Yazılar

Bu kanser gençlerde artış gösterdi!

Rahim ağzı (serviks) kanseri, genellikle HPV (Human Papilloma Virus) adı verilen virüs nedeniyle rahim ağzındaki hücrelerin anormal şekilde çoğalması sonucu oluşuyor. Düzenli pap smear testleri ve HPV aşıları, rahim ağzı kanseri riskini azaltmada önemli rol oynuyor. Erken teşhis önem taşıyor çünkü tedavi şansını artırabiliyor. Doç. Dr. Gökhan Demirayak “Rahim Ağzı (Serviks) Kanseri Farkındalık Ayı” kapsamında “Rahim ağzı kanseri taramaları ve HPV aşılarının önemi” hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Gökhan Demirayak

Doç. Dr. Gökhan Demirayak

Belirtiler kanserin evresi ilerledikçe ortaya çıkıyor

Rahim ağzı (serviks) kanseri gelişmemiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanser iken,gelişmiş ülkelerde tarama testleri ve aşılamalar sayesinde 3. sıraya gerilemiştir. Rahim ağzı kanserinin erken evrelerinde belirtiler genellikle belirgin değildir. Ancak hastalık ilerledikçe aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir:

  • Menopoz sonrası dönemde veya cinsel ilişki sırasında görülen kanama
  • Cinsel ilişki sırasında ağrı veya rahatsızlık hissi
  • Pelvik bölgede sürekli veya geçici ağrı
  • Kokulu, kanlı veya renkli vajinal akıntı

Rutin jinekolojik muayenelerini ve tarama testlerini yaptırmayan kadınlarda sıklıkla anormal kanama ve kötü kokulu akıntı şikayetiyle hekime başvurulmakta ve maalesef rahim ağzı kanseri ileri evrelerde saptanmaktadır. İleri evre hastalıklarda büyük cerrahiler, kemoterapi ve radyoterapi tedavileri gerekmekte ve bu süreç hastalar için çoğu zaman oldukça yıpratıcı olmaktadır. Hastalığın evresi ilerledikçe nüks riski de artmaktadır. Bu sebeple her kanser türünde olduğu tarama testleri ve erken teşhis büyük önem taşımaktadır.

Tarama testleri büyük önem taşıyor

Rahim ağzı kanseri taramasında 21 yaşından sonra ya da ilk cinsel ilişkiden 3 yıl sonra başlamak üzere 30 yaşına kadar 3 yılda bir Pap Smear testi, 30 yaşından sonra ise 5 yılda bir Pap Smear ve yüksek riskli Human Papilloma Virus (HPV) DNA testi önerilmektedir. Bu tarama testlerinin amacı kanser öncesi lezyonlar olan CIN2 ve CIN3’ü saptamak ve kansere dönüşmeden önce bu lezyonları içerecek şekilde rahim ağzını LEEP ya da konizasyon adı verilen işlemle çıkarmak ve böylece kanseri önlemektir. Ülkemizde bu tarama testi aile hekimlikleri, Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM) be Toplum Sağlığı Merkezleri tarafından yaygın olarak yapılmaktadır. Böylece birçok kadın kanser öncesi aşamada yakalanmakta ve tedavi edilmektedir.

HPV aşıları kanser riskini azaltmada etkili rol oynuyor

Rahim ağzı kanserini önlemede ikinci önemli araç ise HPV aşılarıdır. HPV aşıları, özellikle serviks kanseri riskini azaltmada etkili bir rol oynar. Çünkü serviks kanserinin büyük bir çoğunluğu HPV enfeksiyonlarına bağlı olarak gelişir. 9’lu HPV aşısı ülkemizde uygulanmaktadır. Birçok ülkede rutin aşılama programında yer alan bu aşı maalesef ülkemizde rutin aşılama programında yer almamaktadır. 9-26 yaş aralığındaki tüm kız çocuğu/kadın ve erkeğe önerilmektedir. 15 yaşına kadar 2 doz önerilirken, 15 yaş ve üzerinde toplam 3 doz aşı gerekmektedir. Hekimliğin ana görevlerinden biri hastalıkları oluşmadan önlemektir. Bu sebeple rahim ağzı (serviks) kanseri tarama testleri ve HPV aşılarının mutlaka yaptırılması gerekmektedir.

Sessiz ilerleyen kronik lenfositik lösemiye dikkat!

Sessiz ilerleyen kronik lenfositik lösemiye dikkat!

Yorgunluk, halsizlik, lenf bezlerinde şişlik, ateş, kemik ağrısı, karaciğer ve dalakta büyüme gibi belirtilerle ortaya çıkabilen Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) bir kan kanseri türüdür. Kronik Lenfositik Lösemi çok yavaş seyirli bir hastalık olduğu için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Kronik Lenfositik Lösemi tedavisinde kemoterapi, hedef tedaviler, akıllı ilaçlar ve kök hücre nakli gibi seçenekler bulunmaktadır. Memorial Ataşehir Hastanesi Hematoloji Bölümü’nden, Kronik Lenfositik Lösemi hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı

Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı

Hastalık sinsice ilerliyor

Kronik Lenfositik Lösemi kan kanseri türlerinden biri olan ve genellikle lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin aşırı üretimiyle ortaya çıkan yavaş ve sinsice ilerleyen bir hastalıktır.  Bu hücreler kemik iliğinde üretilir ve kan dolaşımında taşınarak vücudun çeşitli bölgelerinde bulunan lenf bezleri, dalak, karaciğer ve kemik iliği gibi organlara yerleşirler. Yaş, cinsiyet, genetik faktörler, bağışıklık sistemi ile ilgili sorunlar, bazı kimyasallar bu hastalığa yol açabilmektedir.

Bu belirtilere dikkat!

  • Yorgunluk ve halsizlik
  • Lenf bezlerinde şişlik
  • Ateş
  • Terleme
  • Kiloda ani değişiklikler
  • Kemik ağrısı
  • Karaciğer ve dalak büyümesi

Kronik Lenfositik Lösemi hastaları sıklıkla diğer hastalıklara benzeyen belirtiler gösterir. Bu nedenle, herhangi bir belirti fark eden hastaların, en kısa sürede bir doktora başvurması önerilir.

