Yazılar

Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir!

Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin kendi beyin dokusuna saldırdığı kronik bir hastalık olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bu süreci ‘beyinde başlayan bir iç savaş’ olarak tanımlıyor.
Kadınlarda daha sık görülen MS’in seyrinin her hastada farklı olduğunu aktaran Tarlacı, “İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” dedi. Tamamlayıcı tedavilerin, tıbbi tedaviyi desteklemek şartıyla faydalı olabileceğini, ancak alternatif tedavilerin ciddi riskler taşıdığına dikkat çeken Tarlacı, bitkisel takviyelerin masum olmadığını, ilaçlarla etkileşimlerinin tehlikeli olabileceğini hatırlattı. Tarlacı, MS hastalarına bilimsel temeli güçlü, güvenli yöntemleri tercih etmeleri çağrısında bulunuyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Multiple Skleroz’un (MS) nedenleri, belirtileri, hastalık süreci ve özellikle tamamlayıcı ile alternatif tedavi yöntemleri arasındaki farklar ile olası riskleri anlattı.
Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar…
Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin beynin kendi yapılarına saldırarak hasar oluşturduğu bir hastalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu, beyinde başlayan bir iç savaş gibidir. Bağışıklık sistemi düşmanı dışarıda değil, içeride arar ve beynin en temel yapı taşlarına saldırır.” dedi.
MS’in genellikle 20-40 yaş arasındaki bireylerde ortaya çıktığını ve kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha sık görüldüğünü kaydeden Tarlacı, “Türkiye gibi güneşli ülkelerde bile D vitamini eksikliği, sigara kullanımı ve modern yaşam tarzı MS riskini artırıyor.” şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur!
Normalde bağışıklık sisteminin beyin dokusuna müdahale edemediğini, çünkü arada bir ‘kan-beyin bariyeri’ bulunduğunu aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak bu bariyer zedelendiğinde bağışıklık sisteminin saldırgan hücreleri beyin içine sızar ve miyelin kılıfına saldırır. Bu süreçte CD8+ ve CD4+ lenfositler, NK hücreleri, B hücreleri gibi birçok aktör adeta bir işgal gücü gibi davranır. Plak dediğimiz lezyonlar da işte bu savaşın izleridir.” dedi.
Sinir hücrelerinin iletiminin miyelin kılıfla sağlandığını dile getiren Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu yalıtım maddesi bozulduğunda elektriksel ileti kopar. MS’in fiziksel semptomları da bu iletim bozukluğunun sonucudur. Elektrik kablosunun yalıtımı bozulursa kıvılcım çıkar, kısa devre olur; beyinde olan da budur.”
Hastalık her bireyde farklı seyrediyor!
MS’in kadınlarda daha sık görülmesinin, hormonel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Özellikle östrojenin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri burada önemlidir. Kadın vücudu doğası gereği farklı bağışıklık reflekslerine sahiptir. Bu, MS gibi otoimmün hastalıklarda bazen dezavantaja dönüşebilir.” dedi.
Hastalığın seyrinin her bireyde farklı olduğunu vurgulayan Tarlacı, “Relapsing-Remitting, Secondary Progressive, Primary Progressive gibi türleri vardır. İki MS hastasını yan yana koysanız biri ayakta, diğeri tekerlekli sandalyededir. Bu fark, erken teşhis ve yönetimin önemini gösterir.” açıklamasını yaptı.
Bir MS hastasının hikâyesi, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgili!
“MS sadece genetik bir hastalık değildir.” diyen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, genetik bir eğilimin üzerine binen çevresel ve immünolojik etkileşimlerin bir ürünü olduğunu aktardı.
Epstein-Barr virüsü enfeksiyonları, çocuklukta geçirilen viral hastalıklar, 17 yaş öncesi sigara kullanımı, D vitamini eksikliği ve ekvatordan uzaklaştıkça artan coğrafi risk faktörlerinin bu hastalığın gelişiminde etkili olduğunu ifade eden Tarlacı, şunları söyledi:
“MS sadece sinirsel değil, nöropsikolojik ve sosyal boyutları olan bir hastalıktır. Beynin bilgiyi işlemesini, duyguları yönetmesini, hatta kimlik algısını bile değiştirebilir. Bu yüzden bir MS hastasının hikâyesi sadece kas değil, kişilik ve ruhsal dengeyle de ilgilidir.”
Tamamlayıcı tedavi tıbbi tedaviyi destekliyor, alternatif tedavi ise reddediyor!
MS genç yaşlarda başlayan, yıllar süren ve seyri belirsiz bir hastalık olduğu için hastaların genellikle klasik tıbbın yanında yeni çareler aradığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “MS hastalarının büyük kısmı genç, eğitimli, üretken ve sorgulayıcı kişilerdir. Bu da onları doğal olarak tamamlayıcı ve alternatif tedavilere yöneltir. Ama neyin doğru, neyin tehlikeli olduğuna dair bilgileri eksiktir.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, tıbbi tedaviye ek olarak uygulanan destekleyici yöntemler; alternatif tedavinin ise bilimsel temelden uzak olup tıbbi tedavinin yerine konulmaya çalışılan, ciddi riskler taşıyabilen uygulamalar olduğunu söyleyen Tarlacı, şu ifadeleri kullandı:
“Birinin amacı desteklemek, diğerinin amacı tıbbi sistemin yerine geçmektir. Bu çok tehlikeli bir çizgidir. Bazı bitkisel destekler doğrudan MS ilaçlarıyla etkileşime girer ve tedaviyi sabote edebilir. Sarı kantaron, antidepresanlarla etkileşir, serotonin sendromu yapabilir. Greyfurt suyu karaciğer enzimlerini bloke eder, ilaçların toksik hale gelmesine neden olabilir. Ginkgo biloba kan sulandırıcı etki yapar, beyin kanaması riskini artırabilir. Zerdeçal bağışıklık sistemini uyarır, MS’in alevlenmesine yol açabilir. Kava Kava karaciğer hasarına neden olabilir, bağışıklık baskılayıcılarla birlikte alınırsa risk artar. Bitkisel bir şey doğal diye masum değildir, zehirli mantar da doğaldır ama öldürür.”

Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorun!
Bilimsel olarak güvenli tamamlayıcı yöntemler olduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Meditasyon ve zikir, stresi azaltarak bağışıklık sistemini sakinleştirir. Egzersiz denge, dayanıklılık ve kas kontrolünü artırır. Müzik terapisi beynin duygusal bölgelerini uyarır, ağrı eşiğini yükseltebilir. Yoga ve nefes egzersizleri sinir sistemini regüle eder, gevşeme sağlar. Kegel egzersizleri pelvik kasları güçlendirir, idrar kontrolünü destekler.” dedi.
Tamamlayıcı tedavinin, ancak tıbbi tedaviyi inkâr etmeden, onun yanında bir yardımcı oyuncu gibi davranırsa faydalı olduğunu vurgulayan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:
“Umut tacirliği MS hastaları için büyük bir sorundur.Kök hücreden tutun da yılan zehri ve padma-28 gibi bilimsel temeli olmayan ürünlere kadar birçok yöntem sadece umudu sömürür. Bazıları pahalı, bazıları zararlı, bazıları ise sadece zaman kaybettirir. Kortizonlarla, interferonlarla ve antidepresanlarla etkileşebilecek bitkilere dikkat edilmeli. Spirulina aşırı bağışıklık uyarımı yapabilir. Koenzim Q10 kan sulandırıcılarla birlikte kullanılmamalıdır. Melatonin uyku bozukluğuna iyi gelse de diğer ilaçlarla doz kontrolü şarttır. Selenyum ve çinko eksiklikte faydalı olsa da fazlası toksik olabilir.

MS hastalarının bu maddeleri kullanmadan önce mutlaka doktorlarına danışmaları gerekir. Doğal deyip rastgele alınan her şey riskli olabilir. Tüm bitkisel destekler hekime danışılmalı, ilaçlarla etkileşimleri gözden geçirilmelidir. Kullandığınız tüm ilaçları ve destekleri bir listeye yazın, çakışma riskini azaltın. Bilinmeyen ürünleri, özellikle internetten temin edilen takviyeleri kullanmayın. Meditasyon, müzik, egzersiz gibi bilimsel yönü güçlü tamamlayıcıları tercih edin. MS hastaları bilgili ve meraklı oldukları için bazen tuzağa düşerler. Alternatif tedaviye yönelmek yerine, akıllı tamamlayıcılar seçilmelidir.”

