Yazılar

Sahte gülümseme bile ruha iyi geliyor

Gülmenin ruh sağlığını olumlu etkilediğini belirten uzmanlar, sahte bir gülümsemenin bile beyni olumlu etkileyerek ruh halini iyileştirdiğini söylüyor.

Gülmenin sadece eğlenceli bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin bulaşıcı etkisinin arkasında ayna nöronlar ve empati mekanizmalarının bulunduğunu ifade etti. “Gülmek, stresle başa çıkmayı kolaylaştırır, ilişkileri güçlendirir ve içsel dengeyi destekler.” diyen Güven, hayatın içinde mizaha yer açmanın önemini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, gülmenin ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinden bahsetti

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven

Gülmek bulaşıcıdır…

‘Gülmek bulaşıcıdır’ ifadesinin güçlü bir psikolojik ve nörobilimsel temeli olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “İnsan beyni, özellikle de ayna nöron sistemi, başkalarının duygularını ve davranışlarını algılayıp taklit etmeye yatkındır. Bu sayede birinin gülüşünü gördüğümüzde, beynimizde aynı kasları harekete geçiren bölgeler uyarılır ve biz de istemsizce gülümseyebilir ya da gülebiliriz.” dedi.

Bu mekanizmanın, empati kurma becerimizin bir parçası olduğunu aktaran Güven, “Aynı zamanda gülmek, insanları birbirine yakınlaştıran ve grup içi sosyal bağları güçlendiren evrimsel bir işlev taşır. Tehdit içermeyen, güven verici bir iletişim şekli olarak, grup içindeki uyumu artırır. Bu süreç, duygusal bulaşma yoluyla da işler. Tıpkı ağlamanın ya da esnemenin çevredeki insanlara yayılması gibi, gülme de benzer bir şekilde çevreye yayılarak ortak bir ruh hali yaratır. Ayrıca otomatik taklit davranışı da bu durumun temelindedir. Beynimiz başkalarının mimiklerini fark ettiğinde, bilinçdışı düzeyde onları taklit etmeye eğilimlidir. Tüm bu nörobiyolojik ve sosyal mekanizmalar bir araya geldiğinde, gülmenin neden bu kadar bulaşıcı olduğunu ve insan ilişkilerinde neden bu kadar güçlü bir rol oynadığını anlamak mümkün olur.” açıklamasını yaptı.

Gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda öğrenilebilen bir beceri…

Çocukların yetişkinlere kıyasla daha fazla güldüğünü ve yetişkinlikte bu doğal eğilimin kaybedildiğine değinen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, “Çocuklar, dünyayı keşfetme sürecinde merak, oyun ve hayal gücüyle iç içe oldukları için günde yüzlerce kez gülebilirken, yetişkinler artan sorumluluklar, stres, toplumsal roller ve duygusal baskılar nedeniyle bu doğal eğilimi zamanla kaybeder.” dedi.

Yetişkinlikte gülmenin, genellikle kontrollü ve sosyal bağlamlara ilişkili hale geldiğini ifade eden Güven, “Oysa çocuklar anın neşesini özgürce yaşarlar. Bu içsel neşeyi geri kazanmak için mizahı ve oyunu yaşamımıza daha bilinçli bir şekilde dahil etmek, küçük şeylerden keyif almayı yeniden öğrenmek, kendimize ve çevremize karşı daha esnek ve şefkatli olmak önemlidir. Çünkü gülmek sadece bir tepki değil, aynı zamanda ruhsal sağlığımızı destekleyen, öğrenilebilen bir beceridir.” şeklinde konuştu.

Sahte bir gülümseme bile ruhsal dengeyi korumada güçlü bir adım…

Sahte bir gülümsemenin bile beynin mutlulukla ilişkili bölgelerini, özellikle de dopamin ve serotonin gibi ‘iyi hissetme’ kimyasallarını etkileyen sistemleri harekete geçirebildiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu duruma psikolojide ‘geri bildirim hipotezi’ denir. Yani yüz kaslarımızı gülümseme pozisyonuna getirdiğimizde, beynimiz bu kas hareketini mutlulukla ilişkilendirerek, gerçekten mutlu olmasak bile ruh halimizi olumlu yönde etkileyebilir. Zorla da olsa gülümsemek, stres hormonlarını azaltabilir, kalp atış hızını dengeleyebilir ve zamanla içsel bir rahatlama sağlayabilir. Bu yüzden ‘mış gibi yapmak’ bazen düşündüğümüzden daha etkili olabilir. Çünkü bedenimizle verdiğimiz sinyaller, zihinsel ve duygusal durumumuzu şekillendirebilir. Özellikle zor zamanlarda bilinçli olarak gülümsemeye çalışmak, ruhsal dengeyi korumada küçük ama güçlü bir adım olabilir.”

İşte gülmenin reçetesi…

“Hayatı fazlasıyla ciddiye alan ancak gülmenin ruh sağlığına iyi geldiğine inanan kişilere, önce gülmenin sadece neşeli anlara değil, zorlayıcı duygularla başa çıkma sürecine de katkı sağladığını hatırlatmak gerekir.” diyen Uzman Klinik Psikolog Sena Kalaz Güven, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gülmek stresi azaltır, kaygıyı yumuşatır, duygusal yükleri hafifletir ve hatta insan ilişkilerini daha sıcak ve samimi hale getirir. Kişilere önerim, gülmeyi hafife alınacak bir şey değil, ruhsal dengeyi korumak için bir beceri gibi görmeleri olur. Eğer bir ‘gülme reçetesi’ yazacak olsaydım, içerisine her gün keyif aldıkları bir komedi dizisinden bir bölüm izlemeyi, mizah anlayışlarına hitap eden stand-up gösterileri ya da komik videoları takip etmeyi, kendilerini güldüren bir arkadaşla haftalık görüşmeler planlamayı, gün içinde bilinçli olarak birkaç dakika aynaya bakıp gülümsemeyi, mizah içeren kitaplar veya karikatürler okumayı, komik anıları not ettikleri bir ‘gülme günlüğü’ tutmayı ve zaman zaman gülme yogası veya grup mizah atölyelerine katılmayı dahil ederdim.

Ayrıca, ciddi bir hayatın içinde mizaha yer açmanın, insanın kendine de bir nefes aralığı yaratması anlamına geldiğini vurgulamak isterim. Çünkü gülmek sadece eğlence değil, aynı zamanda güçlü bir psikolojik savunma ve iyileşme mekanizmasıdır.”

2035’te her dört kişiden biri obez olabilir

Vücutta aşırı yağ birikimi ile tanımlanan ve kronik bir hastalık olan obezite, dünya genelinde hızla yayılıyor. Dünya Obezite Federasyonu’nun 2023 raporunda, 2035’te her dört kişiden birinin obezite ile yaşayacağı öngörülüyor. Obezite vakalarının bu denli artmasının arkasında; modern yaşam tarzı, işlenmiş gıda tüketiminin artması, fiziksel aktivite eksikliği ve stres gibi faktörlerin bulunduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Diyabet, kalp hastalıkları, hipertansiyon, uyku apnesi, eklem rahatsızlıkları ve bazı kanser türleri gibi birçok hayati hastalığa davetiye çıkaran obezite, tüm bunların yanı sıra yaşam kalitesini düşürerek psikolojik problemlere de yol açabilir” dedi.

Obezite gibi durumların belirlenmesinde başvurulan vücut kitle endeksi, kişinin kilosunun boyuna oranını gösteren bir ölçümdür. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre vücut kitle indeksi 30 ve üzeri olan bireylerin obez olarak tanımlandığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Bu değerin 40 ve üzeri olması ileri derece anlamına gelen morbid obez olarak kabul edilir. Tedavi ise hastanın durumuna göre diyet ve egzersiz, ilaç veya cerrahi olarak değişebilir. Obezite cerrahisi, vücut kitle endeksi 40 ve üzeri olan ya da 40’tan az olsa bile obeziteye bağlı sağlık sorunları yaşayan hastalara önerilir” dedi.

Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal,

Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal

Çevresel faktörler kadar genetik de önemli

Ailesinde obezite öyküsü bulunanların hastalığa daha yatkın olacağını dile getiren Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Genetik yatkınlık dışında sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı da obezitenin gelişiminde önemli bir yere sahip. Hastalık boyutuna ulaşmış şişmanlığın en yaygın nedenleri arasında; aşırı kalori alımı, düşük fiziksel aktivite, hormonal dengesizlikler, insülin direnci, hipotiroidi ve metabolik sendrom gibi sağlık sorunları bulunuyor. Dengeli beslenme, düzenli egzersiz, stres yönetimi, sağlıklı uyku düzeni, vitamin ve mineral desteği ve rutin sağlık kontrolleri bu rahatsızlıkla mücadelede kritik rol oynuyor” şeklinde konuştu.

Kalıcı kilo kaybı için yaşam alışkanlıkları da değişmeli

Vücut kile endeksi yaygın olarak kullanılan bir yöntem olsa da bel çevresi ölçümü, yağ oranı analizi, biyokimyasal testler ve metabolik değerlendirmeler gibi ek tetkiklerin de tanı için yardımcı olduğunu söyleyen Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Obezite tanısı konduktan sonra uygun tedavi hastanın durumuna göre planlanır ancak buradaki önemli nokta önlenebilir bir sağlık sorunu olduğunun unutulmamasıdır. Obezite cerrahisi, uygun hastalar için etkili bir tedavi şansı sunarken, dengeli beslenme ve düzenli egzersiz gibi sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi de kalıcı başarı için olmazsa olmazdır” dedi.

Obezite cerrahisi

Obezite cerrahisinin etkili kilo kaybına yardımcı olduğunu ancak ameliyattan sonra hastanın diyetine ve yaşam tarzına dikkat etmemesi durumunda verilen kiloların geri alınabileceğini vurgulayan Kartal, “İşlem sonrası hastaların düzenli egzersiz yapması, protein ağırlıklı beslenmesi ve porsiyon kontrolüne dikkat etmesi çok kıymetli. Ayrıca her cerrahi işlemde olduğu gibi obezite ameliyatlarında da kanama, enfeksiyon, beslenme eksiklikleri ve mide bağırsak problemleri gibi komplikasyonlar görülebilir. Bu nedenle operasyonun deneyimli bir cerrah tarafından yapılması ve iyi bir takip süreciyle hastanın kontrol edilmesi bu riskleri minimize eder” dedi.

Operasyon türünün; hastanın kilosuna, metabolik rahatsızlıklarına ve yaşam tarzına göre seçildiğini açıklayan Kartal, “Midenin büyük bir kısmının çıkarılmasıyla hastanın daha az yemek yemesini sağlayan mide küçültme, hem midenin hem de ince bağırsağın bir kısmının bypass edilerek besin emiliminin azaltılması prensibine dayanan gastrik bypass ve son olarak da cerrahi kategorisine girmeyen ve mideye balon yerleştirilerek doyma hissinin artırılması amaçlanan gastrik balon en yaygın yöntemler arasındadır” dedi.

Her öksürük krizi astım mı?

Astım, çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır ve dünya çapında tanı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Genellikle erken çocukluk döneminde başlar, ergenliğe kadar şikayetler devam eder. Çocukluk çağında; okul devamsızlığı, acil servis ziyareti ve hastaneye yatışların önemli bir nedenidir. Nedeni belirlenmemiş olsa da çevresel maruziyetler ile doğal biyolojik ve genetik yatkınlıkların bir kombinasyonu olduğu düşünülmektedir. Sigara dumanı, hava kirliliği, soğuk ve kuru hava, keskin kokular ve obezite astım atağını tekikleyen nedenler arasındadır. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Çocuk Alerjisi Bölümü’nden Uzm. Dr. Gülnar Aliyeva, çocuklarda görülen astım ve tedavisi hakkında bilgi verdi.

Dr. Gülnar Aliyeva

Dr. Gülnar Aliyeva

Ailede alerji öyküsü varsa…

Çocuklarda öksürük, hışıltı, nefes darlığı veya nefes almada zorluk, aktivitede kısıtlanma veya daha çabuk yorulma astımın belirtilerindendir. Birinci derece akrabalarda alerjik hastalık hikayesi astım riskini artırabilir. Öksürüğün balgamsız, tekrarlayan veya kalıcı olması ve geceleri daha fazla görülmesi, egzersiz, gülme, ağlama veya sigara dumanına maruziyet sonucu ortaya çıkması durumlarında akla astım gelir. Benzer şekilde hışıltının da uyku sırasında olması veya aktivite, ağlama, gülme, sigara dumanı ya da hava kirliliği ile tetiklenmesi astımı işaret eder. Düşük doz inhale kortikosteroid tedavisi ile 2-3 aylık sürede hastanın şikayetlerinin düzelmesi astım tanısı desteklemektedir.

0-2 yaş arasında da görülebiliyor

5 yaşından büyük çocuklarda astım tanı kriterleri erişkin hastalarla benzer şekildedir. 5 yaşından küçük çocuklarda, özellikle de 0-2 yaş arasında, hışıltı ve öksürük gibi inişli çıkışlı solunum semptomları astım dışı nedenlerle de görülebilmektedir. Ayrıca hava yolu kısıtlılığı ve ilaç yanıtı rutin olarak bu yaş grubundaki çocuklarda ölçülememektedir. Üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında öksürük, hışıltı, nefes almada zorluk şikayetlerinin 10 günden uzun sürmesi, yılda üçten fazla atak olması veya ağır atak olması ve/veya geceleri kötüleşmesi, ataklar arasında öksürük, hışıltı veya nefes darlığı şikayetlerinin olması, yaşıtlarına göre daha çabuk yorulması, atopik dermatit, besin alerjisi veya ailede astım hikayesi olması astımı düşündüren belirtilerdendir.

Alerjiye yatkın olan kişiler risk grubunda

En az 2-3 ay süre ile düzenli olarak inhale kortikosteroid ve gerektiğinde kısa etkili beta2-agonist (SABA) kullanımın denenmesi astım tanısı için yol gösterici olabilir. 5 yaşından büyük çocuklarda solunum fonksiyon testi astım tanısı için kullanılmaktadır. Tedavi sırasında şikayetlerde düzelme ve tedavi kesildikten sonra hasta durumunun kötüleşmesi astım tanısını destekler.  Alerjenlere duyarlılık, deri prik ve alerjen-spesifik IgE testleri ile ölçülebilir. Üç yaşından büyük astımlı çocukların çoğunda alerjik duyarlanma vardır ancak olmaması astım tanısını dışlamaz. Kronik astım gelişimini ön gören en önemli parametre alerjen duyarlılığı olarak bulunmuştur. Radyolojik tetkikler nadiren gereklidir. Astım tanısı şüpheli ise altta yatan yapısal anormallikleri, kronik enfeksiyonları, yabancı cisimleri ve ayırıcı tanıda yer alan diğer hastalıkları dışlamak için kullanılabilir.

Çocukta büyüme ve gelişme geriliği olabilir

Astım tanısını kesinleştirmeden önce hışıltı, öksürük ve nefes darlığı yapan diğer nedenlerin düşünülmesi ve dışlanması önemlidir.  Büyüme-gelişme geriliği olması, şikayetlerin yenidoğan döneminde veya çok erken dönemde başlaması, solunum semptomları ile ilişkili kusma, devamlı olan hışıltı, astım tedavilerine yanıtsızlık, tipik tetikleyicilerle (örneğin viral üst solunum yolu enfeksiyonları) şikayetlerin olmaması, bölgesel akciğer veya kardiyovasküler semptomların olması, çomak parmak, viral enfeksiyon dışında hipoksemi (kandaki oksijen seviyesinin düşüklüğü) olması tanıda astım dışında düşünülmesi gereken durumlardır.

Tedavi yaş gruplarına göre planlanıyor

Diğer yaş gruplarında olduğu gibi küçük çocuklarda da astım yönetiminin amacı; semptom kontrolü sağlayarak normal aktivitenin devam ettirilebilmesi, akut alevlenme riskini azaltılması, normal akciğer fonksiyonlarının ve gelişiminin devam ettirilmesi ve ilaç yan etkilerinin en aza indirilmesidir. Çocuklarda tedavi yaş grubuna göre: yani 5-6 yaş altı, 6-11 yaş, adolesan yaş grubuna göre düzenlenir.  Tedavi; ilk tanı anında astımın şiddetine, astım tanılı ve tedavi alan çocukta ise astım kontrol duruma göre tedavi basamakları göz önünde bulundurularak planlanır. Astım hastaları için sigara, hava kirliliği, aeroalerjen duyarlılığı önlemi, yıllık grip aşısı gibi çevresel faktörler her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

Sadece tükettiğiniz miktar değil, pişirme yöntemi de çok önemli!