Sessiz ilerleyen kronik lenfositik lösemiye dikkat!

Doktora başvurmakta gecikmeyin

Kronik Lenfositik Lösemi tanısı konulması için birkaç adım gereklidir. Doktor muayenesi, kan testi ve radyolojik görüntüleme, periferik yayma incelemesi, akış stometri testi, kemik iliği biyopsisi tanıda önemlidir.

Tanı konulduktan sonra, doktorunuz hastalığın hangi evrede olduğunu belirleyecektir. Bu, tedavi planının belirlenmesinde önemlidir.

Tedavisi hastaya özel belirleniyor

Kronik Lenfositik Lösemi tedavisi her hasta için gerekli olmayabilir. Bazı hastalar, hastalığın ilerlemesi ve belirtileri olmadığı sürece takip edilebilir.  Bununla birlikte, hastalığın belirtileri ortaya çıktığında veya ilerlemesi durumunda, tedavi önemlidir.

Kronik lenfositik lösemi tedavisi verilecek hastalar için tedavi kriterleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Lenfosit sayısı ikiye katlanma zamanının çok kısa olması
  • İleri evre Kronik Lenfositik Lösemi olması
  • Hastalık ilerlemesine bağlı kansızlık (Hgb < 11 g/dL) gelişmesi (Diğer kansızlık nedenleri dışlanmalıdır)
  • Hastalık ilerlemesine bağlı trombosit sayısının düşmesi (PLT < 100 bin/mm3 olmalı ve trombosit düşüklüğünün olası diğer nedenleri dışlanmalıdır)
  • Dalağın çok büyümesi
  • Lenf nodlarının çok aşırı büyümesi
  • Sık ve tekrarlayan enfeksiyonlar
  • B semptomları adı verilen ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı durumunun olması

Bu kriterler olmayan hastalara bekle-gör stratejisi uygulanarak sadece izlem yapılabilir.

Kemoterapi tedavisi, hedefe yönelik tedaviler ve akıllı ilaçlar, kök hücre nakli kişiye özel tedavi yöntemleri olarak uygulanmaktadır.

Hastalığın seyri çok yavaş olduğu için birçok hasta yaşamları boyunca hiçbir belirti göstermeden hayatlarını sürdürebilir. Bazı hastaların ise zamanla belirtiler göstermeye başlaması nedeniyle tedavi gerekebilir. Tedavinin seçimi hastanın yaşına, sağlık durumuna ve hastalığın ilerlemesine bağlıdır. Unutmayın ki düzenli takip ve doktor ziyaretleri, KLL ile mücadelede önemli bir rol oynar.

Yumurtalar kaç yıl boyunca saklanabiliyor?

Yumurtalar kaç yıl boyunca saklanabiliyor?

Günümüzde kadınlar eğitim sürelerinin uzaması ve iş hayatında daha aktif rol almaları nedeniyle evlilik ve anne olma planlarını ertelemek durumunda kalabiliyorlar. Ancak kadının yaş almasıyla birlikte yumurta sayı ve kalitesi azalıyor. Ayrıca kanserin de yaygınlaşması sonucu yumurtalarını donduran kadınların sayısı giderek artıyor. Bu tür faktörlerin etkisiyle ülkemizde bu yönteme başvuran kadınların sayısının son yıllarda yaklaşık 3 kat arttığına dikkat çekiliyor! Acıbadem International Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çepni, yumurta dondurma yöntemine ideal yaş aralığında başvurmanın gebelik şansını artırmada kilit rol üstlendiğine işaret ederek, “Anneliği erteleyen kadınların yumurtalarını olabildiğince genç yaşlarda mümkünse 40 yaşından önce dondurmaları son derece önemlidir. Çünkü bu yaştan itibaren ve özellikle 43-44 yaşından sonra yumurtaların genetik olarak sorunlu olma oranı yükseliyor” diyor. Yumurta dondurmanın kadınların doğurganlıklarını korumaları adına önemli bir yöntem olduğunu belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çepni, son 30 yılda geliştirilen teknikler sayesinde günümüzde oldukça başarılı sonuçlar elde edilebildiğini söylüyor. Peki her kadın yumurta dondurma yönteminden faydalanabilir mi? Kanser hastalarında yumurtalar ne zaman dondurulmalı? Yöntem öncesinde nelere dikkat edilmeli? İşte bu sorular, yumurta dondurma yöntemi yaptırmak isteyen kadınların hekimlerine en sık yönelttikleri soruları oluşturuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çepni, yumurta dondurma yöntemi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli önerilerde bulundu!

Prof. Dr. İsmail Çepni,

Prof. Dr. İsmail Çepni

Her kadın yumurta dondurma işleminden yararlanabilir mi?

Doğurganlığın korunması süreci Sağlık Bakanlığı’nın 2014 yılında yayınladığı ‘Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkında Yönetmelik’ kurallarına göre uygulanıyor. Yumurtalıklara zarar veren tedavi öncesinde veya yumurtalık kapasitesi az ( AMH hormonunun 1,5 altında) olan kadınlar bu haktan yararlanıyor. Yine yönetmeliğe göre dondurma işlemlerinde, yumurtası dondurulan kadının kanında bakılacak olan DNA kimliklendirme analizinin bulunması şart görülüyor.

Yumurta dondurma yönteminde ideal yaş grubu nedir?

Yumurta dondurma yöntemi adet gören ve yumurta rezervinin uygun olduğu her yaştaki kadına uygulanabiliyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çepni, ancak kadınların yumurtalarını 40 yaşından önce dondurmalarının son derece önemli olduğunu belirterek, “Bu yönteme 40 yaşından önce başvurulması gebelik şansı açısından önemlidir. Çünkü bu yaştan sonra yumurtaların genetik olarak sorunlu olma oranı yükseliyor” diyor.

 Yumurta dondurma işlemi nasıl yapılıyor?