Yalnız yaşamayın!

Uzun süreli yalnızlığın hem ruhsal hem fiziksel sorunlara neden olabileceğini belirten uzmanlar, bu durumun özellikle beyin üzerinde birçok olumsuz etkisi olduğunu söylüyor.

Yalnızlığın vücutta stres tepkisini sürekli hale getirerek kortizol seviyelerini artırdığını aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir.” dedi. Yalnız bireylerde prefrontal korteks, amigdala ve hipokampus gibi bölgelerde yapısal ve işlevsel değişiklikler gözlendiğine dikkat çeken Metin, sosyal uyarı eksikliğinin beyin işlevlerini zayıflattığını, dijital iletişimin ise yüz yüze etkileşimin yerini tam olarak dolduramadığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Barış Metin

Prof. Dr. Barış Metin

Kronik yalnızlık, hem ruhsal hem fiziksel hastalık riskini artırıyor!

Uzun süreli yalnızlığın stres tepkisini tetikleyerek hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksını sürekli aktif tuttuğunu dile getiren Prof. Dr. Barış Metin, “Bu durum, kortizol seviyelerinin artmasına ve zamanla nöroinflamasyon, hipokampal hasar ve bağlantı kopmaları gibi değişimlere yol açabilir. Kronik yalnızlık depresyon, anksiyete, Alzheimer hastalığı ve kalp hastalıkları gibi pek çok sorunun riskini artırır.” dedi.

Nörolojik açıdan da yalnızlığı tanımlayan Metin, “Nörobilimsel olarak yalnızlık, beklenen sosyal bağlılık düzeyi ile mevcut sosyal durum arasındaki farkın algılanmasıdır. Bu fark, beynin özellikle sosyal ödül ve sosyal tehdit işleme ağlarını aktive eder.” açıklamasını yaptı.

Yalnızlık beyin kimyasını olumsuz etkiliyor!

Yalnızlığın beyinde özellikle etkilediği bazı bölgeler olduğunu aktaran Prof. Dr. Barış Metin, “Prefrontal korteks (özellikle medial PFC), sosyal değerlendirme ve öz-farkındalıkla ilgili bölgedir. Yalnız kişilerde bu bölgede hiperaktivite gözlenebilir. Amigdala, sosyal tehdit ve korku algısıyla ilişkilidir. Yalnız bireylerde amigdala daha uyarılmış olabilir. Hipokampus, bellek ve stres regülasyonunda görev alır. Uzun süreli yalnızlık bu bölgede hacim kaybına yol açabilir. Arka singulat korteks ve temporoparietal bağlantı bölgeleri de sosyal algı ve zihinsel durumları anlama ile ilişkilidir.” dedi.

Yalnızlığa yanıt olarak ise bazı kimyasalların devreye girdiğine dikkat çeken Metin, şunları söyledi:

“Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir. Dopamin, sosyal ödüllerle bağlantılıdır. Yalnızlık durumunda dopamin sisteminin zayıfladığı düşünülür. Oksitosin, sosyal bağ hormonudur. Yalnızlıkta düzeyleri azalabilir. Serotonin, düşük serotonin düzeyleri yalnızlık ve depresyonla ilişkilidir.”

Beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkileri gözlemlenebiliyor!

Uzun süreli yalnızlığın özellikle yaşlılarda bilişsel işlevlerde  gerilemeye  neden olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Barış Metin, “Birçok araştırma yalnızlığın demans olasılığını artırdığını göstermiştir.” dedi.

MR, PET gibi beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkilerinin gözlemlenebildiğini kaydeden Metin, “Özellikle prefrontal korteks, insula, amigdala ve hipokampüste aktivite ve şekil değişiklikleri bildirilmiştir. Bu alanlar beynin hem bellek, duygular ve karar verme gibi temel bilişsel işlevlerinde hem de sosyal iletişimde yer alan alanlardır.” şeklinde konuştu.

Sosyal uyarı olmazsa beyin işlevleri zayıflıyor!

Dijital iletişimin, kısmen gerçek sosyal temasın yerini tutabileceğini ifade eden Prof. Dr. Barış Metin, “Ancak iletişimin tam karşılığı değildir. Beyin, yüz yüze etkileşimlerde, mimik, tonlama, dokunma, koku gibi çoklu duyusal ipuçlarını işler. Bu durum oksitosin ve empati ağlarını daha fazla aktive eder. Mesajlaşma veya görüntülü konuşma gibi dijital iletişimde, sosyal bağ hissi sınırlıdır. Empatik beyin devreleri daha az uyarılır.” dedi.

Yalnızlığın beyin üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek veya azaltmak için önerilerde bulunan Metin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Öncelikle yalnızlıkla yaşamamak gerekir. Yaşam tarzımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek daha sosyal bireyler haline gelmeliyiz. Beynimiz sosyal uyarıya muhtaçtır ve sosyal uyarı olmadan işlevleri zayıflayacaktır. Bu nedenle yalnız hissediyorsanız öncelikle yakınlarınızdan sonrasında ise profesyonellerden destek isteyin.”

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Yazın spor yaralanmaları yaygınlaşıyor!

Yaz aylarında havaların ısınmasıyla birlikte açık hava aktivitelerine olan ilgi artıyor. Ülkemizde özellikle tatil beldelerinde yüzme, plaj voleybolu, tenis, bisiklet, koşu ve su sporları gibi açık havada yapılan aktiviteler yazın en çok tercih edilen spor dalları arasında yer alıyor. Ancak dikkat! Bilinçsiz yapılan hareketler spor yaralanmalarına davetiye çıkarabiliyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy “Özellikle yazın verdiği enerjiyle bazı kurallar göz ardı edilebildiğinden, yaz aylarında spor yaralanmalarında her yaştan kesimde belirgin şekilde artış görülüyor. Üstelik insanlar, tatil ruhu ve ‘bir şey olmaz’ düşüncesiyle oluşan sakatlıkları önemsemeyebiliyor, doktora başvurmaktan kaçınabiliyor. Bu ihmaller küçük bir kas zorlanmasının ileride ciddi tendon ya da bağ yaralanmalarına dönüşmesine neden olabiliyor” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy, yaz sporlarında en sık yapılan 5 yanlışı anlattı, yazın spor yaralanmalarına karşı alınabilecek önlemleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Safa Gürsoy

Prof. Dr. Safa Gürsoy

  • Spor öncesi yeterince ısınmamak

Spor öncesinde yapılan ısınma hareketleri kasları ve eklemleri aktiviteye hazırlar, sakatlanma riskini azaltır. Özellikle plaj voleybolu gibi sıçramalı sporlarda, koşu ve bisiklet gibi tempolu aktivitelerde ısınmadan başlamak, kas gerilmeleri ve bağ yaralanmalarına davetiye çıkarabilir. Isınma süresi en az 5-10 dakika olmalı ve tüm büyük kas gruplarını kapsamalıdır.

  • Doğru ekipman kullanmamak

Her sporun kendine özgü ekipmanları vardır. Plajda çıplak ayakla koşmak, uygun ayakkabı olmadan bisiklete binmek ya da koruyucu gözlük takmadan su sporları yapmak sık karşılaşılan hatalardandır. Spor ekipmanlarının doğru kullanımı sadece performansı artırmakla kalmaz, aynı zamanda güvenliği sağlar. Spor ayakkabısının zemine uygunluğu, bisiklet kaskının sağlamlığı gibi detaylara özen göstermek gerekir.

  • Yeterince su içmemek

Yaz aylarında artan sıcaklıkla birlikte terleme oranı yükselir ve vücut hızla sıvı kaybeder. Bu durum, kas kramplarından bilinç kaybına kadar uzanan ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Spor yapmadan 30 dakika önce su içmek, aktivite sırasında küçük yudumlarla sıvı alımına devam etmek gerekir. Ancak çoğu kişi susamadan su içmeme hatasına ya da şekerli içecekler tüketerek sıvı aldığı şeklinde yanlış bir düşünceye kapılabiliyor. Şekerli veya kafeinli içecekler su yerine geçmediği için, su ve elektrolit içeren içecekler tercih edilmelidir.

