gerçekten gerekli, maddi durumumu zorlamamış ve aynı zamanda hedeflerimi engellemeyecek, gittiğim yolu, ilerlediğim yolu engellemeyecek bir alışveriş yapmış olmuyor muyum?’ sorularının değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Taşkın, “Çünkü bazen alışveriş kaynaklı kişiler maddi anlamda o kadar çok açılıyor ki, normalde hayatına, yaşam gereçlerini, o hiyerarşi listesindeki birinci basamakta olan yeme, içme, barınma listesindeki gereklilikleri yerine getiremeyecek kadar ilerlemiş oluyor. Haliyle bu üç soruya bakmadan yani bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak tüketim tuzağına düşmek demektir.” şeklinde konuştu.

Alışveriş bağımlısı kişiyi suçlamak, o kişiye yapılabilecek en büyük kötülük!

Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülüğün onları eleştirmek olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi.

Bu durumun aile bütçesini sarması halinde gerekçeleriyle beraber anlatılması gerektiğine vurgu yapan Taşkın, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aile bütçesinde böyle bir maddi imkana ihtiyaç olduğu ama alışveriş kaynaklı bu maddi imkanın sağlanamadığı açık açık anlatılmalı, sebepler belirtilmeli. Burada kişiyi suçlamak, kişiye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Eğer suçlayacaksak bu iletişime hiç girmemek daha mantıklı. Ama suçlamayıp bilinçli farkındalık boyutuna kişiyi ulaştıracaksak zaten işlevsel olacaktır. İşlevsel olamadığı durumlarda da artık burada demek ki biz yakınlarımıza yardımcı olamıyoruz anlamına gelir. Bu durum da bir psikolog ya da psikiyatrist desteğine, bir bağımlılık desteğine ihtiyaç duyduğunu gösterir.”

Kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapması bir bağımlılık…  

Alışveriş bağımlılığı gerçekten bir bağımlılık olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Çünkü kişi alışveriş yaptıkça dopamin salgılanır, bu da ödül sistemini oluşturur.” dedi.

Beynin bu durumu ödül olarak algıladığını aktaran Taşkın, “Hatta bazı kişiler, ‘kendimi bugün ödüllendirdim, kendim için alışveriş yaptım’ derler. Ancak o mutluluğun anlık olduğunu hissederler. ‘Bir sürü şey aldım ama aslında gereksizdi, çok da gerek yoktu. Bir anda heyecanlandım ve aldım. İyi de hissettim ama şu anda ben bunları ne yapacağım, zaten kullanamayacağım’ noktasına kadar gidebilirler. Bağımlılık dediğimiz durum, kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapmasıdır. Acil ihtiyaçları varken ya da birikim yapması gerekirken bu durumu göz ardı edip, sadece duygusal bir boşlukta hissettiği için ya da dopamin ihtiyacından kaynaklanan bir dürtüyle alışveriş yapmasıdır. Eğer bu durum kişinin hayatını ciddi anlamda etkiliyorsa, buna bağımlılık diyebiliriz.” açıklamasını yaptı.

‘Ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusu tatmini erteler!

Anlık tatmin duygusunun nasıl kırılabileceği konusunda bilgi veren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Anlık tatmin duygusunu farkındalıkla değil, bilinçli farkındalıkla kırabiliriz.” dedi.

Konuya açıklık getiren Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yani bu şu demek oluyor; farkındalığımız, bize o alışverişi yapmamamız gerektiğini, maddi imkânımızın olmadığını söyleyebilir. Ancak bilinçli farkındalık, ‘bu alışverişi yaptıktan sonra başına bunlar gelecek, zorlanacaksın, sıkıntıya düşeceksin, depresif hissedeceksin’ gibi maddeleri de açar. Orada duyguyu bastırmak yerine ‘ben şu anda ne hissediyorum ve neden bu alışverişi yapıyorum?’ sorusunu sormak, sizi üç saniyeliğine de olsa alışverişten uzaklaştırır. Ardından nefes teknikleriyle beraber, alışveriş yapma arzusu geldiğinde veya haz tetiklendiğinde kendimizi rahatlatabiliriz. Yani alışveriş yapmaya gittik, baktık, beğendik, alacağız ama buna uygun bir bütçemiz yok. O zaman o alışveriş ortamından biraz uzaklaşmak, belki bir kahve molası vermek, biraz düşünmek, maddi süreci ve bunu nasıl karşılayacağımızı değerlendirmek gerekir. Hâlâ o ihtiyacımızın devam ettiğini düşünüyorsak, bilinçli farkındalıkla bir bütçe planı yapıp alışveriş yapmak doğru bir örnektir.

#AlışverişBağımlılığı #BilinçliFarkındalık #SağlıklıAlışveriş #PsikolojikDestek #DuygusalTetikleyiciler #HazzıErtele #İhtiyaçMıİstekMi #FarkındalıklaYaşa #PlanlıAlışveriş #ÖzgenurTaşkın

Beslenme kalitesi eğitim başarısını arttırıyor

Uzmanlar, okulların açılmasıyla birlikte sağlıklı beslenmenin çocukların akademik başarısı ve zihinsel gelişimi için kritik hale geldiğini söylüyor.

Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksek olduğu için günde üç ana öğün yapılmasını öneren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler.” dedi. Yumurta, balık, kuruyemişler, yeşil yapraklı sebzeler ve probiyotik besinlerin beyin gelişimini destekleyen en önemli gıdalar arasında yer aldığını vurgulayan Yiğit, paketli ve şekerli ürünlerin yerine ev yapımı atıştırmalıkların tercih edilmesinin dikkat dağınıklığını önleyebileceğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, okul çağındaki çocukların sağlıklı beslenmesinin hem akademik başarıları hem de gelişimleri üzerindeki etkisinden bahsetti.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Çocuklar üç ana öğün yemeli…

Okulların açılmasıyla birlikte hem akademik başarı hem de sağlıklı gelişim açısından beslenme düzeninin önem kazandığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu dönem, çocuklara doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve beyin gelişimini desteklemek için değerli bir fırsat sunar.” dedi.

Çocukların günün büyük bir kısmını okulda geçirdiği düşünüldüğünde, yeterli enerji, protein, vitamin ve mineral almalarının, fiziksel ve zihinsel performanslarını olumlu yönde etkileyebildiğini kaydeden Yiğit, “Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksektir; bu nedenle günde üç ana öğün yapılması önerilir. Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler. Kahvaltı yapılamadığı durumlarda, ilk teneffüslerde tüketilebilecek yeşillikli sandviçler veya esmer unla hazırlanmış ev yapımı peynirli poğaçalar sağlıklı bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Kahvaltıda enerji sağlaması amacıyla tercih edilen çikolatalı kremalar yerine, tahin-pekmez veya şekersiz fındık/fıstık ezmeleri önerilir.” şeklinde konuştu.

Beyin gelişimini destekleyen 8 süper besin

Yeni eğitim döneminde zihinsel performansı, dikkat süresini ve hafızayı güçlendirmek için sofralarda mutlaka yer verilmesi gereken besinler olduğuna dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, bu besinleri şöyle sıraladı:

Yumurta: Kolin içeriği sayesinde hafıza ve öğrenme süreçlerini güçlendirir.

Yağlı balıklar: Somon, uskumru ve sardalya gibi Omega-3 zengini balıklar, odaklanmayı artırır.

Ceviz, Fındık, Badem gibi kuruyemişler: Sağlıklı yağlar ve magnezyum açısından zengindir; beyin hücrelerinin enerji ihtiyacını karşılar.

Koyu Yeşil Yapraklı Sebzeler: Folat ve demir içerikleriyle zihinsel performansı destekler.

Tam Tahıllar: Kompleks karbonhidratlarla uzun süreli enerji sağlar, B vitaminleriyle beyin fonksiyonlarını güçlendirir.

Süt ve Süt Ürünleri: Protein ve kalsiyum kaynağıdır; sinir sistemi sağlığını korur.

Mevsimsel Renkli Meyveler: Antioksidan içerikleriyle hafıza dostudur ve bağışıklığı güçlendirir. Eğer çocuk meyve suyu tüketmeyi seviyorsa, taze sıkılmış meyve suları tercih edilmelidir; bu mümkün değilse, üzerinde yüzde 100 meyve suyu ibaresi bulunan cam şişelerdeki ürünler daha sağlıklı bir seçenek olacaktır.

Probiyotik İçeren Besinler (kefir, yoğurt, tarhana, ev yapımı turşu): Bağırsak mikrobiyotasını dengeler, bağışıklık sistemini güçlendirir ve bağırsak-beyin ilişkisi sayesinde dikkat ile öğrenme süreçlerini destekler.

Okul başarısı ve gelişim için sağlıklı beslenme ile düzenli hareket önemli…

Çocukların öğünlerinde sebzelerin mutlaka yer alması gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En az bir ana öğünde sebze yemeği bulunmalı; ayrıca tabağı dört eşit parçaya bölerek her besin grubuna yer vermek, beslenme çeşitliliği açısından önem taşır.” dedi.

Paketli kekler, çikolatalı gevrekler ve basit şeker içeriği yüksek ürünlerin, kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olarak dikkat dağınıklığına yol açabildiğine vurgu yapan Yiğit, “Bu nedenle beslenme çantalarına ev yapımı, katkısız atıştırmalıklar eklemek çok daha sağlıklı bir seçimdir. Ayrıca, günün büyük bölümünü sıralarda oturarak geçiren çocukların yeterli fiziksel aktivite yapmasına fırsat tanımak hem okul başarısına hem de genel gelişimlerine katkı sağlar. Sağlıklı beslenme ve düzenli hareket, zihinsel performansı desteklerken öğrenme süreçlerini de güçlendirir.” diyerek sözlerini tamamladı.

Aromalı sütlere dikkat!

Aromalı sütlerin renkli ambalajları ve tatlı aromalarıyla çocuklar için cazip göründüğünü belirten uzmanlar, bu sütlerin çocukların ilgisini çekse de sağlıklı bir alternatif olmayabileceğini söylüyor.