Yumurta dondurma işlemi iki şekilde gerçekleştiriliyor:

Yumurtalar ilaçla büyütülmeden toplanıyor, vücut dışında olgunlaştırılıyor: Olgunlaşmamış yumurtalar toplanıyor ve laboratuvar ortamında olgun yumurta olarak donduruluyor. Ancak bu yöntemle henüz gebelik açısından çok başarılı sonuçlar elde edilemiyor.

Foliküller tüp bebek tedavisine benzer şekilde ilaçlar ile büyütülerek olgunlaştırılan yumurtalar toplanıp donduruluyor: Kanser hastalarının vakit kaybını önlemek için siklusun herhangi bir gününde başlanılan protokol tercih ediliyor. Yumurtalıkları uyarıcı hormon ilaçlarına adetin 2. günü başlanıyor. İlaçlar karın cildine uygulanan küçük iğnelerle veriliyor. Hastalar bu iğneleri kendileri yapabiliyor. İlaç tedavisi sürecinde yumurtaların büyümeleri ultrason eşliğinde izleniyor. Bu tedavi yaklaşık 12 – 15 gün sürüyor. Olgunlaşan yumurtalar anestezi altında yapılan özel bir işlemle yaklaşık 15-20 dakika içerisinde toplanıyor ve -196 derecede tüp bebek laboratuvarında dondurularak saklanıyor. Hasta aynı gün taburcu oluyor.

Kanser hastalarında işlem ne zaman yapılıyor?

Çağımızda yıllarla birlikte kanser teşhisi konulan kadınların sayıları giderek artıyor. Diğer yandan kanser tedavi olanaklarının artması sayesinde başarı oranı yükseliyor ve kanser hastalarının beklenen yaşam süreleri uzuyor. Ancak kanser tedavisinde uygulanan yöntemler üreme dokuları ve hücrelerine zarar verebiliyor.  Prof. Dr. İsmail Çepni, yumurta dondurma yöntemiyle kanser hastalarının üretkenliklerini koruma şansını elde ettiklerini belirterek, “Kanser hastası kadınlarda; kemoterapi veya radyoterapi başlamadan önce, kanser tedavisinin gecikmesine yol açmamak için adet olunmasını beklemeden, siklusun herhangi bir döneminde yumurtaların büyütülme tedavisine başlanabiliyor” diyor.

Dondurulan yumurta kaç yıl saklanabiliyor?

‘Üremeye Yardımcı Tedavi Uygulamaları ve Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezleri Hakkındaki Yönetmelik’ çerçevesinde dondurulmuş yumurtalar yasal olarak en fazla 5 yıl süreyle saklanabiliyor. Saklama süresinin bir yılı geçmesi halinde, saklamaya devam edilebilmesi için her yıl kadının yumurtasını dondurduğu merkeze başvuruda bulunarak talebinin devam ettiğini ifade eden imzalı dilekçe vermesi gerekiyor. Dondurulan yumurtaların 5 yıldan uzun süre saklanması ise Sağlık Bakanlığı’nın iznine bağlı oluyor. Dondurulan yumurtalar, kadının yıllık olarak saklama talebini yenilememesi, yazılı olarak imha talebinde bulunması veya hayatını kaybetmesi durumlarında saklama süresine bakılmaksızın imha ediliyor.

 İşlem öncesinde nelere dikkat edilmeli?

Yumurta dondurma işlemi öncesinde hekimin önerilerine uyulması ve sigara gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durulması önem taşıyor. Genel sağlık kontrolü yapıldıktan sonra belirlenen sağlık sorunu varsa, tedaviye başlanıyor. Ayrıca sağlığı olumsuz etkileyen stresten, özellikle hazır fast food gibi zararlı yiyeceklerden uzak durmaya, doğal besinlerle yeterli ve dengeli  beslenmeye özen göstermek gerekiyor.

 Yumurta dondurma işlemi kimlere yapılabilir?

Prof. Dr. İsmail Çepni, yumurtalık dondurma işlemine aday olan kadınları şöyle sıralıyor:

  • 30 yaşını geçmesine rağmen doğurmamış ve eşi olmayan,
  • Tedavi öncesindeki kanser hastaları
  • Doğuştan yumurta kapasitesi az olan kadınlar
  • Kanser dışı hastalığı olup, üreme dokusu ve organlarına zarar veren ilaç kullananlar
  • Yumurtalıklarından ameliyat edilecek olan kadınlar (çikolata kisti)
  • Ailesinde erken menopoz öyküsü olması

En sık görülen tiroid rahatsızlığı: Hashimoto

En sık görülen tiroid rahatsızlığı: Hashimoto

Sadece Mayıs ayında değil, her zaman tiroid bezi hastalıklarının akılda tutulması gerektiğinin altını çizen Liv Hospital Genel Cerrahi ve Endokrin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Cem Dural:  “Tüm hastaların sağlığın ön planda tutulduğu ve tiroid hastalıklarına ait bilinç düzeyinin yüksek oranda olduğu bir sağlık sistemine ve sürdürülebilirliğe ihtiyacı bulunmaktadır. 25 Mayıs Dünya Tiroid Günü’nün bu bağlamda toplum sağlığını iyi yönde etkileyebilir, tiroid hastalıkları hakkında tüm bireylerde sağlık bilincini artırabilir ve daha erken dönemde şikayetleri olan hastaların da hastaneye gecikmeden başvurmasına olanak verebilir.” diyerek metabolizmanın düzenlenmesinden ve organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumlu olan Tiroid bezi hakkında bilgiler aktardı.

Prof. Dr. Ahmet Cem Dural

Prof. Dr. Ahmet Cem Dural

Organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumlu
Tiroid bezi, küçük hacmine rağmen önemli görevler üstlenmiş olan bir organımızdır. Metabolizmanın düzenlenmesinden ve organlarımızın uyum içerisinde çalışmasından sorumludur. Vücuda alınan İyot alımı ile tiroid bezi T3 ve T4 formundaki tiroid hormonunu üretir. Beynimizin hipofiz adı verilen bölgesinden salgılanan TSH hormonu tarafından üretilecek ve salgılanacak olan tiroid hormonu miktarı kontrol edilir.