  • Yüksek sıcaklığa aldırış etmemek

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Safa Gürsoy “Yüksek sıcaklıklar, kas ve bağ dokularının normalden daha fazla esnemesine ya da susuzlukla birlikte zorlanmasına yol açabilir. Özellikle asfalt gibi sıcak yüzeylerde yapılan koşular ya da güneş altında uzun süreli antrenmanlar, kas krampları, aşırı zorlanmalar ve sıcak çarpmasına bağlı koordinasyon bozukluklarıyla sonuçlanabilir. Isınan kaslar daha çabuk yorulur, bu da sakatlanma riskini artırır. Sıcak saatlerde doğrudan güneş altında egzersiz yapmaktan kaçınmak, serin zaman dilimlerini ve gölgelik alanları tercih etmek ortopedik sakatlanmaları önlemede önemli bir adımdır” diyor.

  • Vücudu aşırı zorlamak ve ağrıyı göz ardı etmek

Tatilde enerjik hissetmek doğaldır ama kas yorgunluğu hissedildiğinde spora devam etmek yerine dinlenmek gerekir. Aksi halde kas liflerinde zorlanma, bağlarda incelme ve eklem yaralanmaları gibi tablolarla karşılaşmak mümkündür. “Bir iki güne geçer” denilen ağrılar bazen ciddi spor yaralanmalarının habercisi olabilir. Hafife alınan bir diz ağrısı menisküs yırtığına, önemsenmeyen omuz zorlanması rotator manşet yırtığına dönüşebilir. Ağrının şekli ve süresi göz önünde bulundurularak gerekirse ortopedi uzmanına başvurmak ihmal edilmemelidir. Ani tempolu koşular, uzun süreli tenis maçları ya da yoğun fitness programları özellikle spora ara vermiş bireylerde kas ve eklem sakatlıklarına yol açabilir. Spor seviyesi kişisel kondisyona uygun olmalı, aşama aşama artırılmalıdır.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Kulağınızı asla nemli bırakmayın, çünkü…

Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte hemen hepimizin aklına deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri geliyor. Ancak dikkat! Özellikle sıcak hava, nem ve suyla sık temas, kulak sağlığımızı olumsuz etkileyebiliyor.  Acıbadem Altunizade Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, yaz aylarında özellikle dış kulak yolu iltihabı ve kulak mantarının görülme sıklığında ciddi bir artış yaşandığına  dikkat çekerek, “Kulakta ağrı, kaşıntı, akıntı, tıkanıklık hissi ve çınlama gibi belirtilerle kendini belli eden bu hastalıklar uyku bozukluklarından sosyal iletişim sorularına kadar birçok önemli soruna yol açabilir, yaz aktivitelerini sekteye uğratabilir. Üstelik belirtiler ihmal edilirse, tedavi süreci uzayabilir, hatta kalıcı işitme kaybı gelişebilir. Aslında alınacak olan basit yöntemlerle kulak sağlığını korumak mümkündür” diyor.

Dr. Berna Yayla Özker

Dr. Berna Yayla Özker

Deniz ve havuzda uzun süre kalmayın!

Deniz ve havuz suyuna uzun süre maruz kalmanın yaz aylarında kulak sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında geldiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Kulağa kaçan su kulak kanalının doğal yapısını bozarak, kulak kirinin şişmesine ve kanalın tıkanmasına yol açabilir. Bu durum, bakteri ve mantarların üremeleri için uygun bir ortam yaratır. Nem ve sıcaklık ise bakteri ile mantar gibi mikroorganizmaların hızla çoğalmasına zemin hazırlar. Ayrıca, yüzme sonrasında kulağın yeterince kurulanmaması da kulak kanalı çevresindeki nemin uzun süre kalmasıyla dış kulak yolu enfeksiyonları ve kulak mantarı başta olmak üzere birçok kulak hastalığına davetiye çıkarır” diyor. Yaz aylarında kulak sağlığımızla ilgili dikkat etmemiz gereken en önemli kuralın kulağımızı nemden korumak ve hijyenine özen göstermek olduğunu söyleyen Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, ihmal etmememiz gereken 6 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu

Yüzdükten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın

Islak kalan kulak içi bakteriler ve mantarlar için uygun bir üreme alanı oluşturuyor. Bu nedenle, “yüzücü kulağı” adı verilen dış kulak yolu enfeksiyonu, özellikle yaz aylarında sık görülüyor. Kulak sağlığınız için denize veya havuza girdikten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın. Havluyla kulağınızın dış kısmını silin ve başınızı yana eğerek suyun dışarı çıkmasını sağlayın.

Soğuk suya aniden girmeyin

Yeterince klorlanmayan havuzlar ve kirli deniz suları kulak enfeksiyonlarına yol açabiliyor. Özellikle mantar enfeksiyonları (otomikoz) kirli sularda daha sık görülüyor. Aynı şekilde kulağın soğuk suyla ani teması, özellikle dış kulak hassasiyeti olan kişilerde enfeksiyona neden olabiliyor. Dolayısıyla, güvenli ve temiz su kaynaklarını tercih etmeniz ve soğuk suya aniden girmemeniz kulak sağlığınız için büyük bir önem taşıyor.

Kulak tıkacı kullanın

Havuz veya denize sık giriyorsanız dikkat etmeniz gereken en önemli kural, kulağa su kaçmasını önlemek. Zira, özellikle mikroplu ve klorlu su enfeksiyon riskini çok artırıyor. Bu nedenle, denize veya havuza girerken yüzme tıkaçları kullanmanızda fayda var. Tıkaçların kulağın suyla temasını önleyerek enfeksiyon riskini azalttığını belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Özellikle daha önce kulak enfeksiyonu geçirmiş kişilerde tıkaç kullanımı nüksü önleyici etkiye sahiptir. Ancak tıkaçlar hijyenik olmalı ve her kullanımdan sonra mutlaka dezenfekte edilmelidir” diye konuşuyor.

Pamuklu çubuklarla temizlemeyin

Pamuklu çubuklar, kulağın iç kısmını temizlemek yerine, kiri daha da içeri itebiliyorlar. Bu durum kulakta tıkanıklık veya enfeksiyonla sonuçlanabiliyor. Ayrıca, pamuklu çubuklar kulak zarına zarar da verebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hatalı kulak temizleme alışkanlığının işitme kaybına yol açma riskinin her yaş grubunda yüzde 20’ye yakın olduğunu bildiriyor. Dr. Berna Yayla Özker, bu nedenle kulak temizliğinin sadece dış kısımla sınırlı kalması gerektiğini vurgulayarak, “Gerekirse, kulak kiri kulak, burun ve boğaz uzmanı bir hekim tarafından temizlenmelidir” diyor.

Kulaklık kullanımını sınırlayın

Seyahatlerde, plajda veya spor yaparken kulaklıkla uzun süre müzik dinlemek terlemeyle birleşince kulakta nem oranı artıyor ve bakteriler daha kolay çoğalıyor. Dolayısıyla kulaklığınızı sık sık dezenfekte etmeyi ve kullanım süresini sınırlamayı ihmal etmeyin.

Bu şikayetleriniz varsa, beklemeyin!

Yaz aylarında sıcaklık ve nem artışı mikroorganizmaların çoğalmalarını kolaylaştırıyor. Dolayısıyla kulakta tıkanıklık, ağrı veya akıntı sorunu yaşıyorsanız, zaman kaybetmeden bir hekime başvurun. Bu belirtilerin yaz aylarında genellikle enfeksiyon habercisi olduğunu anlatan Dr. Berna Yayla Özker, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle çocuklarda bu belirtiler hızla ilerleyebilir. Sorunların kendi kendine geçmesini beklemek yerine mutlaka bir hekime başvurmak gerekir. Erken dönemde tedaviye başlanması, hem ağrının azalmasını hem de işitme kaybı gibi komplikasyonların önlenmesini sağlar.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Göz sağlığımız için 5 temel kurala dikkat!