Kanser günümüzde dünya çapında ve ülkemizde halk sağlığını tehdit eden en önemli hastalıklardan biri olarak öne çıkıyor. Kalp ve damar hastalıklarından sonra 2’inci en yaygın ölüm nedeni olan kanser, her yıl milyonlarca insanın yaşamını olumsuz etkiliyor. Kadınlarda en sık görülen kanser türü meme kanseri olurken, erkeklerde akciğer kanseri ilk sırada yer alıyor. Bununla birlikte kolorektal, prostat, mide ve rahim kanserlerinde de belirgin bir artış yaşandığı belirtiliyor. GLOBOCAN (Global Cancer Observatory) raporunun verilerine göre; kanser tanısı alma oranında 2040 yılında yüzde 48 artış görülecek ve yaklaşık 30 milyon kişiye yeni kanser tanısı konulacak. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, aslında kanser riskinin sağlıklı beslenme ve doğru yaşam tarzıyla yüzde 30-40 oranında azaltılabileceğine dikkat çekerek, “Sağlıklı ve dengeli beslenmek, ideal vücut ağırlığını korumak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, kanser riskini azaltmanın en etkili yollarındandır. Doğru besin tercihleri yapmak, pişirme yöntemlerine dikkat etmek, işlenmiş ve zararlı gıdalardan uzak durmak; kanser riskini azaltmada oldukça önemlidir” diyor.   Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, kanserden korunmak için dikkat etmemiz gereken 10 önemi kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar

Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar

Yemeklerde aşırıya kaçmayın
Obezite, sadece kronik hastalıklarla değil, aynı zamanda; meme, kolorektal, özofageal, böbrek, safra kesesi, rahim, pankreas ve karaciğer dahil olmak üzere, birçok kanser türüyle de doğrudan ilişkili oluyor. Yağ dokusunun fazlalığı; vücutta östrojen, insülin, insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) gibi hormonların seviyelerini yükselterek kanser oluşumuna zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca obeziteye bağlı kronik inflamasyon vücuttaki hücre hasarını artırarak kanser riskinde artışa sebep oluyor. Bu nedenle, yemeklerde aşırıya kaçmayarak ideal vücut ağırlığını korumak; hem genel sağlık hem de kanserden korunma açısından büyük önem taşıyor.

Sebze ve meyveyi sofranızdan eksik etmeyin

Antioksidanlar, vitaminler, lif ve fitokimyasallar açısından zengin olan sebze ve meyveler hücre hasarını önlemeye yardımcı oluyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, renkli ve çeşitli sebze-meyve tüketiminin vücudun doğal savunma mekanizmalarını güçlendirdiğini vurgulayarak, “Bu etkileri sayesinde kanserin oluşma riskini azaltmada oldukça önem taşımaktadırlar. Günde 5 porsiyon (yaklaşık 400 gram) sebze ve meyve tüketiminin kanserden korunmada etkili olabileceği bilinmektedir. Özellikle koyu yeşil yapraklı sebzeler, kükürtlü sebzeler, kırmızı-mor meyveler, turuncu renkli sebze ve meyveler önerilmektedir” diyor.

Tam tahıllar ve lifli besinlerle bağırsak sağlığınızı destekleyin

Tam buğday, yulaf ve bulgur gibi tam tahıllar, sebze ile meyveler, bağırsak sağlığını destekleyen lif açısından zengin besin kaynaklarını oluşturuyorlar. Günde yaklaşık 25-30 gram lif alımı sindirim sistemini düzenleyerek toksinlerin vücuttan atılmasını kolaylaştırıyor. Önerilen miktarlarda lif alımı sindirim sistemini desteklerken, kolon kanseri başta olmak üzere, bazı kanser türlerine karşı koruyucu etki gösteriyor. Beyaz unlu ürünler yerine tam tahıl içeren besinlerin tercih edilmesi lif alımını artırmayı sağlıyor.

En riskli besinlerden uzak durun

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından; sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş etler, “Grup 1 Kanserojen”, yani en riskli besinler olarak sınıflandırıldı. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, “Özellikle bu gıdaların içerdikleri nitrit, nitrat ve yüksek sıcaklıkta işleme sırasında oluşan zararlı bileşikler, başta kolorektal kanser olmak üzere, sindirim sistemi kanserleriyle ilişkilendirilmektedir Araştırmalara göre, her gün 50 gram işlenmiş et tüketen bireylerde kolorektal kanser riski yaklaşık yüzde 18 oranında artmaktadır” diyor.

Kırmızı et tüketimini sınırlayın

Kırmızı etin yüksek miktarda ve hatalı pişirme yöntemleriyle tüketilmesi bazı kanser türleriyle ilişkilendiriliyor. Özellikle haftada 500 gramdan fazla kırmızı et tüketiminin, başta kolorektal kanser olmak üzere, sindirim sistemi kanserlerinin oluşma riskini artırabileceği gösterilmiş. Yüksek ısıda, özellikle közde veya mangalda pişirilen etlerde oluşan heterosiklik aminler (HCA) ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) gibi zararlı bileşikler, kanserojen etki gösteriyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, “Dolayısıyla kansere karşı kırmızı et tüketimi sınırlandırılmalıdır. Haftada 1-2 kez, haşlama ya da fırınlama gibi sağlıklı pişirme yöntemleriyle tüketmek daha güvenlidir” diyor.

Şeker ve rafine karbonhidratlardan kaçının

Aşırı şeker tüketimi obezite riskini artırarak dolaylı yoldan bazı kanser türlerine zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca yüksek glisemik indeksli gıdaların vücutta kronik inflamasyonu tetikleyebildiğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar,  “Bu nedenle şekerli içecekler, tatlılar ve beyaz un içeren ürünler gibi rafine karbonhidratlardan uzak durulmalı; yerine tam tahıllar, meyve, sebze ve doğal karbonhidrat kaynakları tercih edilmelidir” diye konuşuyor. 

Doymuş ve trans yağ kullanmayın

Doymuş yağlar (tereyağı, kuyruk yağı gibi hayvansal kaynaklı yağlar) ve trans yağlar (margarin, paketli atıştırmalıklar, kızartılmış fast food ürünleri) aşırı tüketildiklerinde vücutta iltihaplanmayı artırarak bazı kanser türlerine zemin hazırlayabiliyor. Bunun aksine, Omega-3 yağ asitlerinin inflamasyonu azaltarak özellikle meme ve prostat kanserine karşı koruyucu etkileri olduğu saptanmış. Ayrıca araştırmalar, Akdeniz tipi beslenmede yaygın olarak kullanılan zeytinyağı, ceviz ve avokado gibi sağlıklı yağ kaynaklarının kanser riskini azaltmada destekleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Yüksek miktarda tuz ve tuzlu gıdalar tüketmeyin

Turşu, hazır çorbalar, işlenmiş atıştırmalıklar ve salamura gıdalar aşırı sodyum içeriyorlar. Aşırı tuz tüketimi de özellikle mide kanseri riskini artırabiliyor. Etiket okuma alışkanlığı kazanmak, işlenmiş gıdaları azaltmak, yemekleri tuz yerine limon, baharat ve sarımsak gibi doğal aromalar ile lezzetlendirmek; hem genel sağlık hem de kanserden korunma açısından önem taşıyor. Dünya Sağlık Örgütü; günlük tuz tüketimini, yaklaşık bir çay kaşığına denk gelen 5 gramla sınırlandırmayı öneriyor.

Besinlerin pişirme yöntemine dikkat edin
Kızartma, közleme ve yüksek ısıda pişirme yöntemleri kansere neden olabilecek zararlı bileşiklerin oluşmalarına yol açabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar, özellikle etlerde kömürleşmenin kanser riskini artırdığı uyarısında bulunarak, “Bu nedenle haşlama, buğulama, fırınlama ya da ızgarada yanmadan pişirme gibi daha sağlıklı yöntemler tercih edilmelidir. Aynı zamanda yiyecekleri aşırı karartmamak, kömürleşmiş bölümleri tüketmemek ve pişirme süresine dikkat etmek, kanser riskini azaltmak açısından önemlidir” diyor.