Önemli etkilere sahip
Küçük miktarlarda salgılanan bu hormonlar sindirim sisteminden kas iskelet sistemine, birçok farklı organ ve sistemde önemli etkilere sahiptirler. Çeşitli hastalıklara bağlı olarak tiroid hormonu seviyesindeki artma veya azalma küçük bir miktar bile olsa istenmeyen şikayetlere neden olabilmektedir.

Tiroid rahatsızlığının temel nedenlerinden biri
Ülkemizde iyot eksikliği endemik olduğundan tiroid hastalıkları sık görülmektedir. Her ne kadar tuz başta olmak üzere gıdalarda iyot takviyesi bulunsa da bölgesel ve coğrafi olarak bu sorun hala önemlidir ve ülkemizde görülen çoğu tiroid rahatsızlığının temel nedenlerinden biridir.

Guatr ile beraber, tiroid bezinde nodül gelişimine sebep
İyot eksikliği tiroid bezinde büyümeye yol açar ve bu tablo “guatr” olarak adlandırılır. Endemik coğrafyalarda guatr ile beraber, tiroid bezinde nodül gelişimine sebep olur. Tiroid bezinde nodül varlığı kanser gelişimi açısından dikkatle takip edilmesi gereken bir durumdur.

En sık görülen tiroid rahatsızlığı: Hashimoto Hastalığı
Tiroid hormonunda eksikliğe yol açan hastalıklar genellikle tiroid bezinin inflamatuar hastalıklarıdır (Tiroidit). Çeşitli etkenlere bağlı olarak gelişebilir, kısa süreli olabileceği gibi kronik bir hastalık halini de alabilir. En sık görülen tiroid bez hastalığı, Kronik Lenfositik Tiroidit diğer adı ile Hashimoto Hastalığı’dır. Tiroid bezine karşı vücudun gösterdiği reaksiyon ile bez yıkıma uğrar ve gerekli miktarda tiroid hormonu sentezleyemez, bu hormon yetmezliği “Hipotiroidi” olarak adlandırılır. Hipotiroidi tablosunun vücudumuz üzerine temel etkisi metabolizmanın yavaşlaması şeklindedir. Hipotiroidili hastalarda üşüme, yorgunluk, uyku hali, dikkat dağınıklığı, isteksizlik, kilo alımı, kabızlık, cilt kuruluğu ve saç dökülmesi gibi şikayetler görülebilir. Bunun yanında kalpte ritm bozuklukları, yaygın vücut ödemi gibi tablolar eşlik edebilir. Tedavi edilmez ise bu durum ölümcül sonuçlara yol açabilmektedir.

Eksik olan tiroid hormonunun takviyesi ile tedavi edilir
Hipotiroidinin başlıca tedavisi, eksik olan tiroid hormonunun dışarıdan takviye edilmesidir. Uzun etkili (T4) hormon sentetik olarak üretilmiş ve 70 yıldan uzun süredir hastalar tarafından düzenli kullanılmaktadır.

Metabolizmada hızlanma söz konusu olur
Tiroid hormon üretiminde fazlalık ile seyreden hastalıklarda ise tam tersi metabolizmada hızlanma söz konusudur. Bu da sıcağa tahammülsüzlük, kalp çarpıntısı, ellerde titreme, kilo kaybı, iştah artışı, saçlarda incelme, gözlerde canlı bakış gibi şikayetler ile kendini gösterir. Bu hormon artışı tiroid bezinden kaynaklanan ve tüm bezi ilgilendiren bir sorun olabilir ve “Diffüz Toksik Guatr – Basedow Graves Hastalığı” olarak veya tiroid bezindeki nodül veya nodüllerden kaynaklanabilir ve “Toksik Nodüler Guatr – Plummer Hastalığı” olarak isimlendirilir.

Tedavi nedene yönelik planlanır
Hipertiroidi tedavisi nedene yönelik olarak planlanır; tiroid hormonu baskılayıcı ilaçlar (Anti-Tiroid), radyoaktif iyot ablasyonu veya tiroid cerrahisi gibi tedavi seçenekleri mevcuttur.

Ultrasonografi ile nodülün boyutu ve içeriği değerlendirilebilir
Nodül ile seyreden tiroid hastalıklarında nodüle ait risk değerlendirilmesi yapılmalıdır. En değerli tanı aracı olan ultrasonografi ile nodülün boyutu ve içeriği değerlendirilebilir, şüphe varlığında halinde Tiroid İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi gecikmeden yapılmalıdır. Hipertiroidi ve nodül birlikteliği söz konusu ise kanser riski Sintigrafi ile değerlendirilebilir. Tiroid Sintigrafisinde “Hipoaktif” yani soğuk nodüller kanser açısından risklidir.

Tiroid kanserleri genç yaş ve kadınlarda daha sık görülür
Tiroid kanserleri ise genç yaş ve kadın cinsiyette en sık görülen ikinci kanserdir. Küçük yaşta özellikle baş ve boyun bölgesinde radyoterapi verilmiş olması tiroid kanseri gelişimi için en önemli risk faktörüdür. Sigara kullanımı, yüksek rakımda yaşama, iyot eksikliği bölgesinde yaşama, obezite, ailevi-genetik faktörler diğer riskli durumlardır. Tiroid kanserleri genellikle “iyi seyirli” olarak tanımlansalar da kemoterapi ve radyoterapiye cevapsız olması özellikle ileri evrede tanı konulduğunda sağ kalımı azaltmaktadır. Bununla beraber “radyoaktif iyot ablasyon” tedavisi cerrahi sonrası nüks ve metastaz riskini azaltan bir tedavi aracıdır.