Yaz ayları havanın sıcak olması ve günlerin uzaması nedeniyle çoğumuzu mutlu ederken, bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Öyle ki güneşin zararlı UV ışınları, havuz ve deniz suyu, artan toz ile polenler gibi etkenler nedeniyle sadece cildimizi değil, göz sağlığımızı da tehdit ediyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz mevsiminde özellikle güneşin zararlı UV ışınları, kirli havuz ve deniz suyu nedeniyle gözlerimizde oluşan hastalıkların yaşam kalitemizi düşürmesinin yanı sıra tedavi edilmediklerinde kalıcı görme kaybına kadar ilerleyebildiği uyarısında bulunarak, “Dolayısıyla, gözlerde  kızarıklık, bulanıklık, ağrı ve ışığa karşı hassasiyet gibi sorunlar geliştiğinde zaman kaybetmeden hekime başvurmak büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında göz sağlığını korumak için dikkat etmemiz gereken beş temel kuralı ise “Güneşe çıkarken mutlaka UV korumalı güneş gözlüğü kullanmak, havuza ve denize kontakt lensle girmemek, yüzme gözlüğü takmak, elleri gözle temastan kaçınmak ve gözleri ovuşturmamak” olarak sıralıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, yaz aylarında en yaygın görülen 6 göz hastalığını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

Doç. Dr. Burak Tanyıldız

ENFEKSİYÖZ KONJONKTİVİT (GÖZ NEZLESİ)

“Kırmızı göz hastalığı” olarak da bilinen konjonktivit, gözün dış zarının iltihaplanması olarak tanımlanıyor. Yaz aylarında genellikle enfeksiyon (virüs veya bakteri) kaynaklı oluyor. Kirli havuz ve deniz, ellerin gözle teması ve ortak havlu kullanımı, enfeksiyonun bulaşmasına yol açabiliyor.  Gözde kızarıklık, sulanma, çapaklanma, batma ve yanma hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, “Erken dönemde başlanan tedavi hem bulaşmayı önler hem de semptomların kısa sürede hafiflemesini sağlar. Virüs kaynaklı konjonktivit genellikle destek tedavisiyle geçerken, bakteriyel konjonktivit ise antibiyotikli damlalarla tedavi edilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Kirli havuz ve denize girmeyin
  • Havuzda yüzme gözlüğü kullanın
  • Ellerinizi gözünüzle temas ettirmeyin
  • Kişisel eşyalarınızı paylaşmayın

ALERJİK KONJONKTİVİT

Yaz aylarında yaygın görülen polen ve toz gibi alerjenlere karşı göz yüzeyinde oluşan reaksiyon alerjik konjonktivit olarak adlandırılıyor. Polen, dış ortam alerjenleri ve rüzgarla taşınan partiküller, yaz aylarında görülme sıklığı artan alerjik konjonktivite neden olabiliyor. Belirtileri arasında gözlerde kaşıntı, kızarıklık, sulanmanın yanı sıra ışık hassasiyeti ve göz kapağı şişliği yer alıyor. Doç. Dr. Burak Tanyıldız, gözümüzün saydam tabakasında, yani korneada incelmeye yol açabileceği için bu süreçte gözlerimizi ovuşturmaktan kaçınmamız gerektiği uyarısında bulunuyor.  Doç. Dr. Burak Tanyıldız,  erken tanı ve tedavinin bu dönemin daha konforlu geçmesini sağladığını belirterek, “Tedavide antihistaminik damlalar, soğuk kompres, gerektiğinde hekim önerisiyle kortizonlu damlalara başvurulur. Ancak tedavi sonlandığında alerjik konjonktivit tekrarlama eğilimi gösterebilir” bilgisini veriyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Güneşin yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmayın
  • Eve gelince yüzünüzü ve göz çevresini yıkayın
  • Gözlük kullanarak polen temasını azaltın

 GÖZ KURULUĞU

Göz kuruluğu, gözyaşının yetersiz olması veya kalitesinin bozulması sonucu oluşuyor. Sıcak hava ve buharlaşma, yaz aylarında görülme sıklığını artıyor.  Güneş ve rüzgara maruz kalma, klimalı ortamda bulunma, uzun saatler ekran karşısında çalışma ve yetersiz sıvı alma nedeniyle gelişiyor. Yanma, batma, bulanık görme, göze kum kaçmış hissi, tipik belirtilerini oluşturuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, göz kuruluğunun tedavide geç kalındığında kornea hasarına ve enfeksiyonlara zemin hazırlayabileceğine işaret ederek, “Tedavide suni gözyaşı, nemlendirici damlalar ve çevresel önlemlere başvurulmaktadır” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Bol bol sıvı alın
  • Ekran ve klima karşısında uzun süre kalmayın
  • UV korumalı gözlük kullanın

 KORNEAL ENFEKSİYONLAR (MİKROBİK KERATİT)

Kornea tabakasının mikrobik enfeksiyonu olarak bilinen mikrobik keratit, özellikle kontakt lens kullanan kişilerde sık görülüyor. Lensle denize/havuza girmek, hijyen eksikliği ve göze gelen travmalar sebebiyle gelişiyor. Gözde ağrı, kızarıklık, ışık hassasiyeti ve görme kaybı, sık görülen belirtilerinden. Geç kalındığında kornea ülseri ve kalıcı görme kaybına yol açabildiği için erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Antibiyotikli damlalar ve yoğun takip gerektirirken, ileri tablolarda ise cerrahi yönteme başvuruluyor.

Nasıl önlem almalı?

  • Lensle havuza veya denize girmeyin
  • Lens hijyenine dikkat edin
  • Lens öncesinde ve sonrasında ellerinizi yıkayın

SARI NOKTA HASTALIĞI (MAKULA DEJENERASYONU)

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, yıllar içinde, gözün keskin görmesini sağlayan sinir tabakasında oluşan hasar olarak tanımlanan sarı nokta hastalığının gelişme riskini artırıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, sarı nokta hastalığında ileri yaşlarda düz çizgilerde kırıklı görme ve ilerleyen aşamalarda merkezi görme kaybı oluşabildiği uyarısında bulunarak “Kuru tipinde özel vitamin takviyeleri ile ilerlemesi yavaşlatılır. Yaş tipinde ise göz içine yapılan anti-VEGF (Vasküler endotelyal büyüme faktörü) iğneleri ile anormal damar oluşumu durdurulur, görme kaybı yavaşlatılır. Hastalığın düzenli olarak takip edilmesi çok önemlidir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Kum ve deniz gibi yansıtıcı ortamlarda daha dikkatli olun

KATARAKT

Güneş ışınlarına uzun süre maruz kalmak, gözde doğal lensin saydamlığını kaybederek bulanıklaşması olarak tanımlanan katarakt  hastalığının gelişme riskini de artırıyor.  Bulanık veya çift görme, ışığa karşı hassasiyet, gözlük numarasının sık sık değişmesi ve renklerin matlaşması, belirtileri arasında yer alıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Burak Tanyıldız, kataraktın ciddi görme kaybına neden olduğu için erken dönemde tedavinin büyük bir önem taşıdığını vurgulayarak,  “Kataraktın tedavisinde tek etkili çözüm, cerrahi yöntemdir. Ameliyat sırasında, bulanıklaşmış olan lens çıkarılır ve yerine yapay bir lens yerleştirilir” diyor.

Nasıl önlem almalı?

  • UV filtreli güneş gözlüğü kullanın
  • Güneşli saatlerde şapka takmayı ihmal etmeyin
  • Yansıtıcı ortamlarda (kum, deniz) daha dikkatli olun

Sıcak hava ve vücutta sıvı kaybına dikkat!