Alkolü tamamen bırakın

Alkol,  başta karaciğer, meme, yemek borusu ve kolon kanseri olmak üzere, birçok kanserle ilişkili oluyor. Her düzeyde alkol tüketimi kanser riskini artırıyor; güvenli bir alt sınır belirtilmiyor.  Uluslararası Sağlık Otoriteleri, kanserden korunmak için alkolün tamamen bırakılmasını öneriyor.

Bu hatalar migren ataklarını tetikleyebiliyor!

Modern çağın stresli yaşantısında dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de görülme sıklığı önemli ölçüde artan migren, yaşam kalitesini bozan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren baş ağrıları arasında en yaygın ve karmaşık olanlardan birisidir. Baş ağrısı, mide bulantısı, ışığa ve sese duyarlılık gibi belirtilerle kendini gösteren bu hastalık ülkemizde de oldukça yaygın olup, son yıllarda görülme sıklığı sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da artmaktadır. Özellikle şehir hayatındaki gürültü, hava kirliliği, yanlış yaşam alışkanlıkları, stres ve dijital cihaz kullanımının artması migrene zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de 21 ilde 5323 hasta ile yürütülen bir çalışmada; migren görülme oranı yüzde 16,4 olarak tespit edilmiştir. Ülkemizde kadınlarda daha yaygın olan bu hastalık her 4 kadından birinde görülmektedir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

  • Sağlıksız yaşam alışkanlıkları yol açabiliyor!

Migrene yol açabilecek pek çok alışkanlık vardır. En yaygın hatalı alışkanlıklar arasında; düzensiz uyku, aşırı stres, yanlış beslenme ve dehidratasyon (yetersiz su tüketimi) yer alır. Ayrıca uzun süreli bilgisayar veya telefon kullanımı, kötü duruş alışkanlıkları ve aşırı gürültüye maruz kalma da migreni tetikleyen faktörler arasındadır.

  • Ekran maruziyeti ve stres tetikliyor!

Son yıllarda, migrenin çocuklar ve genç yaş gruplarında da daha fazla görüldüğü gözlemlenmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda stres, ekran sürelerinin artması ve düzensiz uyku gibi etmenler migreni tetikleyebilmektedir. Çocuklarda migren genellikle okul dönemi ile birlikte başlar. Özellikle ailede migren öyküsü olan çocuklar, bu hastalıkla daha fazla karşılaşmaktadır. Çocuklarda migrenin belirtileri, yetişkinlere göre farklılık gösterebilir. Çocuklar genellikle baş ağrılarının yanı sıra, bulantı, kusma ve ışığa duyarlılık gibi belirtiler de yaşayabilirler. Çocuklardaki migrenin tedavisi ise, ilaç kullanımı daha sınırlı olduğu için daha dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.

  • Keskin ve zonklayıcı ağrılarla ortaya çıkıyor

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren hastaları, ağrılarını farklı şekillerde tanımlayabiliyorlar. Ağrı genellikle başın bir kısmında, özellikle şakaklar ve alın bölgesinde yoğunlaşıyor. Hastalar, ağrıyı “keskin, zonklayıcı”, “sanki başımda bir martı çığlık atıyor gibi”, “başımda bir basınç var, sanki bir şey sıkıyor” şeklinde ifade edebiliyorlar. Migren, kişiye göre farklı yoğunlukta ve sürelerde hissedilmekle birlikte, migren hastaları, baş ağrısından önce “aura” denilen duyusal veya görsel bozukluklar da yaşayabiliyorlar” diyor.

  • Bu besinler migren ataklarına yol açabiliyor!

Bunların yanı sıra, bazı gıda maddeleri de migreni tetikleyebilir; çikolata, peynir, alkol ve işlenmiş etler gibi yiyecekler migren ataklarını başlatabilir. Başta peynir olmak üzere çeşitli gıda maddelerinde bulunan tiramin özellikle bazı kişilerde kan basıncını artırarak migren ataklarını tetikleyebilmektedir. Özellikle parmesan, mozarella ve çedar gibi peynirler yüksek tiramin içerikli gıdalar arasında yer almaktadır. Tütsülenmiş etler, salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalarda yaygın bulunan nitrat, yüksek histamin içeriği nedeniyle kırmızı şarap ve fazla kafein tüketimi de migren ataklarını tetikleyebilmektedir.

  • Doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabiliyor!

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren tanısının klinik değerlendirme, nörolojik muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak konulduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Son yayınlanan kriterlere göre; hastanın 4 ila 72 saat süren en az beş atağı olmalıdır. Bu ataklar tek taraflı lokalize, zonklayıcı, en az orta ya da şiddetli yoğunlukta ve rutin fiziksel aktiviteler ile kötüleşmektedir. Baş ağrısı esnasında mide bulantısı, kusma veya her ikisi, fotofobi ve fonofobi gibi belirtiler eşlik etmektedir. Ayrıca baş ağrıları öncesinde 5 ila 60 dk sürebilen görsel, duyusal, konuşma ve/veya dil, motor, beyin sapı veya retinal auralar eşlik edebilmektedir. Beyin Tomografisi ya da MR tetkiki beyin kanaması, tümör ya da enfeksiyon gibi ayırıcı tanıda düşünülebilecek diğer hastalıkların dışlanmasında yardımcı olur” diyor. Migrenin, karmaşık bir hastalık olmasına rağmen, doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Bu nedenle, migren belirtileri yaşayan bireylerin bir nöroloji uzmanına danışarak uygun tedavi yöntemlerini değerlendirmeleri önemlidir. Migrenin erken teşhisi ve tedavisi, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir” diye konuşuyor.

Menopoz sonrası sıcak basması normal mi?

Kadınlarda son görülen adet döngüsü menopoz olarak tanımlanıyor.  Bir yıl boyunca adet görmeyen kadınlar artık menopoz sonrası dönem, yani postmenopozal dönemde oluyor. Ülkemizde kadınlar ortalama 48-49 yaşında son kez adet görüyor ve menopoz sonrası döneme giriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, menopozun bazı toplumlarda ve ülkemizde kadınlığın bitmesi olarak algılandığını belirterek, “Aslında bu dönem sadece artık gebe kalamayacağınızın bir göstergesidir. Yani, biten tek şey doğurganlık olup, hayatın yeni bir sayfası açılmıştır” diyor. Ancak, toplumda menopozla ilgili doğru sanılan bazı hatalı bilgiler kadınları “Artık yaşlandım” düşüncesiyle baş başa bırakabiliyor. Kadınlar, menopozun fizyolojik hormon değişiklikleri karşısında kendilerini çaresiz hissedip, birçok semptomla yaşamak zorunda olduklarını düşünüyorlar. Şu an için güncel olmayan bilgilerle, hormon yerine koyma tedavisi almaktan korkup, uzun dönem kronik hastalıklara yatkın hale geliyorlar. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, menopoz sonrasıyla ilgili doğru sanılan 12 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Selcen Bahadır

Dr. Selcen Bahadır

Menopoza girdiğim için yaşlandım ve kadınlığım bitti. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz kadının yaşam döngüsünde ergenliğe girmek ve adetlerin başlaması gibi doğal bir olay. “Menopozu bir yaşlanma süreci olarak görmekten çok bir yaşam evresi olarak görmeyi tercih etmenizi öneririm” diyen Dr. Selcen Bahadır, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Yaş almak da doğal fizyolojik bir süreç olup, nasıl yaşadığımız veya yaşamaya devam ettiğimizle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, menopoz tek başına yaşlanmanın ölçütü değildir. Menopoz sonrası dönem ise doğurganlığın bittiği,  yani gebe kalamayacağınız bir dönemdir. Öte yandan kadın kimliği ise son nefese kadar devam eder.”

Menopoz sadece 50’li yaşlardaki kadınlarda başlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her ne kadar dünyada ortalama menopoz yaşı 50-51 ve ülkemizde 48-49 olsa da menopoz bazı kadınlarda 45 yaşından önce, hatta kimi kadınlarda 40 yaşından önce başlayabiliyor. Erken yaşlarda başlayan menopoz ilerleyen yıllarda kalp ve damar hastalığı, osteoporoz ile demans gibi kronik hastalıklarla daha fazla ilişkili olabiliyor. Bu nedenle erken yaşta menopoz süreci yaşayan kadınların tedavilerini aksatmamaları büyük bir önem taşıyor.