En iyi tedavisi cerrahidir
İyi seyirli olarak tanımlanmış olan tiroid kanseri “Papiller Tiroid Kanseri” olup daha nadir görülen tiplerinin oldukça agresif olabilecekleri akılda tutulmalıdır. Tiroid Kanseri’nin bugüne kadar bilinen en iyi tedavisi cerrahidir. Tiroid bezinin yarısının veya tamamının çıkarılması ya da lenf bezlerinde metastaz varlığında ilgili lenf bezlerinin de bir bütün olarak çıkarılmasında olanak verecek genişlikte cerrahi uygulamalar gerekli olabilir.

Rutin yıllık doktor kontrolünü aksatmamak önemlidir
Sağlıklı ve dengeli beslenmek, egzersiz yapmak, iyotlu tuz kullanmak, sigaradan uzak durmak, rutin yıllık doktor kontrolünü aksatmamak tüm kanser hastalıkları için riski azaltır ama tek başına yeterli olmayabilir. Hormon fonksiyonlarında bozukluğa yol açan tiroid hastalıkları açısından da vücutta beliren değişiklikleri, şikayetleri geçiştirmeden ve ihmal etmeden zamanında aile hekimine, iç hastalıkları veya endokrinoloji uzmanına başvurarak muayene olmak ve gerekli ilave tetkikleri yaptırmak önemlidir.

Nodüllerin değerlendirilmesi gerekir

Özellikle risk faktörlerinin bulunduğu (ailede tiroid hastalığı veya kanseri, radyasyon maruziyeti gibi) hastalarda yıllık doktor muayenesi, tiroid fonksiyon testlerini ihmal etmemek ve tiroid ultrasonografisi ile tiroid bezi ve varsa nodüllerin değerlendirilmesi gerekir.

Tüm kanserlerde olduğu gibi tiroid kanserinde de erken tanıda kür şansı daha yüksektir ve hastalığın tedavisi mümkündür. Tiroid bezinin diğer fonksiyonel hastalıklarında (Hipotiroidi / Hipertiroidi) da uygun tedavinin başlanması ile şikayetler gerileyebilir.

Meme kanseri her yıl 2 milyon 300 bin kadında görülüyor!

Meme kanseri her yıl 2 milyon 300 bin kadında görülüyor!

Dünya Sağlık Örgütü, en sık görülen kanser türünün artık akciğer kanseri değil, meme kanseri olduğunu açıkladı. Dünyada her yıl 2 milyon 300 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor.  Ülkemizde de kadınlarda gelişen her 4 kanserden 1’ini meme kanseri oluşturuyor. Başka bir deyişle, her 8 kadından 1’i, yani kadınların yüzde 13’ü yaşamları boyunca meme kanserine yakalanma riski taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, son yıllarda tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde meme kanserinin artık ölümcül bir hastalık olmaktan çıkarak kronik bir hastalığa dönüştüğüne dikkat çekiyor. Tedaviden başarılı sonuç alınması için kadınların tarama programlarında yer alan  tetkik ve muayenelerini düzenli olarak yaptırmaları ve meme kanserine yönelik belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Ancak meme kanseriyle ilgili risk faktörlerinden tedaviye kadar pek çok konuda toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler mevcut. Bu hatalı bilgiler hastaların gereksiz kaygıya kapılmalarına, daha da önemlisi hekime geç başvurmaları nedeniyle tedavinin güçleşmesine neden olabilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  meme kanseri hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Aile öyküsü yoksa meme kanseri gelişmez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: ‘Ailemde meme kanseri yoksa bende de olmaz’ düşüncesi nedeniyle rutin kontroller sıkça ihmal ediliyor. Oysa meme kanserinin yüzde 90’ından fazlası kalıtsal olmayan etkenlerden kaynaklanıyor. Dolayısıyla meme kanseri tanısı alan kadınların çok büyük bir bölümünde aile öyküsü veya genetik bir bozukluk görülmüyor. Bu nedenle aile öyküsü olmayan kadınların da tarama programlarında yer alan mamografi, ultrasonografi ve meme muayenelerini yaptırmaları yaşamsal öneme sahip.

Sadece annenin aile öyküsü riski artırır! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinde aile öyküsünden söz edildiğinde aklımıza sadece annede ve 1’nci derece akrabalarda görülen meme kanseri geliyor. Aslında aynı şekilde baba tarafında meme kanseri görülmesi de riski yükseltiyor. Bunun sebebi ise genlerin yarısının anneden yarısının ise babadan gelmesidir.

Meme kanseri ağrı yapmaz. YANLIŞ!  

DOĞRUSU:  Memede ya da koltuk altında ele gelen kitle meme kanserinin en yaygın ve en önemli belirtisi oluyor. Toplumda meme kanseriyle ilgili hatalı bilinen bir başka konu ise meme kanserinde kitlenin ağrı yapmamasına yönelik. Yaygın inanışın aksine, hastaların yüzde 1-2’sinde memede ve meme başında ağrı oluyor.

Mamografideki   radyasyon  miktarı çok yüksektir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde kullanılan modern mamografi cihazlarıyla gerçekleştirilen çekimler sırasında maruz kalınan radyasyon miktarı, yaklaşık birkaç saatlik uçak yolculuğunda alınan radyasyon miktarına eş değer oluyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Tarama ve tanı amaçlı kullanılan mamografi kansere erken tanı konmasını sağlayarak hayat kurtarmaktadır. Dolayısıyla erken tanı için risk altında olmayan her kadının 40 yaşından itibaren yılda bir kez mamografi, ultrasonografi ve hekim tarafından yapılan elle muayeneyi ihmal etmemesi gerekir. Risk altında olan kadınlarda ise bu taramalara daha erken yaşta başlanır.” diyor.

anserine yakalanma riski taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, son yıllarda tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde meme kanserinin artık ölümcül bir hastalık olmaktan çıkarak kronik bir hastalığa dönüştüğüne dikkat çekiyor. Tedaviden başarılı sonuç alınması için kadınların tarama programlarında yer alan  tetkik ve muayenelerini düzenli olarak yaptırmaları ve meme kanserine yönelik belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Ancak meme kanseriyle ilgili risk faktörlerinden tedaviye kadar pek çok konuda toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler mevcut. Bu hatalı bilgiler hastaların gereksiz kaygıya kapılmalarına, daha da önemlisi hekime geç başvurmaları nedeniyle tedavinin güçleşmesine neden olabilmektedir” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  meme kanseri hakkında toplumda doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Emzirmek meme kanserinden korur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yapılan çalışmalara göre; 35 yaş altında doğum yapmak ve bebeğini uzun süre emzirmek meme kanseri riskini biraz düşürüyor. Ancak kadın olmak meme kanseri için tek başına önemli bir risk faktörü. Dolayısıyla erken yaşta doğum yapan ve emziren kadınların da meme kanseri riski taşıdıkları için rutin tetkiklerini aksatmamaları gerekiyor.