Bacaklarda ağrı veya yanma hissi, özellikle gün sonunda artan yorgunluk, gece krampları, genellikle ayak bileklerinde şişlik, varisli damarlar üzerinde kaşıntı… Bu şikayetler ülkemizde her 5 kişiden 1’inde görülen ve yaşam kalitesini düşürecek şiddete ulaşabilen varis hastalığının tipik belirtilerini oluşturuyor. Varis hastalığı, toplardamarların genişleyip kıvrımlı hale gelmesiyle ortaya çıkan ve zamanla ilerleyebilen kronik bir damar problemi olarak tanımlanıyor. En sık bacaklarda görülen varisin yol açtığı şikayetler ise yaz aylarında artıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, sıcak havanın damarların genişlemesine neden olduğuna ve bu tablonun da damar içindeki basıncı artırarak yakınmaları tetiklediğine dikkat çekerek, “Ayrıca yaz aylarında artan terleme ve sıvı kaybı kanın yoğunlaşmasına yol açarak kan dolaşımını zorlaştırmaktadır. Ayakta uzun süre kalma, özellikle tatil döneminde uzun süreli yürüyüşler ve yine uzun süreli ayakta beklemeler de bacaklardaki yükü artırmaktadır. Uçak ve uzun araç yolculukları da kan dolaşımını yavaşlatırken ödem riskini yükseltmektedir. Tüm bunlar yaz aylarında varisin neden olduğu sorunları artırmaktadır” diyor.

Doç. Dr. Ahmet Arnaz

Doç. Dr. Ahmet Arnaz

Yakınmalar kontrol altına alınabiliyor!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, varis çoraplarının damarlar üzerindeki basıncı dengeleyerek kanın kalbe dönüşünü kolaylaştıran, tedaviye yardımcı önemli bir araç olduğunu belirterek, “Ancak yaz aylarında sıcak havalarda çorap giymek çoğu hasta için rahatsız edici olabilmektedir. Dolayısıyla çorap kullanımı mümkün değilse, dolaşımı destekleyen yaşam tarzı önlemleriyle şikayetlerin kontrol altına alınması mümkündür. Ancak bu öneriler, çorabın yerini birebir tutmaz; sorunların arttığı durumlarda mutlaka hekim değerlendirmesi yapılmalıdır. Zira, varis sadece gözle görülen estetik bir problem olarak algılansa da toplardamar yetmezliği nedeniyle oluşmaktadır. Dolayısıyla tedavisinde gecikildiğinde toplardamarda enfeksiyona hatta akciğerlerde pıhtı oluşumu nedeniyle yaşamsal risk taşıyan tabloların oluşmasına yol açabilmektedir” diye konuşuyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Arnaz, varis sorunu olan hastaların yaz mevsiminde dikkat etmeleri gereken 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Güneş ışınlarından kaçının

Güneşlenmek, özellikle doğrudan güneş ışığına maruz kalan bacaklarda damarları genişleterek kanın göllenmesini artırıyor. Bu nedenle, özellikle öğle saatlerinde güneş ışınlarından korunmak gerekiyor.

Bacaklarınıza soğuk su tutun

Sabah ve akşam bacaklara soğuk su tutmak damarların büzüşmesini sağlıyor ve şikayetleri azaltıyor.

 Bacaklarınızı yukarı kaldırarak dinlendirin

Günde birkaç kez, 15-20 dakika boyunca bacakları kalp seviyesinden yukarıda tutmak, damarların dolaşımını destekliyor.

Varis çorabı kullanın

Günlük aktiviteler sırasında veya seyahat ederken doktor önerisiyle varis çorabı kullanmak şikayetleri azaltıyor.

Hareketsiz kalmayın, kısa yürüyüşler yapın

Uzun süre oturmak veya ayakta durmak yerine, düzenli aralıklarla kısa yürüyüşler yapmak, bacakların kas pompasını aktive ediyor.

Serin ortamlarda bulunmaya çalışın

Klima bulunan alanlarda dinlenmek veya dışarı çıkarken serin saatleri tercih etmek, çorapsız geçen günleri daha rahatlatıcı kılıyor.

Bol bol yüzün

Düzenli yüzmek hem kan dolaşımını destekliyor hem de bacakları serin tutarak kan dolaşımına doğal bir basınç etkisi sağlıyor.

Günde en az 2 litre su için

Su tüketimi kanın akışkanlığını koruması nedeniyle damar sağlığı için kritik bir önem taşıyor. Dolayısıyla her gün en az 2 litre su içmeyi alışkanlık edinmek gerekiyor.

Bol kıyafetleri tercih edin

Dar kıyafetler, özellikle de karın bölgesine baskı yapanlar, bacaklardan kalbe dönen kan dolaşımını önleyerek bacak toplardamarında kanın daha fazla göllenmesine yol açabiliyor. Bu nedenle bol kıyafetleri tercih etmek önem taşıyor.

Doktor önerisiyle bunları kullanın

Doktor önerisiyle kullanılabilecek olan bazı toplardamar güçlendirici kremler ve spreyler, geçici de olsa rahatlama sağlayabiliyor.

#pausesaglik @pausesaglik #pausesağlık

Hızla kilo vermek için aç kalmayın!

Tüm yıl özlemle beklediğimiz yaz mevsimi kapımızı çalarken, hemen hepimizi zayıflama telaşı sardı. Ancak bazılarımız beslenmelerine biraz dikkat ederek hızla kilo verirken, bazılarımız ise kalori hesabı yapsalar bile ideal kilolarına kavuşmakta güçlük çekebiliyorlar. Kulağa hiç adil gelmeyen bu sorun metabolizmanın yavaş çalışmasından kaynaklanıyor olabilir! İlerleyen yaş, genetik özellikler ve kadın olmak gibi unsurlar metabolizma hızını olumsuz etkileyen etmenlerin başında gelseler de sıkça yapılan hatalı alışkanlıklar da bu tablodan sorumlu oluyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, metabolizma hızının nasıl beslendiğiniz, ne kadar hareket ettiğiniz ve yaşam tarzınızla doğrudan ilgili olduğunu belirterek, “Vücudumuzun aldığı besinleri enerjiye dönüştürme ve bu enerjiyi kalori olarak yakma kapasitesine ‘metabolizma hızı’ deniyor.  Araştırmalar, düşük bazal metabolizma hızına sahip bireylerin kilo alım riskinin otomatik olarak artmadığını, bunun yerine günlük yaşam tercihleriyle bu durumun dengelendiğini gösteriyor. Dolayısıyla doğru stratejilerle, düşük bazal metabolizma hızının etkilerini dengelemeniz ve kilo kontrolünü sağlamanız mümkün” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, metabolizmanın sağlıklı işleyişi için sadece alınan kalorilere değil, vücudun bu enerjiyi nasıl kullandığına da dikkat etmek gerektiğini vurgulayarak, “Yeterli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve uyku düzenine özen göstermek, metabolizmayı destekleyen en temel üç stratejidir” bilgisini veriyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, metabolizmanızı hızlandırmanın 12 kuralını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç

Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç

Güne mutlaka kahvaltıyla başlayın

Güne kahvaltı yaparak başlamak, gece boyunca yavaşlayan metabolizmayı hızlandırıyor. Ayrıca düzenli kahvaltı alışkanlığı kardiyometabolik sağlığı, yani kalp sağlığını olumlu yönde etkileyerek obezite, tip 2 diyabet ve hipertansiyon riskini de azaltabiliyor.

Uzun süre aç kalmayın

Uzun süre aç kalmak, vücudu enerji koruma moduna sokarak metabolizmayı yavaşlatabiliyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, kan şekerinin dengede kalması için ana öğünler arasında sağlıklı ara öğünler tüketmeniz gerektiğine işaret ederek, “Düzenli ve gündüz saatlerinde yapılan öğünler metabolik ritme uyum sağlıyor, geç saatlerde tüketilen yemek ise yağ yakımını azaltabiliyor” diyor.

Her ana öğünde yeterli protein alın

Proteinlerin sindirimi daha fazla enerji gerektiriyor; bu durum da “termik etki” sayesinde metabolizmayı hızlandırıyor. Proteinler ayrıca tokluk süresini uzatarak aşırı yeme riskini azaltıyor. Sağlık probleminiz yoksa, her bir kilonuz için 1 gram protein almaya özen gösterin. Örneğin 70 kiloysanız günlük 70 gram  protein almanız gerekiyor.