Bu ürünlerin faydalı besin öğeleri içerse de yüksek miktarda şeker ve katkı maddeleri de barındırabildiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu içerikler, uzun vadede çocuklarda kilo artışı, diş çürükleri, insülin direnci gibi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabilir.” dedi. Ayrıca aşırı süt tüketiminin demir emilimini azaltarak kansızlığa yol açabildiğini kaydeden Yiğit, evde doğal meyvelerle veya kakao ile hazırlanan sütlerin ise çok daha sağlıklı ve güvenli seçenekler sunduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, çocukların tükettiği aromalı sütlerin içerik ve tüketim miktarının neden olabileceği sağlık sorunları hakkında bilgi verdi.

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

İçeriği ve tüketim miktarı kontrol edilmeli!

Renkli ambalajları, çizgi film karakterleri ve tatlı aromalarıyla aromalı sütlerin, çocukların dikkatini kolayca çekebildiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu ürünler, süt tüketmeyen çocuklar için cazip bir seçenek gibi görünse de içerik ve miktar açısından dikkatli değerlendirilmesi gerekir.” dedi.

Yiğit, “Aromalı sütler, gazlı içecekler ve soğuk çaylar gibi şekerli içeceklere göre elbette daha besleyici olabilir. Ancak evde doğal malzemelerle hazırlanan aromalı sütlerden daha sağlıklı oldukları söylenemez.” şeklinde konuştu.

Şeker içeriği sağlık sorunlarına neden olabilir!

Ticari aromalı sütlerin, kalsiyum, protein ve D vitamini gibi faydalı bileşenler içerse de çoğu zaman yüksek miktarda eklenmiş şeker ve aroma vericiler de barındırdığını kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu içerikler, uzun vadede çocuklarda kilo artışı, diş çürükleri, insülin direnci gibi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabilir.” dedi.

Tatlı aromalara alışan çocukların doğal gıdalara ilgisinin azalabileceği ve beslenme alışkanlıklarının olumsuz etkilenebileceği konusunda uyaran Yiğit, şunları söyledi:

“Bazı araştırmalar, fazla şeker tüketiminin vücut yağ oranını artırarak hormonal dengeyi etkileyebileceğini ve bu durumun kız çocuklarında erken ergenlik riskini artırabileceğini gösteriyor. Ayrıca, günde 600 ml ve üzeri inek sütü tüketiminin, demir emilimini azaltarak bazı çocuklarda kansızlık riskini artırabileceği de belirtiliyor.”

Evde hazırlamak hem besleyici hem de güvenli…

Evde hazırlanan doğal aromalı sütlerin ise çocuklar için hem daha güvenli hem de daha besleyici bir alternatif olduğunu vurgulayan Yiğit, “Örneğin; 5-6 adet çilekle hazırlanan çilekli süt ya da şekersiz kakao, az miktarda bal veya hurma özü ile yapılmış kakaolu süt, katkı maddesi içermeyen sağlıklı seçenekler sunar. Alerjik yapıya sahip çocuklar için ise bu tarifler keçi sütüyle hazırlanarak da uygulanabilir.” dedi.

Çocukların sütle olumlu bir ilişki kurabilmesi için birlikte süt hazırlamanın, farklı meyve veya sunumlarla süreci eğlenceli hâle getirmenin beslenme alışkanlıklarını da olumlu etkileyeceğini dile getiren Yiğit, “Sonuç olarak, aromalı sütler bazı koşullarda süt tüketimini teşvik edebilir. Ancak içeriğindeki şeker, katkı maddeleri ve tüketim miktarı göz önünde bulundurularak değerlendirilmeli. Mümkün olduğunca evde hazırlanan, sade ve doğal içeriklerle zenginleştirilmiş sütler tercih edilmeli.” diyerek sözlerini tamamladı.

Sıvı kaybı fark edilmeden ilerleyebilir!

Dehidratasyonun yani vücudun aldığı sıvıdan fazlasını kaybetmesinin, özellikle sıcak havalarda ve bazı sağlık durumlarında ciddi riskler oluşturduğunu belirten Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, sıvı kaybının her zaman kolay fark edilemeyebileceğini söylüyor.

Ağız kuruluğu, baş dönmesi, koyu renkli idrar gibi belirtilerin sıvı kaybına işaret edebileceğini aktaran Atamer, “Özellikle bebekler ve çocuklarda da sıvı kaybı önemlidir. Ağız ve dil kuruluğu, ağlarken gözyaşının olmaması, 3 saat boyunca bezin ıslanmaması gibi bulgular görülebilir.” dedi. Bebekler, çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlarda sıvı kaybının ölümcül olabileceğine dikkat çeken Atamer, günlük yeterli miktarda su içmenin hayati olduğunu, çay, gazlı içecekler ve diğer içeceklerin suyun yerini tutmayacağını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, dehidratasyonun (sıvı kaybı) nedenleri, belirtileri, risk grupları ve önlenme yolları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Dehidratasyon her zaman kolay fark edilmeyebilir!