Doğum kontrol ilaçları meme kanserini tetikler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doğum kontrol ilaçlarının meme kanseri riskini artırdığına yönelik iddialar da bilimsel olarak kanıtlanmamış. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Günümüzde kullanılan doğum kontrol ilaçlarının oldukça düşük dozda östrojen ve progesteron hormonu içermeleri nedeniyle meme kanseri riskini artırmaları beklenmez. Yapılan klinik çalışmalarda da doğum kontrol ilaçları kullanan kadınlarda meme kanseri riskinin yükseldiğini gösteren herhangi bir sonuç alınmamıştır” diyor.

Kanser tanısı konulan her kadın memesini kaybeder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Erken evre meme kanserinin öncelikli tedavisi cerrahi yöntem oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, cerrahi işlemlerde yıllar içerisinde ciddi gelişmeler yaşandığına işaret ederek, “Eskiden meme kanserinde genellikle; tümörün yanı sıra meme dokusu, meme altındaki bazı kaslar ve koltuk altında yer alan lenf düğümlerinin çıkarılmasıyla gerçekleştirilen mastektomi ameliyatı uygulanırdı.   Günümüzde ise özel durumlar dışında, kanser tanısı alan kadınların memesi korunabilmekte ve hastalığın tedavisi doğal bir meme görüntüsüne sahip sonuçlar ile gerçekleştirilmektedir” diyor.

Biyopsi ve ameliyat kanseri vücuda yayar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, memeye biyopsi yapılması kanserin yayılmasına neden olmuyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, kanserin iğne veya bıçağın değmesiyle vücuda yayılmadığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kanser riski taşıyan her kitleye; ultrasonografi, mamografi veya MR kılavuzluğunda alınan örneğin incelenmesi ile patoloji uzmanları tarafından tanı konulur. Erken evre meme kanseri tedavisinin ilk basamağı da cerrahi yöntemdir. Ameliyatlar kanseri vücuda yaymaz, tam aksine tümörün çıkarılmasını sağlayarak hayat kurtarır. Tedavide kullanılabilen üç farklı aracımız var: Cerrahi, ilaç tedavisi ve ışın tedavisi (radyoterapi). Bunların üçü de farklı şekillerde ve farklı sırayla olsa da hemen hemen her hastada kullanılır. Erken evrelerde ilk tedavi basamağı ameliyatla tümörün yok edilmesi ve koltuk altındaki lenf bezlerinde tümör hücresi olup olmadığının anlaşılmasıdır. Bazı meme kanseri türlerinde evresine bakmaksızın önce ilaç tedavisi ile başlamanın daha iyi sonuç verdiğini biliyoruz. İlaç denilince hemen kemoterapi anlaşılmamalı, bugün elimizde tümör tipi ve evresine göre kullandığımız ve etki mekanizmaları çok farklı ilaçlar var”

Bel, bacak veya eklem ağrısından yakınıyorsa…

Bel, bacak veya eklem ağrısından yakınıyorsa…

Halk arasında kan kanseri veya kemik iliği kanseri olarak da bilinen lösemi, çocukluk çağında dünyada ve ülkemizde en sık görülen bir kanser türü. Öyle ki çocukluk döneminde tüm kanserlerin yüzde 30-35’ini lösemi oluşturuyor. Ülkemizde her yıl 1200-1500 çocuğa lösemi tanısı konulmakla birlikte, bilinmeyen vakalar da göz önüne alındığında, yaklaşık olarak yılda 2000 çocuğun bu hastalığa yakalandığı tahmin ediliyor. Lösemi tedavi edilmediğinde ölümcül olabiliyor. Ancak bilimsel gelişmeler ışığında, uygulanan güncel tedavi protokolleriyle, çocukluk çağı lösemileri umutsuz değil, aksine yüksek oranlarda tam iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık haline geldi. Tedaviden etkin sonuçlar alınmasında ise erken teşhis ve tedavi kilit rol üstleniyor.  Acıbadem Ataşehir Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, erken teşhis için ebeveynlerin bazı belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmaları gerektiğine işaret ederek, “Örneğin, erişkinlerden farklı olarak, sağlıklı olan bir çocuk yorulmaya veya aşırı hareketli olmasına bağlı olarak; bacak ağrısı, bel ağrısı veya eklem ağrısından şikayet etmez. Eğer çocukta kemik ağrısı varsa, mutlaka ciddiye alınmalıdır” diyor.

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

En yaygın akut lösemi görülüyor

Lösemiler; kemik iliğindeki öncü hücrelerin gelişimlerinin duraklamaları ve kontrolsüz çoğalmaları sonucunda kemik iliğini, periferik kanı ve bazen diğer organları istila ederek normal kan hücrelerinin oluşmasını engelleyen bir hastalık grubu. Çocukluk çağında gelişen lösemilerde en yaygın akut lösemiler görülüyor. Çocukluk çağı lösemilerinin yüzde 70-75’i akut lenfoblastik lösemi, yüzde 25-30’u akut myeloblastik lösemi, çok daha az kısmı da juvenil miyelomonositik lösemi ve kronik miyeloid lösemiden oluşuyor. Akut lenfoblastik lösemi 2-5 yaş arasında, akut miyeloblastik lösemi ise 0-2 yaş ve adolesan dönem olmak üzere iki dönemde daha sık gözleniyor. Çoğunlukla viral bir enfeksiyon sonrasında geliştiği için bu yaş grubunda löseminin sık görülmesinin bir nedeni olarak, okul öncesi ve okul çağındaki çocuklarda enfeksiyon sıklığının fazla olması gösteriliyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Lösemide erken teşhis büyük öneme sahip. Zira gecikme olursa, tedavi sürecinde zorluklara ve hayati risklere sebep olabiliyor. Lösemi genellikle ani başlayan belirtiler ile ortaya çıksa da, bir kısmı sinsi ve yavaş ilerliyor, aylar süren seyir izleyebiliyor. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemi hastalığına özgü belirti olmadığını belirterek, çocuklarda görülen ve hekime mutlaka başvurulması gereken uyarıcı işaretleri şöyle sıralıyor:

  • Sık tekrarlayan enfeksiyonlar
  • Anemi kaynaklı halsizlik, çabuk yorulma, çarpıntı, solukluk
  • Uzun süre devam eden ve inatçı ateş ve enfeksiyonlar
  • Ciltte kırmızı noktalar, kolay morarma ve kanama
  • İştah kaybı ve istemsiz kilo kaybı
  • Gece terlemeleri
  • Karın ağrısı ve şişkinlik
  • Kemik ve eklem ağrısı
  • Lenf bezlerinde şişme veya hassasiyet

Doç. Dr. Sema Aylan Gelen

Pek çok etken yol açabiliyor, ancak… 

Son yıllarda tedavilerdeki ilerlemelere rağmen lösemi sıklığında artış olması, bu hastalığın sadece genetik etkilenme sonucu değil, çevresel etmenlere de bağlı olabileceğini destekliyor. Radyasyon, bazı ilaçlar, petrol ürünleri, benzen gibi organik maddeler, böcek öldürücü ilaçlar nedeniyle oluşan çevresel kirlenme, gıda maddelerindeki katkılar ile bazı kimyasal maddelerin lösemiye yol açtığı biliniyor. Bazı genetik sendromlar da (en sık Down sendromu) lösemiye sebep olan faktörler arasında yer alıyor. Bunların yanı sıra löseminin enfeksiyona yanıt olarak da ortaya çıkabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, “Bebeklik döneminde enfeksiyonlardan korunma amaçlı aşırı izolasyona bağlı olarak enfeksiyonların geç çocukluk döneminde geçirilmesi, bağışıklık sisteminin anormal yanıt vermesine yol açabilir. Bu durumun da lösemi riskini arttırabildiği düşünülmektedir. Tüm bu etkenler lösemi riskini yükseltseler de çocuklarda lösemi gelişiminde her zaman kesin bir neden saptanamayabilir” bilgisini veriyor.

Tedavi edilebilen bir hastalık

Lösemi umutsuz değil, aksine günümüzde uygulanan güncel tedavi yöntemleri sayesinde gün geçtikçe artan tedavi başarısıyla yüksek oranlarda iyileşmenin sağlanabildiği bir hastalık. Tedavi, löseminin tipine ve tanımlanan risk gruplarına göre; kemoterapi, radyoterapi, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, psikososyal destek ve kemik iliği nakli bileşenlerinden oluşuyor. Çocukluk çağında görülen akut lenfoblastik lösemi hastalarının yüzde 80-90’ında uzun dönem sağ kalım sağlanıyor. Akut miyeloblastik lösemide ise son 40 yıl içinde sağ kalım oranı yüzde 10’dan yüzde 50’lere kadar yükselmiş durumda. Doç. Dr. Sema Aylan Gelen, lösemili hücreleri yok etmenin temel yolunun kemoterapi olduğunu belirterek, “Bazı lösemi türlerinde hastalığın beyine yayılmasını önlemek veya yayılım varsa tedavi etmek için radyoterapi (ışın tedavisi) verilir. Akut lenfoblastik lösemi hastalarının yaklaşık yüzde 10’unda, akut miyeloblastik lösemide ise yüzde 30-50’sinde kök hücre nakli gerekir. Yüksek risk grubundaki hastalar ve kanserin nüks ettiği hastalar kemik iliği nakli adayıdır” diyor.

Akciğere bıçak değmez inanışı yanlış

Akciğere bıçak değmez inanışı yanlış

Halk arasında akciğere bıçak değmez diye yaygın ve yanlış bir inanış olduğuna dikkat çeken Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı, “Akciğerin ilaçla tedavi edilebildiği hastalıkları olduğu gibi cerrahi tedavinin öncelikli olduğu hastalıkları da vardır. Erken evre akciğer kanserinde ameliyat birinci seçenektir” dedi.

Medical Park Gebze Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı, akciğer kanserinde tedavi yolları hakkında açıklamalarda bulundu.

Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı,

Doç. Dr. Hatice Eryiğit Ünaldı

AKCİĞER KANSERİNİN 4 EVRESİ VAR

Akciğer kanserinin 4 evresinin olduğunu söyleyen Doç. Dr. Ünaldı, “Birinci evre en erken olandır. Bu evreler tümörün boyutu, komşu organlarla- damarlarla ilişkisi, lenf nodlarına veya farklı organlara yayılımı ile belirlenmektedir. Kitlenin tanısı, alt tiplemesi ve evreleme, tedavi planını belirlemede önemlidir” diye konuştu.

HER HASTADA FARKLI TEDAVİ OLABİLİR

Tedavi seçeneklerinde her hastanın bireysel olarak değerlendirildiğini dile getiren Doç. Dr. Ünaldı, “Solunum rezervi ve genel durumu iyi olan, ameliyat ile kitleyi tamamen çıkarabileceğimiz hastada öncelikle cerrahi tedaviyi tercih ediyoruz. Uygulanan cerrahi tedavinin genişliği hastaya ve hastalığa göre değişmektedir. Ameliyat uygulanan tüm hastalarda ek olarak mediastinal lenf nodu disseksiyonu da yapılmaktadır. Bazı hastalarda cerrahi öncesi ve/ veya sonrası kemoterapi ve/ veya radyoterapi verilir” şeklinde konuştu.