Annem 50 yaşından sonra menopoza girmiş, ben de o yaşta girerim. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopozal semptomlar (menopoz yaşı) genetik özellikler taşıyor ve kabaca annemize benzer yaşta bu döneme giriyoruz.  Ancak bu kesin bir kural değildir! Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Yaşam koşulları, stres, sigara, alkol kullanımı, otoimmun hastalıklar ve geçirilmiş bazı cerrahiler, menopozla daha erken tanışılmasına neden olabilmektedir” diyor.

Menopoz her kadın için aynıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yeryüzündeki her kadın menopozu, semptomlarını ve bu semptomların ciddiyetini farklı şekilde yaşıyor. Kimi kadınlar çok ciddi sıcak basması sorunu yaşarken, bazı kadınlarda ise bu bulguya hiç rastlanmıyor.  Yine, vajinada kuruluk, kalp ve damar hastalıkları, demans gibi menopoz ve yaş almanın uzun dönem bulguları da kadından kadına farklı seviyelerde ciddiyet gösterebiliyor.

Menopoz semptomları zamanla kendiliğinden geçer. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Birçok kadın menopozla ilgili şikayetlerin birkaç yıl içerisinde kendiliğinden geçeceğini düşünüyor. Ancak yaygın inanışın aksine, bu semptomlar uzun süre devam edebiliyor ve sizi kronik hastalıklarla baş başa bırakabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Sıcak basması ve gece terlemesi genelde menopoz sürecinin erken dönem bulgusu olmakla birlikte, 10 yıla kadar devam eden hastalar gözlenmiştir. Yine hormonal değişiklikler süreç içerisinde osteoporoz (kemik erimesi), sarkopeni (kas kaybı), demans, kalp ve damar hastalıklarıyla ilişkilidir. Dolayısıyla, bu dönemde yaşadığınız semptomlar hayat kalitenizi bozuyorsa muhakkak bir doktora başvurmanızı, hayat kalitenizi artıracak ve sizi bazı kronik hastalıklardan koruyacak tedaviler almanızı öneririm” diyor.

Menopoza girdim kesin kilo alacağım. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Östrojen seviyesindeki düşüş özellikle bel çevresinin yağlanmasına yol açabiliyor.

Bunun yanında, kilo almak tek başına menopoz ve menopoz sonrası dönemle değil, aynı zamanda yaş almakla ilişkili oluyor. Dolayısıyla bu yaş grubundaki kadınların sağlıklı beslenmeye ve fiziksel aktiviteye daha fazla önem vermeleri gerekiyor.

Menopozda kullanılan hormonlar meme kanseri yapıyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çoğu kadın menopoz döneminde hormon yerine koyma tedavisi ve kanser ilişkisi hakkında çok fazla endişe yaşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, yaygın inanışın aksine, menopoz sürecinde kişiye özel şekilde kullanılan hormonların meme kanserine yol açmadığına  işaret ederek, “Bu bilgi, 2002 yılında yayınlanan ve yanlış yorumlanan bir çalışmanın menopozda hormon tedavisine bomba gibi düşmesiyle ilişkilidir. Bu yanlış, tüm dünyada, belki de 20 yıl, hem doktorların hem de kadınların hormon tedavisinden uzak durmalarına neden olmuştur. Ancak yapılan bilimsel ve güncel çalışmalar; kişiye özgü, uygun yaşta, uygun dozda ve formda kullanılan hormon tedavisinin kanser, özellikle de meme kanseriyle ilişkisinin olmadığını ortaya koymuştur” diyor.

Hormon tedavisi kilo aldırıyor. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çalışmalarda; menopozal hormon yerine koyma tedavisi alan kadınlar ve almayan kadınlar arasında kilo açısından bir fark bulunamamış. Yaş almak, yaşam koşulları, diğer medikal faktörler, fiziksel aktivite ve yeme alışkanlıklarımız kilo almakla daha çok ilişkili oluyor.

Sıcak basması yaşamak normaldir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sıcak basması, menopoz öncesi dönemde ve menopozun erken dönemlerinde kadınların en sık yaşadıkları, en çok şikayetçi oldukları ve gerçek anlamda hayat kalitesini etkileyen semptomların başında geliyor.  Sıcak basması, özellikle kandaki östrojen seviyesinde azalma ve bu azalmanın beyindeki termoregulatuar merkez yanıtını etkilemesiyle oluşuyor. Yapılan çalışmalar; sıcak basmasını sık ve yoğun yaşayan kadınların ileriki yıllarda kalp damar hastalıkları ile Alzheimer’a (demans) daha fazla yakalandıklarını gösteriyor. Sıcak basması, hayat kalitesini bozan ve kalp damar hastalıkları ile Alzheimer gibi riskleri arttıran bir semptom olarak, dünyadaki tüm menopoz derneklerinin önerisiyle, menopozda hormon yerine koyma tedavisinin en önemli endikasyonudur. Kişiye özgü uygun hormon yerine koyma tedavisiyle bu riskleri minimize etmek mümkün oluyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır,Dolayısıyla sıcak basması sorununda mutlaka doktorun uygun gördüğü tedavinin alınması gerekmektedir” diyor.

Hormon yerine koyma tedavisi almadığım / alamadığım için yapacak başka hiçbir şeyim yok. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı risk faktörlerinde kadınlar hormon yerine koyma tedavisi alamıyor veya tercih etmiyorlar. Ancak bu durum menopoza karşı yapacak hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelmiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Selcen Bahadır, “Bu dönemde sigarayı ve alkolü bırakmak, kafein  kullanımını kısıtlamak, sağlıklı beslenmek, yeterli fiziksel aktivitede bulunmak, sağlıklı vücut kitle indeksinde olmak gibi yaklaşımlar ve gıda takviyeleri ile vitaminlerin kullanımı, yeterli ve kaliteli uyumanızı, kalp ve damar hastalıklarına, kemik ve kas kaybına karşı korunmanızı sağlayabilmektedir” diyor.

Menopoza girdim ve cinsel hayatım bitti. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Menopoz sonrası dönemde bazı cinsel sorunlar (cinsel istekte azalma, vajinal ıslanmada zorluk ve ağrılı cinsel ilişki gibi) görülse de cinsel yaşam bitmiyor. Hekiminizle bu sorunları paylaşmanız ve gerekiyorsa hormonal veya hormon dışı yöntemlerden yararlanmanız önem taşıyor. Özellikle ilerleyen dönemlerde östrojen seviyesinin azalmasına bağlı olarak cinsel ilişki sırasında vajinada ciddi ağrı, yanma, hatta kanama gibi sorunlar gelişebiliyor. Cinsel ilişki sırasında yaşanan bu zorluklar zamanla kadının cinsellikten kaçınmasına, cinsel isteksizlik yaşamasına ve cinsellikten haz almamasına neden olabiliyor. Dr. Selcen Bahadır, bu şikayetlerin tedaviden büyük ölçüde fayda gören semptomlar olduğunu belirterek,  “Semptomlar hafifse, vajinal kayganlaştırıcıların cinsel ilişki esnasında ve vajinal nemlendiricilerin cinsel ilişkiden bağımsız olarak belirli periyotlarla kullanımı, ilk basamak yaklaşımdır. Meme kanseri olmayan kadınların uygun formda östrojen içeren vajinal krem, jel veya tabletlerini kullanmaları en başarılı ve bilimsel tedavidir. Pelvik taban egzersizleri de bu dönemde önem arz etmektedir” bilgisini veriyor.

Artık hamile kalamayacağıma göre korunmama gerek yok. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Son adet tarihinin üzerinden 12 ay geçtikten sonra gebeliğe karşı korunmanıza gerek kalmıyor. Yani, doğum kontrol hapları veya rahim içi araç (spiral) gibi yöntemleri artık kullanmayabilirsiniz. Öte yandan, cinsel ilişkide korunmak sadece gebeliğe karşı bir korunma değildir. Bu nedenle kondom kullanımı, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar açısından, menopoz sonrası dönemde de çok önem taşıyor.

Diyabet belirtileri neler?