Vücuttan aşırı sıvı kaybı ya da bilinen diğer tıbbi ismi de dehidratasyonun, vücudun aldığından daha fazla su kaybetmesi durumu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kaybedilen su ile birlikte bazı minerallerin özellikle sodyum ve potasyum dengesinin de bozulması nedeniyle dehidratasyon yani sıvı kaybı denen durum ortaya çıkar.” dedi.

Daha çok uzun süre sıvı almama, terleme, ateş, kusma ya da ishal gibi durumlar karşısında sıvı kaybı olduğuna dikkat çeken Atamer, “Özellikle sıcak havalarda alınan sıvının, vücuttan atılan sıvıdan daha fazla olması gerekir. Dehidratasyonun fark edilmesi her zaman kolay olmayabilir. Bunun için düzenli olarak su tüketilmesi önemlidir. Öyle ki orta ile şiddetli dehidratasyon vakalarında sıvı almak için hastaneye gitmek gerekir.” şeklinde konuştu.

İdrar renginin koyulaşması vücudun susuz kaldığının işareti!

Dehidratasyon belirtileri hakkında bilgi veren Atamer, şunları söyledi:

“Ağızda kuruluk, sık idrara çıkma, yorgunluk, baş ağrısı, terleme şeklinde kendini belli eder. Bunun dışında baş dönmesi, yüksek nabız, düşük tansiyon, idrar renginin koyulaşması gibi şikayetler de sıvı kaybına işaret eder. Özellikle bebekler ve çocuklarda da sıvı kaybı önemlidir. Ağız ve dil kuruluğu, ağlarken gözyaşının olmaması, 3 saat boyunca bezin ıslanmaması gibi bulgular görülebilir. Sıvı kaybı, çok sık ve aşırı terlemek, yüksek ateş, sık idrara çıkmak gibi nedenlerle görülür.”

Sıvı kaybı bazı guruplarda ölüme bile neden olabilir!

Özellikle sıcaklığın çok arttığı ortamlarda sıvı kaybının oldukça sık görüldüğünü, kapalı ve nemli ortamlarda çalışmanın sıvı kaybını arttırdığını kaydeden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu nedenle çalışacağımız yerlerin de kapalı olmaması, havalandırmasına dikkat etmek gerekir.” dedi.

Yaşlılarda, çocuklarda, bebeklerde ve hastalığı olan kişilerde sıvı kaybının ölüme neden olabileceğine dikkat çeken Atamer, “Hamile kadınlar, yaşlılar ve çocuklar da aşırı sıvı kaybı normal insanlara nazaran daha tehlikeli olabilir.” uyarısında bulundu.

Sıvı kaybı su dışında hiçbir içecekle giderilemez!

Aşırı sıvı kaybını önlenmek için günlük 2-3 litre arasında sıvı almak gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Ama kişinin sağlık durumuna, yaşına, cinsiyetine, aktivitelerine göre bu miktar değişir. Bu nedenle ağız kuruması, susama hissi olmadan dahi yeteri kadar sıvı almak gerekir.” dedi.

Sıvı kaybını çay ile dengelemenin mümkün olmadığının altını çizen Atamer sözlerini şöyle tamamladı:

“Çay tam tersine sık idrara çıkmayı sağladığı için sıvı kaybını artırır. Ayran gibi dengeli elektrolitler içeren içecekler sıcak havalarda önerilebilir. Ancak en önemlisi bol su içmektir. Sıvı kaybının yerini su dışında hiçbir şey dolduramaz, gazlı içecekler de dahil. Sıvı kaybı olmadan muhakkak yerine koymalı. Eğer ciddi bir durumla karşılaşılırsa hastaneye gidilmesi gerekir.”

Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir!

Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin kendi beyin dokusuna saldırdığı kronik bir hastalık olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bu süreci ‘beyinde başlayan bir iç savaş’ olarak tanımlıyor.
Kadınlarda daha sık görülen MS’in seyrinin her hastada farklı olduğunu aktaran Tarlacı, “İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” dedi. Tamamlayıcı tedavilerin, tıbbi tedaviyi desteklemek şartıyla faydalı olabileceğini, ancak alternatif tedavilerin ciddi riskler taşıdığına dikkat çeken Tarlacı, bitkisel takviyelerin masum olmadığını, ilaçlarla etkileşimlerinin tehlikeli olabileceğini hatırlattı. Tarlacı, MS hastalarına bilimsel temeli güçlü, güvenli yöntemleri tercih etmeleri çağrısında bulunuyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Multiple Skleroz’un (MS) nedenleri, belirtileri, hastalık süreci ve özellikle tamamlayıcı ile alternatif tedavi yöntemleri arasındaki farklar ile olası riskleri anlattı.
Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar…
Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin beynin kendi yapılarına saldırarak hasar oluşturduğu bir hastalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu, beyinde başlayan bir iç savaş gibidir. Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar ve beynin en temel yapı taşlarına saldırır.” dedi.
MS’in genellikle 20-40 yaş arasındaki bireylerde ortaya çıktığını ve kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sık görüldüğünü kaydeden Tarlacı, “Türkiye gibi güneşli ülkelerde bile D vitamini eksikliği, sigara kullanımı ve modern yaşam tarzı MS riskini artırıyor.” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur!
Normalde bağışıklık sisteminin beyin dokusuna müdahale edemediğini, çünkü arada bir ‘kan-beyin bariyeri’ bulunduğunu aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak bu bariyer zedelendiğinde bağışıklık sisteminin saldırgan hücreleri beyin içine sızar ve miyelin kılıfına saldırır. Bu süreçte CD8+ ve CD4+ lenfositler, NK hücreleri, B hücreleri gibi birçok aktör adeta bir işgal gücü gibi davranır. Plak dediğimiz lezyonlar da işte bu savaşın izleridir.” dedi.
Sinir hücrelerinin iletiminin miyelin kılıfla sağlandığını dile getiren Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu yalıtım maddesi bozulduğunda elektriksel ileti kopar. MS’in fiziksel semptomları da bu iletim bozukluğunun sonucudur. Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur.”
Hastalık her bireyde farklı seyrediyor!
MS’in kadınlarda daha sık görülmesinin, hormonel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Özellikle östrojenin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri burada önemlidir. Kadın vücudu doğası gereği farklı bağışıklık reflekslerine sahiptir. Bu, MS gibi otoimmün hastalıklarda bazen dezavantaja dönüşebilir.” dedi.
Hastalığın seyrinin her bireyde farklı olduğunu vurgulayan Tarlacı, “Relapsing-Remitting, Secondary Progressive, Primary Progressive gibi türleri vardır. İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” açıklamasını yaptı.
Bir MS hastasının hikâyesi, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgili!
“MS sadece genetik bir hastalık değildir.” diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, genetik bir eğilimin üzerine binen çevresel ve immünolojik etkileşimlerin bir ürünü olduğunu aktardı.
Epstein-Barr virüsü enfeksiyonları, çocuklukta geçirilen viral hastalıklar, 17 yaş öncesi sigara kullanımı, D vitamini eksikliği ve ekvatordan uzaklaştıkça artan coğrafi risk faktörlerinin bu hastalığın gelişiminde etkili olduğunu ifade eden Tarlacı, şunları söyledi:
“MS sadece sinirsel değil, nöropsikolojik ve sosyal boyutları olan bir hastalıktır. Beynin bilgiyi işlemesini, duyguları yönetmesini, hatta kimlik algısını bile değiştirebilir. Bu yüzden bir MS hastasının hikâyesi sadece kas değil, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgilidir.”
Tamamlayıcı tedavi tıbbi tedaviyi destekliyor, alternatif tedavi ise reddediyor!
MS genç yaşlarda başlayan, yıllar süren ve seyri belirsiz bir hastalık olduğu için hastaların genellikle klasik tıbbın yanında yeni çareler aradığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “MS hastalarının büyük kısmı genç, eğitimli, üretken ve sorgulayıcı kişilerdir. Bu da onları doğal olarak tamamlayıcı ve alternatif tedavilere yöneltir. Ama neyin doğru, neyin tehlikeli olduğuna dair bilgileri eksiktir.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, tıbbi tedaviye ek olarak uygulanan destekleyici yöntemler; alternatif tedavinin ise bilimsel temelden uzak olup tıbbi tedavinin yerine konulmaya çalışılan, ciddi riskler taşıyabilen uygulamalar olduğunu söyleyen Tarlacı, şu ifadeleri kullandı:
“Birinin amacı desteklemek, diğerinin amacı tıbbi sistemin yerine geçmektir. Bu çok tehlikeli bir çizgidir. Bazı bitkisel destekler doğrudan MS ilaçlarıyla etkileşime girer ve tedaviyi sabote edebilir. Sarı kantaron, antidepresanlarla etkileşir, serotonin sendromu yapabilir. Greyfurt suyu karaciğer enzimlerini bloke eder, ilaçların toksik hale gelmesine neden olabilir. Ginkgo biloba kan sulandırıcı etki yapar, beyin kanaması riskini artırabilir. Zerdeçal bağışıklık sistemini uyarır, MS’in alevlenmesine yol açabilir. Kava Kava karaciğer hasarına neden olabilir, bağışıklık baskılayıcılarla birlikte alınırsa risk artar. Bitkisel bir şey doğal diye masum değildir, zehirli mantar da doğaldır ama öldürür.”

Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorun!
Bilimsel olarak güvenli tamamlayıcı yöntemler olduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Meditasyon ve zikir, stresi azaltarak bağışıklık sistemini sakinleştirir. Egzersiz denge, dayanıklılık ve kas kontrolünü artırır. Müzik terapisi beynin duygusal bölgelerini uyarır, ağrı eşiğini yükseltebilir. Yoga ve nefes egzersizleri sinir sistemini regüle eder, gevşeme sağlar. Kegel egzersizleri pelvik kasları güçlendirir, idrar kontrolünü destekler.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, ancak tıbbi tedaviyi inkâr etmeden, onun yanında bir yardımcı oyuncu gibi davranırsa faydalı olduğunu vurgulayan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:
“Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorundur.Kök hücreden tutun da yılan zehri ve padma-28 gibi bilimsel temeli olmayan ürünlere kadar birçok yöntem sadece umudu sömürür. Bazıları pahalı, bazıları zararlı, bazıları ise sadece zaman kaybettirir. Kortizonlarla, interferonlarla ve antidepresanlarla etkileşebilecek bitkilere dikkat edilmeli. Spirulina aşırı bağışıklık uyarımı yapabilir. Koenzim Q10 kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır. Melatonin uyku bozukluğuna iyi gelse de diğer ilaçlarla doz kontrolü şarttır. Selenyum ve çinko eksiklikte faydalı olsa da fazlası toksik olabilir.