Lifli besinleri ihmal etmeyin

Lifli gıdalar daha uzun süre tok tutuyor ve bağırsak hareketlerini artırıyor. Bu durum da dolaylı yoldan metabolizmayı destekliyor. Metabolizmanızı hızlandırmak için günlük 25–30 gram lif almaya özen gösterin.  Yeterli lif alımını 1 su bardağı haşlanmış mercimek, 1 adet armut, 1 avuç badem, 1 dilim tam buğday ekmeği veya 1 tabak brokoliyle ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Şok diyetlerden kaçının

Çok düşük kalorili diyetler vücudu koruma moduna geçirerek metabolizmanın yavaşlamasına neden olabiliyor. Ayrıca, uzun vadede kas kaybına yol açarak bazal metabolizma hızını yüzde 30 oranında düşürebiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, metabolizma hızının düşmemesi için yeterli ve dengeli beslenmenin son derece önemli olduğunu söylüyor.

Haftada en az 2 gün balık yiyin

Omega-3 yağ asitleri inflamasyonu azaltıyor ve yağ metabolizmasını destekliyor. Bunların yanı sıra tiroit hormonlarıyla etkileşime girerek metabolizma hızını artırabiliyor. Haftada en az 2 gün somon ve uskumru gibi yağlı balıklar veya her gün 1 tatlı kaşığı keten tohumu/2 tam ceviz tüketmeyi alışkanlık edinin.

Günde 2 fincan şekersiz yeşil çay için

Yeşil çay, kateşin adı verilen antioksidanlardan oldukça zengin. Kateşinler ve kafein birlikte çalışarak yağ oksidasyonunu ve enerji harcamasını artırıyor ve vücutta inflamasyonu azaltmak ve ağız mikrobiyotasını dengeleyerek metabolik sağlığı desteklemek için faydalı olabiliyor. Günde 2–3 fincan sıcak veya soğuk, şekersiz yeşil çay içebilirsiniz.

Yeterli su içtiğinizden emin olun

Bol su tüketimi metabolizmayı hızlandırıyor. Yetersiz su tüketimi ise metabolizmanın yavaşlamasına neden olabiliyor. Dolayısıyla her gün yeterli su içtiğinizden emin olun. Vücut ağırlığınızı 30-33 ml ile çarparak günlük su ihtiyacınızı hesaplayabilirsiniz. Örneğin, 70 kiloysanız (70 kg x 30-33 ml= 2100-2300 ml) günde 2100 – 2300 ml su içmeniz gerekiyor.

İşlenmiş gıdalardan uzak durun

İşlenmiş gıdalar sindirimi kolaylaştırdığı için metabolizmanın harcayacağı enerjiyi azaltıyor. Ayrıca kan şekerinde dalgalanmalara yol açarak yağ depolanmasına sebep olabiliyor.  Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, “Bu nedenle paketli ürünler, rafine şekerli atıştırmalıklar ve beyaz unlu ürünlerden uzak durun. Doğal, az işlenmiş, ev yapımı gıdaları tercih edin” diyor.

Filtre kahve veya Türk kahvesi tüketin

Kafein, merkezi sinir sistemini uyararak metabolizma hızını artırabiliyor. Ayrıca, yağ oksidasyonunu destekleyerek enerji harcamasını yükseltiyor. Günlük 2–3 fincan sade filtre kahve veya 1–2 fincan Türk kahvesi tüketmeniz metabolizmanın hızlanmasına yardımcı oluyor.

Metabolizmayı hızlandıran doğal güçler: Polifenoller, Kapsaisin ve Antioksidanlar

Beslenme ve Diyet Uzmanı Pınar Koç, metabolizmayı hızlandıran bazı besinleri şöyle özetliyor:

Ananas: İçerdiği bromelain enzimiyle sindirimi kolaylaştırıyor, ödemin atılmasına yardımcı oluyor ve lif içeriği sayesinde tokluk süresini uzatabiliyor. Günde 1 dilim (yaklaşık 100–150 gr) taze ananas tüketmeyi alışkanlık edinin.

Kırmızı meyveler: Antosiyanin ve polifenol içerikleriyle insülin duyarlılığını artırıyor, yağ metabolizmasını destekleyebiliyor. Günde 1 küçük kase (yaklaşık 100–150 gr) taze veya dondurulmuş olarak tüketmenizde fayda var.

Elma sirkesi: Tokluk süresini uzatabiliyor, kan şekeri ve insülin tepkisini düzenleyebiliyor. Mide rahatsızlığınız yoksa, yemekten önce 1 bardak suya 1 yemek kaşığı (15 ml) elma sirkesi ekleyebilirsiniz.

Acı biber (Kapsaisin): Kapsaisin, vücut sıcaklığını yükselterek geçici bir metabolizma artışı sağlıyor. Ayrıca iştahı azaltıcı etkisi de bulunuyor. Sağlık probleminiz yoksa, haftada 3 öğünde, yemeklere 1 çay kaşığı pul biber veya taze acı biber ekleyebilirsiniz.

Zencefil: Termojenik ve iştah dengeleyici etkisi var. Çay, yemek ya da yoğurtla günde 1 tatlı kaşığı kadar kullanabilirsiniz.

Turpgiller (Brokoli, Karnabahar, Brüksel Lahanası, Turp, Lahana vb.) Glukozinolat içeriğiyle detoksu destekliyor, ayrıca lif ve antioksidan sağlıyor. Ana öğünlerde 1 porsiyon (yaklaşık 1 su bardağı pişmiş) tüketebilirsiniz.

Düzenli egzersiz yapın, kaliteli uyuyun!

Direnç antrenmanları başta olmak üzere, düzenli yapılan fiziksel aktiviteler kas kütlesini artırarak bazal metabolizma hızını yükseltiyor. Zira, kas dokusu dinlenme halinde bile yağ dokusundan daha fazla enerji harcıyor. Bu nedenle, kas oranı yüksek bireylerde metabolizma daha hızlı çalışıyor. Yetersiz ve düzensiz uyku da açlık-tokluk sinyallerini düzenleyen hormonlarda bozulmalara yol açarak iştah artışına ve metabolik dengesizliklere neden olabiliyor. Düzenli ve kaliteli uyku ise hem hormonal dengeyi hem de metabolizma hızını olumlu yönde etkiliyor.

Bu hatalar sindirim sistemini zorluyor, kolesterol ile tansiyonu yükseltiyor

Kurban Bayramı denildiğinde çoğumuzun aklına bolca tüketilen kırmızı etler, tatlılar ve sevdiklerimizle birlikte uzun zamanlar geçirdiğimiz yemek sofraları geliyor. Ancak bu günlerde sağlıklı beslenmeye özen göstermek, sağlığımızı korumak ve bayramı daha keyifli hale getirmek açısından oldukça önemli. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan,Kırmızı etin iyi bir protein ve  demir kaynağı olduğunu biliyoruz. Ancak, aşırı ve dengesiz tüketiminin sindirim sistemini zorlayabileceğini ve özellikle kavurma gibi yağlı ve tuzlu pişirme yöntemleriyle hazırlanan etlerin kolesterol ile tansiyonu yükselteceğini ve kalp damar hastalıkları riskini artırabileceğini unutmamak gerekiyor. Bu sebeple, bayram sürecinde diğer besin gruplarıyla tabaklarımızda denge kurmak ve bağırsak sağlığımızı desteklemek önceliğimiz olmalı. Bayram sofralarında mutlaka bol yeşillikli salatalara, yoğurt gibi fermente gıdalara ve tam tahıllı ürünlere de yer vermemiz son derece önemli” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan, Kurban Bayramı’nı sağlıklı geçirmemiz için 10 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan

Etin yanında mutlaka sebze olsun

Kırmızı etin yanında mutlaka posadan zengin sebzeler tüketerek kabızlığı önleyebilirsiniz. Zira, kırmızı etle birlikte lif açısından zengin sebzeleri tüketmek sindirimi kolaylaştırıyor ve vücudun ihtiyaç duyduğu vitamin ile mineralleri sağlıyor. Sebzeler ayrıca güçlü antioksidan içerikleriyle vücudun bağışıklığını da destekliyorlar. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan, sebzelerin sadece çiğ halde tüketilecek salatalardan ibaret olmadığını belirterek, “Gaz ve şişkinliği önlemek için etin yanında sotelenmiş, fırında pişirilmiş veya haşlanmış sebzeleri tercih ederek çeşitliliği arttırabilirsiniz” diyor.