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik ve fazla kilo gibi faktörlerle son yıllarda görülme sıklığı hızla yaygınlaşan diyabetin erken tanı ile önlenebileceğini biliyor muydunuz? Peki ya diyabetinin farkında bile olmayıp yaşam kaybına dahi yol açabilecek risklerle günlük yaşantısını sürdüren milyonlarca insan olduğunu?! Yapılan çalışmalara göre; ülkemizde yaklaşık her 8 kişiden birinin diyabeti var ama pek çoğu bundan habersiz! Oysa diyabetin kontrol altına alınmadığında çok ciddi tehlikelere neden olabildiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Diyabet kontrol altına alınmadığında kalp ve damar hastalıkları, ayaklarda zor iyileşen hatta ampütasyona yol açabilen yaralar, görme kaybı ve böbrek yetmezliği gibi çok ciddi hastalıklara neden olabiliyor” diyor. Buna karşın diyabetin günlük yaşam alışkanlıklarını düzenleyerek kontrol altına alınabileceğini, erken teşhisin ise kritik önem taşıdığını belirten Dr. Murrja, bazı belirtilere özellikle dikkat etmek gerektiğini söylüyor. 8 sorudan oluşan diyabet testi hazırlayan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja, bu belirtilerden birinin bile olması durumunda mutlaka doktora başvurmak gerektiğini belirtti, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Edvin Murrja

Dr. Edvin Murrja

Çok sık su içme ihtiyacı hissediyor musunuz?

Aşırı susama ve sık su içme ihtiyacı, diyabetin erken belirtilerinden biri olabilir. Yüksek kan şekeri, vücudun dengeyi sağlamak için daha fazla suya ihtiyaç duymasına ve susuzluk hissine neden olur.

Sık idrara çıkıyor musunuz?

Özellikle geceleri sık sık idrara çıkıyorsanız, bu durum kan şekerinizin yüksek olduğuna işaret edebilir. Kan şekeri belli bir seviyenin üzerine çıktığında (genellikle 180 mg/dL’nin üzerinde), böbrekler fazla şekeri idrarla dışarı atmaya çalışır. Bu sırada glikoz, suyu da beraberinde sürükler; bu da idrar miktarını artırır ve vücut daha fazla su kaybederek susuz kalır.

Ani kilo kaybı yaşıyor musunuz?

Son zamanlarda bilinçli bir diyet yapmadan kilo kaybı yaşadıysanız, bu durum insülin eksikliğine bağlı olarak vücudun enerji üretiminde yağları kullanmaya başlamasından kaynaklanabilir. Normalde, hücreler enerji üretmek için kandaki glikozu kullanır. Ancak diyabette insülin hormonu yeterince etkili çalışmadığında veya üretilemediğinde, glikoz hücrelere giremez ve vücut enerji sağlamak için yağları ve kas dokusunu yakmaya başlar. Bu durum, hızlı ve ani kilo kaybına neden olabilir. Diyabetle ilişkili kilo kaybı genellikle iştahın artmasıyla birlikte görülür, çünkü hücreler yeterli enerjiyi alamadığı için beyin sürekli açlık sinyali gönderir.

Sürekli tatlı yeme isteği mi duyuyorsunuz?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Sürekli şekerli gıdalara yönelme isteği, kan şekeri düzeylerinizdeki dalgalanmaların bir göstergesi olabilir. Vücut yeterince insülin üretemediğinde ya da mevcut insülin etkili şekilde kullanılamadığında, hücreler enerji için ihtiyaç duyduğu şekeri düzenli alamaz. Bu da beynin acıkma sinyali ile birlikte tatlı isteğini artırır. Özellikle yemekten kısa bir süre sonra yeniden acıkma ya da enerji düşüklüğü hissediyorsanız, bu durum diyabetin habercisi olabilir” diyor.

Yaralarınız geç mi iyileşiyor?

Diyabet, bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve kan dolaşımını olumsuz etkileyerek yaraların daha geç iyileşmesine neden olabilir. Yüksek kan şekeri, damar yapısını bozarak yaralanan bölgelerde yeterli oksijen ve besin maddelerinin taşınmasını engeller. Aynı zamanda bağışıklık hücrelerinin etkinliğini azaltarak enfeksiyon riskini artırabilir. Özellikle ayak yaraları ve enfekte kesikler diyabet hastalarında dikkatle takip edilmelidir.

Sürekli yorgun ve halsiz mi hissediyorsunuz?

Vücudunuz şekerden yeterince enerji üretemediğinde, kendinizi sürekli yorgun hissedebilirsiniz. Diyabet hastalarında bu belirti oldukça yaygındır ve genellikle insülin direnciyle ilişkilidir. Kan dolaşımında yeterince glikoz olsa bile, hücreler bu glikozu etkili bir şekilde enerjiye dönüştüremez. Bunun sonucunda kaslar ve organlar yeterli enerjiyi alamaz ve kişi gün boyunca halsiz ve bitkin hisseder. Uyku düzeninde bozulmalar da bu yorgunluğu artırabilir.

Ellerde ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanma hissediyor musunuz?

Sinir hasarı (nöropati), diyabetin erken ve yaygın belirtilerindendir. Ellerde, ayaklarda veya bacaklarda uyuşma, karıncalanma ya da yanma hissi varsa dikkatli olmalısınız. Yüksek kan şekeri, sinir uçlarına zarar vererek his kaybına yol açabilir. Özellikle uzun yıllar diyabeti kontrolsüz şekilde seyreden hastalarda sinir hasarı gelişebilir. Düzenli kan şekeri kontrolü, bu tür komplikasyonların önlenmesinde büyük önem taşır.

Aile bireylerinizde diyabet hastası var mı?

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Diyabet, genetik yatkınlıkla da ilişkili bir hastalıktır. Anne, baba veya kardeşlerinizde diyabet öyküsü varsa, risk altında olabilirsiniz. Özellikle birinci derece akrabalarda Tip 2 diyabet bulunması, kişinin ilerleyen yıllarda diyabet geliştirme ihtimalini artırır. Ancak genetik yatkınlık tek başına hastalığı belirlemez; sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve kilo kontrolü bu riski azaltmaktadır. Bu nedenle risk grubunda olan kişilerin düzenli olarak doktor kontrolünden geçmesi önemlidir” diyor.

40 yaş civarında, açık tenliyseniz, fazla kilonuz varsa, dikkat!

Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan safra kesesinde oluşan taşlar; şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunlarıyla ilk sinyalleri veriyor. Her safra kesesi taşının ameliyat gerektirmediğine dikkat çeken Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç “Safra taşları bir sebep değil bir sonuçtur. Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır” diyerek safra taşları konusunda toplumda yanlış bilinen doğruları anlattı.

Prof. Dr. Murat Gönenç

Prof. Dr. Murat Gönenç

Safra taşı yalnızca safra kesesinde olur: Taşlar, safra kesesi dışındaki safra yollarında da oluşabiliyor. Safra sistemini bir ağaca benzeterek anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç, küçük ve orta boy dallarının karaciğerin içinde, büyük dallarının ve gövdesinin karaciğerin dışında yerleşik olduğunu söylüyor. Safra kesesi de karaciğerin dışında yer alan safra yollarının bir parçasını oluşturuyor. Safra ağacı karaciğerde üretilen safranın geçici olarak depolanarak bağırsağa aktarılması görevini üstleniyor. Bu ağacın herhangi bir bölgesinde safra taşı oluşsa da büyük bir kısmı safra kesesinde gelişiyor.

Safra taşı sadece yaşlılarda görülür: Safra taşları her yaş grubunda görülebiliyor. Ancak yaş ilerledikçe risk artıyor. 40 yaşından sonra görülme sıklığı yükseliyor. Bunun yanı sıra obezite, genetik yatkınlık ve bazı kronik hastalıklar da safra taşı oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.

Safra taşı her zaman şikayete neden olur: Safra taşları her zaman belirti vermediğinden şikayete de yol açmayabiliyor. O nedenle rutin kontroller sırasında bazen tesadüfen tespit edilebiliyor. Safra taşlarında en sık görülen şikayet ise şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunları oluyor. Acil durumlarda, sağ omuza ve sağ kürek kemiğinin altına doğru yansıyan şiddetli karın ağrısı, ateş ve sarılık gibi şikayetler görülüyor. Ultrasonografi ile kolayca tanı konulsa da safra ağacının diğer kısımlarındaki taşlar ve şüphe duyulan diğer hastalıkların teşhisi için bazı ek tetkikler gerekebiliyor.