MS hastalarının bu maddeleri kullanmadan önce mutlaka doktorlarına danışmaları gerekir. Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir. Tüm bitkisel destekler hekime danışılmalı, ilaçlarla etkileşimleri gözden geçirilmelidir. Kullandığınız tüm ilaçları ve destekleri bir listeye yazın, çakışma riskini azaltın. Bilinmeyen ürünleri, özellikle internetten temin edilen takviyeleri kullanmayın. Meditasyon, müzik, egzersiz gibi bilimsel yönü güçlü tamamlayıcıları tercih edin. MS hastaları bilgili ve meraklı oldukları için bazen tuzağa düşerler. Alternatif tedaviye yönelmek yerine, akıllı tamamlayıcılar seçilmelidir.”

İyi arkadaşlık insanı tedavi eder!

İnsanların sosyal varlıklar olduğunu belirten uzmanlar, arkadaşlığın, yalnızca bir sosyal alışkanlık değil, psikolojik bir ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Araştırmaların güçlü sosyal bağlara sahip bireylerin daha uzun yaşadığını, stresle daha iyi başa çıktığını ve depresyona daha az yakalandığını gösterdiğini aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Dayanışma devreye girer. ‘Yalnız değilim’ hissi, birçok psikolojik sarsıntıyı hafifletir. Ayrıca birlikte gülmek, birlikte üzülmek, hayatı daha anlamlı kılar.” dedi. Farklı kültürlerden ve yaşam tarzlarından gelen arkadaşların, hoşgörüyü ve empatiyi artırarak dünyaya bakışımızı genişlettiğini de ifade eden Aydın, teknolojinin sunduğu sanal arkadaşlıklarınsa değerli olsa da yüz yüze ilişkilerin yerini dolduramadığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, arkadaşlık ilişkilerinin psikolojik sağlık üzerindeki önemi ve gerçek sosyal bağların yaşam kalitesine katkısı hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Arkadaşlık, güven ve duygusal destek sunar…

İnsanların doğası gereği sosyal varlıklar olduğunu hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Doğduğumuz andan itibaren, bağ kurmak, anlaşılmak ve kabul görmek isteriz.” dedi.

Bu ihtiyaçların en samimi karşılandığı yerlerden birinin de arkadaşlıklar olduğunu aktaran Aydın, “Arkadaşlık, sadece birlikte vakit geçirme değil; duygusal anlamda paylaşımda bulunma, destek alma ve kendini güvende hissetme zeminidir. Psikolojik olarak arkadaşlık, yalnızlık hissini azaltır, özsaygıyı artırır ve stresle başa çıkmayı kolaylaştırır. Örneğin, bir sınav öncesi kaygılandığınızda, sizi motive eden ya da birlikte konuları tekrar ettiğiniz bir arkadaş, sadece başarınızı değil ruh sağlığınızı da olumlu etkiler.” şeklinde konuştu.

Sosyal destek, bir nevi ruhun vitamini gibi…

Yapılan birçok bilimsel araştırmanın, güçlü sosyal bağları olan insanların daha uzun yaşadığını, daha az depresyona girdiğini ve fiziksel hastalıklarla daha iyi baş ettiğini gösterdiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, şunları söyledi:

“Sosyal destek, bir nevi ruhun vitamini gibidir. İşten çıkarılan bir kişi yalnızsa bu süreci daha yıkıcı bir şekilde yaşayabilirken, arkadaşları olan biri dertleşebilir, öneri alabilir, duygusal yükünü paylaşabilir. İşte dayanışma burada devreye girer. ‘Yalnız değilim’ hissi, birçok psikolojik sarsıntıyı hafifletir. Ayrıca birlikte gülmek, birlikte üzülmek, hayatı daha anlamlı kılar.”

Arkadaşlar sadece zaman geçirdiğimiz insanlar değil, kişiliğimizi etkileyen güçlü aynalar!

“Arkadaşlarımız, kim olduğumuzun aynası gibidir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Onlarla kurduğumuz ilişkiler, hangi değerlere önem verdiğimizi, nelere güldüğümüzü, nelere üzüldüğümüzü gösterir. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde arkadaş grupları, kimliğin şekillenmesinde büyük rol oynar.” dedi.

Sanata düşkün, üretken bir arkadaş grubunun içinde yer alan bir gencin, bu çevrenin etkisiyle kendini ifade etme yolları geliştirerek sanatsal etkinliklere yöneleceğini ifade eden Aydın, “Buna karşın, sürekli olumsuz konuşan ve her şeyi eleştiren bir grupta olan biri zamanla kendi benlik algısında da bir karamsarlık geliştirebilir. Yani arkadaşlarımız sadece zaman geçirdiğimiz insanlar değil, kişiliğimizi etkileyen güçlü aynalardır.” açıklamasını yaptı.