Sağlıklı pişirme yöntemlerini tercih edin

Kırmızı eti haşlama, ızgara, fırında veya az yağda pişirme gibi yöntemlerle hazırlamak en sağlıklısı. Zira, kızartma ve çok yüksek sıcaklıklarda pişirme esnasında yüksek seviyelerde kanserojen maddeler oluşabiliyor. Ayrıca uzun vadede kalp damar sağlığına da bir tehdit oluşturuyor.

Kahvaltıda kavurma yemeyin

Sabah saatlerinde sindirim sistemimiz daha hassas olduğu ve yavaş çalıştığı için kahvaltıda kırmızı et tüketiminden kaçının. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan,  bu nedenle sabah saatlerinde tüketilen etin hazımsızlık yapabileceğine işaret ederek, “Bayramda kahvaltıda kavurma tüketmemek, öğle veya akşam yemeklerine bırakmak sindirim sisteminizi rahatlatacaktır” bilgisini veriyor.

Eti doğru şekilde muhafaza edin

Gıda zehirlenmelerini önlemek için kırmızı eti doğru şekilde muhafaza etmeniz, buzdolabında uygun soğuklukta saklamanız ve iyice pişirmeniz çok önemli. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan, kesimden hemen sonra et tüketmenin sindirimi oldukça zorlayacağını belirterek, şöyle devam ediyor: “Tüketeceğiniz eti en az 12 ila 24 saat arasında buzdolabında (4 °C ) dinlendirmeniz gerekiyor. Bu sayede etin kas liflerindeki sertliği azalacak ve et çok daha yumuşak ve lezzetli olacaktır.”

Yemeklerinizi küçük tabaklarda tüketin

Günlük et tüketiminde ideal miktar; kiloya, vücudun ihtiyacına, kronik hastalık durumuna hatta cinsiyete göre bile oldukça değişiyor. Vücudun ihtiyaç duyduğu protein, demir ve diğer besin öğelerini yeterli alma konusunda ise günlük alım miktarları çok önemli. Ancak Kurban Bayramı gibi ölçülü davranamadığımız günlerde önerilen günlük doymuş yağ ve kolesterol alım miktarlarını aşabiliyoruz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan,  “Bu sebeple et tüketimindeki porsiyonu doğru ayarlamak ve günün her öğününde yememek daha faydalı olacaktır. Porsiyon kontrolünü sağlamak için yemeğinizi küçük tabaklarda yemeğe dikkat edin. Tabağınızı az miktarda birçok çeşit üründen oluşturursanız hem kalori alımını dengelersiniz hem de sindirim problemlerinin önüne geçebilirsiniz” diye konuşuyor.

Pişirdikten sonra en az 5 – 10 dakika dinlendirin

Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan,  etlerin aceleye getirilmemesinin hem tadı hem de sağlığımız için önemli olduğunu belirterek, “Dinlendirmek, etin suyunun yeniden dağılmasını sağlıyor ve daha yumuşak, lezzetli bir kıvam oluşturuyor. Ayrıca sindirimi kolaylaştırıyor. Bu nedenle, eti pişirdikten sonra en az 5-10 dakika dinlendirmeyi alışkanlık edinin” diyor.

Baharatları rutine ekleyin, fazla tuzdan kaçının

Pişirme sonrasında ete ekleyeceğimiz kimyon ve nane gibi baharatlarla etin sindirimini destekleyebilirsiniz. Bu sayede gaz ve şişkinlik riski de  azalacaktır. Ayrıca kavurma gibi yemeklerde de sıkça kullanılan tuz konusunda dikkatli olmanız gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Beyza Erdoğan Aksan, aşırı tuz tüketiminin kan basıncını yükseltebileceği uyarısında bulunarak, “Günlük tuz alımında bir çay kaşığını geçmemek sağlığımız için kritik bir önemdedir” diyor.

Sakatat tüketiminiz ölçülü olsun

Kurban etinin yağlı kısımları ve sakatatlar (ciğer, böbrek gibi) yüksek kolesterol ile A vitamini içeriyorlar. Dolayısıyla bu tür etleri sınırlandırmak sağlığımız için çok önemli. Haftada bir kez tüketimleri porsiyon kontrolü açısından güvenli oluyor ve kalp sağlığımızı korumaya yardımcı oluyor.

Bol bol su içmeyi unutmayın

Bayram sürecinde et ağırlıklı beslenmek vücudun su ihtiyacını artabiliyor. Yeterli su tüketimi sindirimin düzenlenmesinde kilit rol oynuyor; su bağırsak hareketlerini hızlandırıyor ve kabızlığın önüne geçiyor. Ayrıca, yoğun yağ içeren et ürünleri ve şekerli yiyecekler tüketildiğinde vücuda alınan toksin miktarı artıyor. Su, bu toksinlerin atılmasına yardımcı olurken böbreklerin sağlıklı çalışmalarını da destekliyor. Bu nedenle bayram boyunca her gün kilo başına 30-35 ml su tüketmeyi ihmal etmeyin.

Sütlü tatlıları tercih edin

Bayramda artan şeker ve tatlı tüketimi kan şekerinin dengesini bozabiliyor. Tatlıyı sınırlı miktarda ve yemeklerden farklı zamanlarda porsiyon kontrolüyle ara öğün olarak tüketmek, bayram boyunca bir anda yoğun miktarda kalori alımını önlüyor ve kan şekeri dengesini destekliyor. Ayrıca bayram ziyaretlerinde sunulan şerbetli tatlılar kan şekerinde ani yükselmelere sebep olduğu için tercihinizi sütlü tatlılar ya da meyvelerden yana kullanmanızda fayda var. Yoğun kalorili şerbetli tatlıların ise porsiyonlarını küçülterek kan şekerindeki ani dalgalanmaları önleyebilirsiniz.

Her mevsim güneş kremi kullanmak şart!

Güneş kreminin cildi güneşin zararlı ışınlarından koruduğunu kaydeden Deri ve Zührevi Hastalıklar (Dermatoloji) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen, “Her mevsim güneş kremi kullanmak gerekiyor, kış aylarında da yaz aylarına göre yoğunluğu daha az olsa da UV radyasyonu dediğimiz güneş ışınlarının sebep olduğu radyasyon mevcut, bu yüzden kış aylarında ve evde de camlardan yine UV ışınları geçtiği için evde de sürmek gerekiyor.” dedi.

Farklı cilt tiplerine göre güneş kremi seçiminin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Özgen, “Yağlı ve akneli ciltler için nonkomedojenik (gözenek tıkamayan), yağlanma yapmayan, su bazlı güneş koruyucular önerirken, hassas ciltlerde ise daha çok mineral filtreli güneş koruyucuların tercih edilmesini tavsiye ediyorum.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar (Dermatoloji) Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen, 27 Mayıs Dünya Güneş Kremi Günü dolayısıyla güneş kremi kullanmanın cilt sağlığı açısından önemine dikkat çekerek, sahte güneş kremlerine karşı uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen

Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen

Güneş kremi cildi güneşin zararlı ışınlarından koruyor

Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen, güneş kreminin cildi güneşin zararlı ışınlarından koruduğunu belirterek, “Güneş ışınları hem deri yaşlanmasında hem de deri kanserlerinin oluşumunda önemli bir etken. Şu an elimizdeki en etkili koruyucu silahımız güneş koruyucular. Bu yüzden kullanımı hayati önem taşıyor.” dedi.

Her mevsim güneş kremi kullanmak gerekiyor

“Her mevsim güneş kremi kullanmak gerekiyor, kış aylarında da yaz aylarına göre yoğunluğu daha az olsa da UV radyasyonu dediğimiz güneş ışınlarının sebep olduğu radyasyon mevcut, bu yüzden kış aylarında ve evde de camlardan yine UV ışınları geçtiği için evde de sürmek gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen, şunları dile getirdi:

“Güneş kremi, günlük hayatta yüz, boyun ve yaz aylarında ellere de sürmek gerekir ama deniz kenarında, vücudun açık olduğu yerlerde vücuda da sürmek lazım. Kış aylarında günlük nemlendiricilerin içinde bulunan SPF 25 varsa yeterli olabilir, ancak yaz aylarında bu koruyuculuk yetmeyeceği için nemlendirici üzerine güneş koruyucu kullanılmalı.”