Safra taşları belirtilerden hemen anlaşılabilir: Safra taşlarına bağlı hastalıkların şikayetleri mide, pankreas ve bağırsak hastalıkları ile akut apandisit, kalp krizi ve böbrek taşı gibi diğer hastalıkların belirtileri ile karışabiliyor.

Safra taşları sadece kadınlarda görülür: Kadınlar, erkeklere göre daha yüksek risk altında olsalar da safra taşları erkeklerde de görülebiliyor. Eski tıp kitaplarında safra taşlarının en sık 40 yaş civarı, açık tenli ve kilolu kadınlarda görüldüğüne dair bilgiler olduğunu,“4F (forty, female, fairy, fat)” şeklindeki İngilizce kısaltmaya sık rastlandığını belirten Prof. Dr Murat Gönenç, “Gerçekten de kadınlık hormonları, yaş ve obezite safra taşı gelişimi açısından iyi bilinen risk faktörleridir. Özellikle gebelik sürecinin ve bazı doğum kontrol ilaçlarının safra taşı oluşumunu tetiklediği net olarak gösterilmiştir” diyor. 

Safra taşı düşürülebilir: Safra kesesi taşları böbrek taşları gibi düşürülemiyor. Taşlar, kesenin içinde hareket edebiliyor, ancak kendiliğinden düşmeleri mümkün olmuyor. Bol su içmek de böbrek taşlarında olduğu gibi düşmelerini sağlamıyor. 

Safra taşı sadece yağlı yiyeceklerden kaynaklanır: Beslenme önemli bir faktör olsa da safra taşlarının tek sebebi değil. Safra taşlarının da kendi içlerinde tipleri bulunuyor ve her bir safra taşı tipinin oluşum mekanizması birbirinden farklı. Batı tipi beslenme, yani et ağırlıklı yemek tüketilen ülkelerde en sık görülen safra taşları kolesterol taşları oluyor.

Safra taşları ilaçla veya bitkisel yöntemlerle eritilebilir: Bilimsel olarak kanıtlanmış bir ilaç veya bitkisel tedavi yöntemi bulunmuyor. Mevcut tedavi seçenekleri arasında en etkili yöntem laparoskopik cerrahi ile safra kesesinin alınması oluyor. 

Safra kesesi alınırsa sindirim bozulur: Safra kesesi olmadan da vücut safra üretmeye devam ediyor. Ameliyat sonrası bazı gıdalara karşı hassasiyet gelişse de bu durum, genellikle zamanla düzeliyor. Safra kesesinin yokluğu ne erken ne de geç dönemde ciddi bir sorun teşkil etmiyor. 

Safra taşı olan herkes mutlaka ameliyat olmalıdır: Her safra taşı tedavi gerektirmiyor. Şikayet oluşturmayan safra taşları medikal olarak takip ediliyor. Ancak bazı özel durumlarda (büyük taşlar, bağışıklık sistemi zayıf hastalar vb.) belirti olmasa bile ameliyat önerilebiliyor. Safra kesesi taşlarında tedavi için mutlak gerekçe kişinin safra taşlarına bağlı şikayetlerinin olması veya daha önce safra taşlarına bağlı bir hastalık geçirmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç; safra kesesi taşlarının tesadüfen saptandığı hastalarda tedavi önerilen belli başlı durumları şöyle açıklıyor: “Safra taşı oluşumu ile seyreden kan hastalıkları, başka nedenle karın cerrahisi planlanan hastalar, yaşadıkları yer veya işleri nedeniyle acil sağlık hizmetine ulaşması zor olan kişiler (kırsal bölgelerde yaşayanlar, sık seyahat edenler, askerler, denizciler, vs.), bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar veya hastalıklar, nakil hastaları, doğurganlık çağında olan ve gebelik düşünen kadınlar, safra kesesi taşı 2 cm’den büyük olan bireyler, safra kesesi duvarında kireçlenme, safra kesesi taş ile dolu olan kişiler. Safra kesesinden farklı olarak, safra ağacının başka kısımlarında yer alan taşlar için şikayet olsun ya da olmasın, mutlaka tedavi önerilir”

Ameliyatta yalnızca taşların alınması yeterlidir: Safra taşı ameliyatlarında yalnızca taşlar değil, kese tümden alınıyor.  Selim safra kesesi hastalıklarında bilimsel olarak ispatlanmış en iyi tedavi yöntemi “laparoskopik kolesistektomi” yani kapalı yöntemle safra kesesinin bütünüyle çıkarılması oluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç; ameliyat yöntemi ile ilgili şu bilgiler veriyor: “Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır. Bu nedenle, safra kesesinin içini açıp sadece taşları almak şeklindeki bir tedavi yöntemi bilimsel olarak kabul edilebilir değildir. Taş eritme ve kırma tedavilerinin uzun dönemde başarısız olmalarının nedeni de budur. ‘kapalı yöntem’ olarak bilinen, laparoskopik olarak yapılan safra kesesi ameliyatı küçük kesilerle yapılır. Ameliyat sonrası ağrı ve rahatsızlık hissi azalır, hasta normal hayata hızlıca dönebilir.”

Alerjik hastalıkların görülme sıklığı artıyor!

Öksürük, boğazda gıcık hissi, hırıltılı solunum, nefes darlığı, burun tıkanıklığı, gözlerde kızarıklık ve hapşırık gibi belirtilerle kendini gösteren alerjik hastalıklar ülkemizde son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Ancak ne yazık ki çoğunlukla ortak belirtilere sahip olan üst solunum yolu enfeksiyonları, akut bronşit ve mevsimsel grip gibi sık görülen hastalıklarla karışabildiğinden tanı konulması uzun zaman alabiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlim Irmak, çoğu hastanın bu belirtileri hafife alıp, geçmesini beklediği için doktora başvurmayı geciktirdiğini belirterek “Ülkemizde alerjik hastalıkların görülme sıklığı giderek artıyor. Astım hastalarının yaygınlığı yüzde 5-10 civarındayken, alerjik rinit yüzde 20’lere ulaşıyor. Geç tanı veya yanlış tanı nedeniyle hastalar yıllarca doğru tedaviyi alamıyor hatta tedavisiz kalabiliyor. Öyle ki çoğu kez hastalar şikayetlerinin alerjen maruziyetinden olduğunu dahi bilmiyor. Tedavisiz kalan alerjik hastalıklar ise solunum yollarında geri dönüşümsüz hasara, havayolu daralmasına ve ilerleyici solunum yetmezliğine yol açıyor” diyor. Oysa alerjik solunum yolları ve alerjik akciğer hastalıklarının erken tanı ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabileceğini vurgulayan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlim Irmak, yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren hatta yaşamı tehdit edebilen alerjik hastalıklara karşı alınabilecek 6 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. İlim Irmak

Doç. Dr. İlim Irmak

·        Alerjenlerden korunun!

Polen, ev tozu ve küf mantarı gibi yaygın alerjenlerden korunarak semptomları azaltmak mümkün. Doç. Dr. İlim Irmak “Bu konuda her zaman hastalarıma söylediğim bir sağlık mottom var: Genetik yatkınlık olmasa da hayat boyu kendimizi maruz bıraktığımız şeylere göre karşılaşacağımız hastalıkları aslında biz belirliyoruz. Bu etkenlerin başında da sigara dumanı, hava kirliliği, mesleki maruziyetler (fırıncılık, pastacılık, hayvan laboratuarlarında çalışma, veterinerlik, deterjan endüstrisi vb.), kedi, köpek vb. hayvan epiteli, viral enfeksiyonlar ve stres gibi faktörler rol oynuyor. Bu nedenle sizi rahatsız eden alerjenleri tespit ederek bu alerjenlerden korunmak gerekir” diyor.

  • Çevresel maruziyetlere karşı önlem alın

Hayvan sahiplenen kişilerin sevimli dostlarını yatak odalarına almamaları/ birlikte yatmamaları, temas ettikleri kıyafetlerle güne devam etmemeleri ve bu kıyafetlerle yatağa yatmamaları, sık duş almaları, sık kıyafet değiştirmeleri, parfüm, deterjan ve yemek kokularına maruz kalmamaları ve gerektiğinde okyanus suyu, serum fizyolojik gibi uygun materyallerle nazal yıkamalar yapmaları faydalıdır.