Farklılıklar kişinin hem dünyaya bakışını hem de kendine olan anlayışını derinleştirir…

Farklı kültürlerden ya da yaşam tarzlarından gelen arkadaşların, düşünce dünyamızı genişleteceğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Her insan, kendi yaşadığını ‘doğru’ ya da ‘normal’ olarak kabul etme eğilimindedir. Ancak farklılıklarla karşılaştıkça, alternatif yaşam biçimlerini, başka bakış açılarını keşfederiz. Bu da empati yeteneğimizi artırır, hoşgörüyü besler.” dedi.

Hiç seyahat etmeyen birinin, başka bir ülkeden gelen arkadaşı sayesinde o kültürün yemeklerini, müziklerini, bayram geleneklerini öğrenebileceğini ya da farklı ekonomik geçmişe sahip bir arkadaşın, hayata karşı daha sade ya da farklı bir duruş kazandırabileceğini söyleyen Aydın, bu çeşitliliğin kişinin hem dünyaya bakışını hem de kendine olan anlayışını derinleştireceğini vurguladı.

Arkadaşlık sadece bir sosyal alışkanlık değil, psikolojik bir ihtiyaç!

Teknoloji sayesinde dünyanın öbür ucundaki insanlarla bile iletişim kurmanın mümkün hale geldiğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu, birçok açıdan avantajlı. Ancak sanal arkadaşlıklar, yüz yüze ilişkilerin yerini tam anlamıyla dolduramıyor. Dijital ortamda kurulan ilişkilerde beden dili, göz teması, dokunma gibi bağ kurmayı derinleştiren unsurlar eksik kalıyor.” dedi.

Sosyal medyada sıkça mesajlaşılan kişilerle yüz yüze geldiğinizde konuşmaların aynı doğallıkta olmayabileceğine dikkat çeken Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Çünkü dijital ortamda iletişim daha kontrollüdür, anlık tepkiler sınırlıdır. Bu da duygusal yakınlık kurmayı zorlaştırabilir. Ayrıca sanal ortamlardaki ilişkilerde kişiler bazen sadece ‘görünmek istedikleri gibi’ davranabilir. Bu da gerçek bağın oluşmasını engeller. Elbette internet üzerinden kurulan dostluklar da değerli olabilir; özellikle ortak ilgi alanlarında birleşen insanları bir araya getirir. Ancak denge önemlidir. Yüz yüze ilişkilerde kurulan bağların derinliği ve kalıcılığı çoğu zaman daha fazladır.

Arkadaşlık sadece bir sosyal alışkanlık değil, psikolojik bir ihtiyaçtır. Hayatın zorluklarında omuz veren, sevinçleri büyüten, aynaya baktığımızda kendimizi daha net görmemizi sağlayan dostluklar, ruh sağlığımız için vazgeçilmezdir. Farklılıklara açık olmak, çevremizi çeşitlendirmek ve teknolojinin sunduklarını dengeyle kullanmak, daha sağlıklı ve doyurucu ilişkiler kurmamıza yardımcı olur. Unutmayalım, gerçek bir dost bazen bir terapistten daha fazla iyi gelir.”

Hepatit, karaciğerin iltihaplanmasına yol açıyor

Hepatit, karaciğerin iltihaplanmasına yol açan bir hastalık olduğunu belirten uzmanlar, başta virüsler olmak üzere çeşitli etkenlerle ortaya çıkabildiğini söylüyor.

Özellikle Hepatit B ve C virüslerinin dikkatle takip edilmesi gerektiğini dile getiren Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kronikleşen viral hepatitlerde, tedavi edilmediği takdirde belirli oranda siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir.” dedi. A ve B tipi hepatitlere karşı etkili ve ücretsiz aşılar mevcutken, Hepatit C için koruyucu aşının henüz olmadığını aktaran Mamçu, ancak tedavisinin başarıyla yapılabildiğini ifade etti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, hepatit hastalığının türleri, bulaşma yolları, belirtileri, aşı ve tedavi imkânları ile korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Hepatitin en sık nedeni virüsler…

Hepatitin karaciğerin iltihaplanması olarak bilinen bir hastalık olduğunu dile getiren Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Etkeni en sık virüslerdir. Hepatit A, B, C, D ve E virüsleri olmak üzere farklı virüs tipleri hepatit yapabilmektedir.” dedi.

Viral etkenler dışında alkol tüketimi, bazı ilaçlar veya bağışıklık sistemi problemlerinin de hepatite neden olabildiğini aktaran Mamçu, “Hepatit B ve Hepatit C virüsleri uzun vadede kronik karaciğer hastalığı, siroz veya karaciğer kanserine yol açabildiği için ayrı bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu.

Kronikleşen viral hepatitler tedavi edilmezse siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir!