6 aydan küçük bebekleri fiziksel olarak güneşten uzak tutmak gerekir

Bebeklerde 6 aydan küçük bebeklere güneş koruyucu kullanımını önermediklerini kaydeden Prof. Dr. Fatma Pelin Özgen, “Bebekleri fiziksel olarak güneşten uzak tutmak gerekir, 6 aydan büyük bebeklerde deniz kenarında güneşten korumak gerekir.” ifadesinde bulundu.

Hassas ciltler mineral filtreli güneş koruyucuları kullanmalı

Farklı cilt tiplerine göre güneş kremi seçiminin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Özgen, “Yağlı ve akneli ciltler için nonkomedojenik (gözenek tıkamayan), yağlanma yapmayan, su bazlı güneş koruyucular önerirken, hassas ciltlerde ise daha çok mineral filtreli güneş koruyucuların tercih edilmesini tavsiye ediyorum.” diye belirtti.

Güneş koruyucuların eczaneden alınması daha güvenli

Güneş koruyucuların içeriğinde bulunmaması gereken zararlı maddeler ve sahte ürünler konusunda uyarılarda bulunan Prof. Dr. Özgen, sözlerini şöyle tamamladı: “Güneş kremlerinin içeriğinde oksibenzon, oktoniksat, oktokrilen, avobenzon, homosalat, oktosalat gibi kimyasal filtrelerin yanı sıra paraben ve fitalat gibi maddelerin olmamasına dikkat edilmeli. Özellikle online satılan ürünlerde sahte ürünle karşılaşma olasılığı daha yüksek. Bu nedenle güneş koruyucuların eczaneden alınması daha güvenlidir. Sahte ürünleri ayırt etmek zor olabilir, bu yüzden güvenilir kaynaklardan alışveriş yapmak büyük önem taşıyor.”

Sporda ağırlık kaldırırken, dikkat!

Tablet, telefon veya bilgisayar başında hareket etmeden uzun saatler geçirmek, sporda yanlış teknikle ağırlık kaldırmak, fazla kilolu olmak… Tüm bunlar ve daha pek çok etken nedeniyle bel bölgesinin omurları arasında yer alan diskler kayma veya yırtılma sonucu, sinirler ile omuriliğin geçtiği kanala doğru yer değiştiriyorlar. Bel fıtığı olarak adlandırılan bu tabloda disklerin sinire baskı yapmaları sebebiyle gelişen bel ağrısı, bacaklara yayılan ağrı, uyuşukluk ve kas zayıflığı gibi sorunlar, hastaların günlük aktivitelerini ciddi boyutlarda kısıtlayabiliyor. Genellikle 30-50 yaş arasında başlayan bel fıtığının son yıllarda katlanarak artan bir oranda yükseldiği belirtiliyor.  Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ferda Özdemir, üstelik bel fıtığının son yıllarda gençler arasında da giderek daha sık görüldüğüne dikkat çekerek, “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 2022 yılında yapılan Türkiye Sağlık Araştırması’na göre; 15 yaş ve üzeri kişilerde son 12 ay içinde bel bölgesi sorunlarının görülme oranı yüzde 29,7 olarak belirlenmiş.  Ülkemizde, 15-49 yaş aralığındaki kadınlar üzerinde yapılan bir çalışmada da; bel ağrısı nedeniyle tanı alanların yüzde 67,5’ine bel fıtığı teşhisi konulduğu bildirilmiş.  Bu veriler, Türkiye’de her yıl bel fıtığı tanısının ne kadar yüksek oranda olduğunu ve görülme yaşının ne kadar düştüğünü göstermektedir” diyor.

Prof. Dr. Ferda Özdemir

Prof. Dr. Ferda Özdemir

Az hareket etmekten hatalı teknikle ağırlık kaldırmaya…

Bel fıtığının son yıllarda dünyada ve ülkemizde gençlerde daha sık görülmesinde modern yaşam tarzı ve çevresel faktörler rol oynuyor.  Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ferda Özdemir, gençlerde giderek yaygınlaşan daha az hareket etme şeklindeki yaşam tarzının bel fıtığının gelişiminde çok önemli bir etken olduğunu belirterek, “Spor ve açık hava aktiviteleri yerine; tablet, telefon ve bilgisayar başında hareket etmeden uzun saatler geçirmek ve öne eğilmek ya da kambur oturmak gibi hatalı duruş alışkanlıkları omurganın üzerinde ciddi baskı oluşmaktadır” uyarısında bulunuyor.  Prof. Dr. Ferda Özdemir, gençlerde trend haline gelen ağırlık kaldırmaya yönelik sporun da bu yaş grubunda görülen bel fıtığının bir başka önemli sebebi olduğuna işaret ederek, “Yanlış teknikle ağırlık kaldırmak veya taşımak da omurga sağlığını olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, gençlerin ağırlık kaldırma egzersizlerinden önce mutlaka ısınma hareketleri yapmaları ve bir uzmandan ağırlıkları doğru kaldırma konusunda bilgi edinmeleri gerekmektedir” bilgisini veriyor.  Prof. Dr. Ferda Özdemir, çağımızın önemli sorunu olan obezitenin, sürekli stres altında olmanın ve sigara kullanımın da gençlerde yaygın görülen diğer bel fıtığı sebepleri olduğunu söylüyor.

Ani ve zorlayıcı hareket sonrasında başlıyorsa, dikkat!

Bel bölgesindeki omurlar arasında yer alan diskler, omurganın esnekliğine ve vücut dengesine yardımcı oluyorlar. Bu disklerin yaşlanma, aşırı zorlanma veya ani hareketler nedeniyle zarar görmeleri durumunda fıtık gelişebiliyor ve sinirlere baskı yapabiliyor. Bunun sonucunda, hastada yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek boyuta ulaşabilen çeşitli yakınmalar gelişebiliyor. Prof. Dr. Ferda Özdemir, “Özellikle ani ve zorlayıcı hareket sonrasında başlayan bel ağrısının yanı sıra istirahatte bile geçmeyen; öksürme, hapşırma veya ıkınma ile artan; özellikle bacağa yayılan ağrı; ayakta ya da parmaklarda uyuşma ve güçsüzlük, bel fıtığının tipik belirtilerini oluşturmaktadır” diye konuşuyor.

Tedaviyle ağrı kontrol altına alınıyor

Bel fıtığının tedavisinde temel hedef; omurganın hareketliliğini yeniden kazandırmak, sinir üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmak, böylece ağrıyı azaltmak oluyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, tüm bel fıtığı hastalarının sadece yüzde 5-10’u ameliyat gerektiriyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ferda Özdemir, sinir hasarı olmayan tabloların yüzde 80-90’ında; ilaç, fizik tedavi ve egzersizlerden oluşan konservatif tedaviyle ağrının kontrol altına alınabildiğine dikkat çekerek,  şunları söylüyor: “Bel fıtığında erken teşhis, iyiliğin korunmasında ve hastalığın ilerlemesinin önlenmesinde büyük önem taşımaktadır. Özellikle düzenli yapılan egzersizlerle kaslar güçlenmekte,  omurga daha iyi desteklenmekte ve sinir baskısı azalmaktadır.   Bu etkiler sayesinde ağrı uzun süreli olarak önemli ölçüde hafiflemekte hatta bazı hastalarda geçmektedir.”  Ancak hasta hatalı duruş, hareketsizlik ve ağır kaldırma gibi istenmeyen hataları yapmaya devam ederse ağrının tekrar başlayabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Ferda Özdemir, “Düzenli egzersiz yapmak, doğru oturma ve yük kaldırma tekniklerine dikkat etmek, omurgayı destekleyen kasları güçlendirmek ve kilo kontrolü sağlamak bel fıtığından korunmada önemli faktörlerdir” diyor.