  • Sigara ve dumanından kaçının

Alerjik hastalıkların çevresel maruziyetler nedeniyle sonradan da gelişebildiğini, bunu bilerek gereken önlemleri almak gerektiğini belirten Doç. Dr. İlim Irmak, alerjik etkenlerin en önemlilerinden birinin sigara ve hava kirliliği olduğunu vurgulayarak “Sigara ve hava kirliliğine maruziyet solunum yollarında inflamasyona ve alerjenlere daha da duyarlı hale gelinmesine yol açar, hastalık şiddetini artırabilir. Unutmayın; nedene yönelik önlemler alınmadığı sürece ilaç tedavileri yetersiz kalacaktır. Buna verilebilecek en iyi örnek; kişinin sigara içmeye devam ederek astım ilaçları ile tedavi başarısı şansını azalttığı gerçeğidir” diyor.

  • Bulunduğunuz ortamı alerjenlerden arındırın

Halı, kilim gibi ev tozu akarlarına kaynak oluşturabilecek eşyaları azaltmak ve açıkta değil  kapalı dolapta tutmak, hava filtreleri ve hava temizleme cihazı kullanmak, düzenli temizlik yapmak ve bulunulan ortamı sık sık havalandırmak alerjen yükünü azaltarak belirtileri hafifletebilir.

  • Dengeli ve sağlıklı beslenin

Alerjik hastalıkların beslenme düzeni ile de yakından ilişkili olduğunu ancak bunun toplumda çoğunlukla bilinmediğini vurgulayan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İlim Irmak “Yapılan çalışmalar; tüketilen bazı besinlerin vücutta inflamasyona neden olarak alerjik hastalıklara zemin hazırladığını ve atakları tetiklediğini göstermektedir. Bu nedenle bu besinlerin farkına vararak uzak durmak önemlidir. Akdeniz tipi beslenme ve antioksidanlar bağışıklık sistemini güçlendirerek alerjik inflamasyonu azaltmaya destek olduğundan dolayı sağlıklı ve dengeli beslenmeye özen göstermek gerekir” diyor.

  • Düzenli egzersiz yapın

Akciğer kapasitesini artıran egzersizler ve doğru nefes alma teknikleri ile stresi yönetmenin yollarını öğrenerek uygulamak alerjik solunum yolu hastalıkları ve alerjik akciğer hastalıklarının semptomlarını hafifletmede önemli rol oynar. Haftada en az üç gün, birer saat düzenli yürüyüş yapmak da bağışıklık sistemini güçlendirerek alerjenlere karşı vücudun daha dirençli olmasına katkı sağlar. Ayrıca akciğer kapasitesini artırır ve daha verimli çalışmasına destek olur. Stres alerjik reaksiyonları tetiklediğinden dolayı düzenli yürüyüş sayesinde bu semptomların da kontrol altına alınması sağlanır.

Sağlıklı beslenme takıntısı!

Son yıllarda sağlıklı beslenmeye yönelik farkındalığın arttığını belirten uzmanlar, ancak bazı kişilerin bu durumu takıntı haline getirebildiğini söylüyor.

Ortoreksiya Nervoza olarak adlandırılan bu bozukluğun, kişinin gününün büyük bir kısmını en saf ve doğal yiyecekleri araştırmaya ve hazırlamaya ayırmasına neden olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kişiler katı ve kısıtlayıcı diyetler uygularlar. Dışarıda yemek yeme konusunda yoğun bir kaygı duyarlar.” dedi. Bu durumun sosyal izolasyona neden olabildiğini de aktaran Aytop, özellikle mükemmeliyetçi ve obsesyonel düşünce yapısına sahip bireylerde sık görüldüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, Ortoreksiya Nervoza olarak adlandırılan sağlıklı beslenme takıntısı hakkında açıklama yaptı.

Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop

Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop

Sağlıklı beslenmeye çalışmak iyi ama…

Son yıllarda sağlıklı beslenmeye yönelik farkındalığın arttığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Sosyal medyada ve televizyon kanallarında veya bir araya gelen kişiler arasında sık sık sağlıklı beslenmenin ne kadar değerli olduğu konuşuluyor.” dedi.

Bir açıdan sağlıklı beslenmeye çalışmanın, bunun hakkında sohbet etmenin ve içerikler izlemenin iyi bir şey olduğunu ifade eden Aytop, “Bir taraftan da bazı bireyler bu sağlıklı beslenme durumuna karşı aşırı bir takıntı geliştirebiliyor. Kişi sürekli sağlıklı beslenme konusunda araştırma yapıyor. ‘Nasıl en sağlıklı, en saf, en doğal yiyeceği bulabilirim’ diye sürekli kafa yoruyor. Gününün belirli bir kısmını hatta belki çok uzun bir kısmını bu konuya ayırabiliyor. Bu noktada takıntılı boyuta varan bir ‘sağlıklı beslenmeye çalışma’ mücadelesi ortaya çıkıyor. Buna da ‘Ortoreksiya Nervoza’ diyoruz.” açıklamasını yaptı.

İkili ilişkiler bozulabiliyor, sosyal izolasyona neden olabiliyor

Ortoreksiya Nervoza’nın en belirgin semptomunun, kişinin gününün önemli bir kısmını saf ve doğal beslenmeye yönelik araştırmalar gerçekleştirmesi ve bu yiyecekleri hazırlamaya ayırması olduğuna vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kişiler katı ve kısıtlayıcı diyetler uygularlar. Dışarıda yemek yeme konusunda yoğun bir kaygı duyarlar. Çünkü dışarıda yemek yerlerse, daha sonrasında suçlu hissedebilecekleri yiyecekleri yiyebilirler. Onlara göre sağlıksız olan yiyecekleri yemek durumunda kalabilirler.” dedi.

Bu durumda olan kişilerin sosyal hayatlarında bazı zorluklar yaşayabildiklerini aktaran Aytop, şunları söyledi:

“Kişi herhangi bir restorana veya kafeye gidiyor, orada bir şeyler yiyip içmiyor. Yerse suçluluk duyuyor ya da kendi yiyeceğini içeceğini götürüyor. Bu durumda ‘en iyisi gitmeyeyim’ diye düşünebiliyor. Bu da bir noktadan sonra sosyal izolasyona yol açabiliyor. Bu durumdan mustarip olan kişiler bir taraftan da çevrelerinin de o şekilde beslenmesi için baskıda bulunabiliyorlar. Tabii ki bu da onların kişiler arası ilişkilerine zarar verebiliyor.”

Tedavi, multidisipliner bir yaklaşımla ele alınmalı

Ortoreksiya Nervoza’nın tedavisine multidisipliner bir şekilde yaklaşılmasının çok değerli olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bir taraftan beslenme ve diyetetik alanında bir uzmandan ve psikoterapi tarafından destek almak; bir taraftan da gerekli görülmesi halinde bir psikiyatrist desteği almak sürece olumlu bir şekilde tesir edecektir. Elbette aile ve sosyal destek de bu süreçte çok değerli olacaktır.” şeklinde konuştu.

Mükemmeliyetçi bireylerde sıklıkla görülebiliyor…

Ortoreksiya Nevroza ve sosyal medya ilişkisine de değinen Uzman Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu konu hakkında sosyal medyada çok fazla içerik var. Sağlıklı beslenmeye yönelik hangi gıdaların daha sağlıklı, hangilerinin sağlıksız olduğuna yönelik paylaşım bombardımanına maruz kalıyoruz. Dolayısıyla sosyal medyanın tabii ki bir etkisi var ama buradaki tek faktörün sosyal medya olduğunu söyleyemeyiz.” dedi.

Psikolojik ve biyolojik yatkınlıkların, sosyal faktörlerin birçok mekanizmanın bu bozukluğun oluşmasında devreye girdiğinin altını çizen Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ortoreksiya Nervoza mükemmeliyetçi bireylerde ve obsesyonel düşünmeye yatkın kaygılı bireylerde sık görülen bir durum. Ayrıca dansçılar, sporcular ya da modeller gibi belirli vücut formunu korumak durumunda olan bireylerde yaygın bir şekilde görülebilir.”