Hepatit virüslerinin belirti ve klinik tablolar açısından belirgin bir fark göstermemekle beraber, etkiledikleri yaş grupları, kuluçka süreleri, iyileşme şekilleri ve kronikleşme açısından fark gösterdiklerini kaydeden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kuluçka süreleri A virüsü için 15-45 gün, B ve C virüsü için 30-180 gündür.” dedi.

Hastaların yarısından fazlasında hastalık sırasında gözlerde ve ciltte sarılığın hiç olmaması ya da çok hafif olmasının da mümkün olduğunu ifade eden Mamçu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu nedenle pek çok kişi sarılık hastalığı geçirdiğini fark edemez, ancak o sırada tesadüfen bir kan tetkiki yapılırsa anlaşılabilir. Çocuklarda belirtiler daha hafif ve kısa süreli olduğundan, özellikle küçük yaş gurubundaki çocuklarda hastalık teşhis edilmeden geçip gidebilir. Hastaların bir kısmında ise kuluçka süresini takiben, halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karnın sağ üst kadranında ağrı, derinin ve gözakının sararması ve idrarın koyulaşması ile başlar. Kısa süren ateş olabilir. Bulaşıcı sarılık genellikle 4-6 haftalık bir hastalıktır, A ve E virüsü ile olanlar sonunda şifa ile sonlanır ve kronikleşme göstermezler.

B, C ve D virüsleri ile oluşan bulaşıcı sarılıklar kronikleşebilir. Bu oran, Hepatit B virüsü için yüzde 5 -10, Hepatit C virüsü için yüzde 80 kadardır. D virüsü hepatitinde de kronikleşme oranı yüksektir. Bunun sonucu olarak, Türkiye’de nüfusun yüzde 5 ila 7 kadarı (4 milyona yakın insan) B virüsünü, farkında olmaksızın taşır. Akut hepatitler genellikle iyi seyirli, kendini sınırlayan ve kronikleşmeyen hastalıklardır. Şifa ile iyileşip ve koruyucu bağışıklık bırakırken; kronikleşen viral hepatitlerde, tedavi edilmediği takdirde belirli oranda siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir.”

Hijyen kurallarına uymamak, Hepatit A ve E’nin salgınlara yol açmasına neden olabilir!

Hijyenik el yıkama kurallarına uyulmaması, gıda hijyeninin iyi olmaması, tuvalet temizliğine dikkat edilmemesi durumlarında Hepatit A ve Hepatit E’nin daha kolay bulaştığına vurgu yapan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Özellikle ilkokullarda, kreşlerde ve toplu yaşanılan yerlerde salgınlar yapar. Hijyen açısından sorunlu bölgelere yapılan seyahatlerde ek önlemler almak, temizliğinden emin olunmayan çiğ gıda ve su tüketiminden kaçınmak ve sık sık el yıkamak  dışkı ağız yolu ile bulaşmayı önlemek için yeterlidir.” dedi.

Risk grubundaki kişilerin aşılanmaları, hastalıktan korunmada en önemli tedbir!

Dünyada ve ülkemizde Hepatit A ve Hepatit B’ye karşı aşı bulunduğunu hatırlatan Mamçu, “Her iki aşı da 1998 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Aşı takviminde yer alır. Hayatın ilk bir yılında aşılanma tamamlanır ve ömür boyu koruyuculuğu devam eder. Aile Sağlık Merkezlerinde ve diğer sağlık kuruluşlarında yeni doğan döneminden itibaren tüm çocuklara ücretsiz olarak uygulanır. Hepatit C virüsüne karşı aşı henüz bulunmamakta. Ancak etkili tedaviler mevcut ve bu tedaviler Türkiye’de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak sunulmakta.” açıklamasını yaptı.

Mamçu ayrıca bu aşılarla ilgili yapılan çok büyük ölçekli çalışmalarda, koruyuculuklarının son derece yüksek olduğu ve herhangi bir yan etki görülmediğinin kanıtlandığına dikkat çekti ve risk grubundaki kişilerin aşılanmalarının hastalıktan korunmada en önemli tedbir olduğunu vurguladı.

Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir!

Viral hepatitlerin, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunun altını çizen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 28 Temmuz ‘Dünya Hepatit Günü’ olarak belirlenmiştir. DSÖ’nün hedefi, 2030 yılına kadar tüm ülkelerde viral hepatitleri ortadan kaldırmak için birlikte çalışmaktır.” dedi.

Kronik hepatit hastalığında son yıllarda çok önemli gelişmeler kaydedildiğini ve uygun tedavi seçeneklerinin ülkemizde de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak uygulanmaya başlandığını hatırlatan Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Özellikle risk altındaki kişilerin farkındalığının arttırılması ile bulaşma önlenecek, hastalığın erken tespiti ve tedavisi sağlanabilecektir. Bu nedenle Hepatit virüsü taşıyıcısı olan bireylerin takip ve tedavilerinin yapılacağı merkezlere başvurması hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı açısından son derece önemlidir. Hepatit taşıyıcısı olan bireylerin toplumdan dışlanması konusunda eski yıllara göre oldukça mesafe kaydedilmiş olsa da yine de bazı ön yargılar olabiliyor. Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir. Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi, bu konuda da farkındalığın ve bilginin artması yeterli.”