CERRAHİ OPERASYON UYGULANABİLİR

Akciğerin ameliyat edilip edilmediği sorusunu da yanıtlayan Doç. Dr. Ünaldı, şu bilgileri paylaştı:

“Halk arasında ‘Akciğere bıçak değmez’ diye yaygın ve yanlış bir inanış vardır. Akciğerin ilaçla tedavi edilebildiği hastalıkları olduğu gibi cerrahi tedavinin öncelikli olduğu hastalıkları da vardır. Erken evre akciğer kanserinde ameliyat birinci seçenektir. İlaçla tedavi edilemeyen bazı enfeksiyon hastalıkları, akciğer zarı kanseri (mezotelyoma), akciğerin sönmesi (pnömotoraks), göğüs kafesi içine kanama (travma var/yok), hava yollarında genişleme (bronşektazi) gibi hastalıklarda cerrahi tedavi gereksinimi vardır” dedi.

AKCİĞERDE OLUŞAN HASTALIKLAR

Akciğerde nodül yapan hastalıkların ne olduğundan bahseden Doç. Dr. Ünaldı, “Akciğer kanseri, enfeksiyon hastalıkları (tüberküloz, hidatik kist vb.), granülomatöz hastalıklar (sarkoidoz gibi), diğer organ tümörlerinden metastaz, hava kirliliğine bağlı kömür

partiküllerinin birikimi akciğerde nodül şeklinde görülebilir. Tek ya da birden fazla olabilir. Nodül 3 cm’den küçüktür. Sınırları düzgün veya girintili- çıkıntılı olabilir. Akciğerinde nodül saptananlar bireysel olarak değerlendirilerek takip veya tedavi kararı verilir. Nodüllerin tedavisi ve cerrahisi nodülü oluşturan sebebe göre değişir” ifadelerini kullandı.

AMELİYAT SONRASI HASTALAR AYAĞA KALKIP YÜRÜYEBİLİR

Ameliyat sonrası hastaların ortalama 4-5 gün hastanede kaldıklarını söyleyen Doç. Dr. Ünaldı, “Bu süre hastaya göre azalır veya artabilir. Akciğer hastalığı dışında herhangi bir hastalığı olmayan hastalar yoğun bakıma değil, servisteki yatağına alınır. Klinik uygulamamızda hastamız ameliyat sonrası 1-2 saatte ayağa kaldırılıp yürütülür ve rutin hayatına en kısa sürede geçmesi sağlanır. Taburculuktan 10 gün sonra poliklinik kontrolü yapılır ve ağır efor gerektirmeyen meslek sahibi olanlar, ofis çalışanları işine geri dönebilirler” dedi.

Kanser riskini nasıl azaltabiliriz?

Kanser riskini nasıl azaltabiliriz?

Dünya genelinde her yıl milyonlarca insan kanserle mücadele etmek zorunda kalıyor. Kanser, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde büyümesi ve çoğalmasıyla karakterize edilen bir hastalıktır. Bu önemli gün, kanserle savaşta farkındalık yaratmayı ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının önemini vurgulamayı amaçlamaktadır. Kanserde en önemli nokta kansere yakalanmamaktır ki bu tamamıyla elimizde olan bir durum değildir. Fakat kansere neden olan riskleri azaltmak ve her yaşa özel sağlık kontrolü yaptırmak çok önemlidir. Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hakan Koçoğlu 4 Şubat Dünya Kanser Günü özelinde Kanser riskini azaltmak için önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Doç. Dr. Hakan Koçoğlu

Kanser riskini azaltmak için öneriler

  1. Doğru ve dengeli beslenme: Sağlıklı bir yaşam için dengeli ve çeşitli besinleri içeren bir diyet önemlidir. Meyve, sebze, tam tahıllar ve protein kaynaklarına odaklanarak vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besinleri almalıyız. Tükettiğimiz gıdaların organik olmasına olabildiğince özen göstermeli ve hazır ve fazla katkı maddesi içeren gıdalardan da uzak durmaya çalışmalıyız.
  2. Düzenli egzersiz: Fiziksel aktivitenin, genel sağlığın yanı sıra birçok kanserin riskini azalttığı kanıtlanmıştır. Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz yapmak, vücut ağırlığını kontrol altında tutmak ve kas kütlesini korumak önemlidir.
  3. Sigara ve alkolün sınırlı kullanımı: Sigara içmek ve aşırı alkol tüketimi, birçok kanser türü ile ilişkilidir. Bu maddelerden uzak durmak veya kullanımını sınırlamak kanser riskinizi azaltabilir.
  4. Güneş koruyucu kullanımı: Cilt kanseri riskini azaltmak için güneş koruyucu kullanımı önemlidir. Güneşe çıkarken koruyucu giysiler ve şapka da kullanılmalıdır.
  5. Stresten kaçınma: Kronik stres, vücuttaki iltihaplanmayı artırabileceği için kanser riskini de artırabilir. Rahatlatıcı aktiviteler, meditasyon ve yoga gibi stresle başa çıkma yöntemlerini benimsemek önemlidir.
  6. Mesleki durumlar: Bazı meslekleri yapan kişilerde belirli kanserlerin görülme ihtimalinin daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bu nedenle de kişilerin işyerlerinde yapılan sağlık kontrollerini düzenli yaptırmalarını ve eğer böyle bir sağlık kontrolü yapılmıyorsa bir hekime danışarak kendi kontrollerini düzenli yaptırmalarını öneririz. Eğer mesleğinizin herhangi bir kanser riskini artırıp artırmadığını bilmiyorsanız bir hekime danışmanızda fayda var.

Kanser sürecinde sağlık kontrolleri neden önemli?
Kanser, erken evrelerde genellikle belirti göstermeyen bir hastalıktır. Bu nedenle, kanserin erken teşhisi ve tedavisi, hastalığın yayılmasını önlemek açısından kritik öneme sahiptir. Sağlık kontrolleri bireylerin potansiyel risklerini belirlemek ve erken teşhis için uygun yöntemleri uygulamak amacıyla düzenli olarak yapılan test ve muayeneleri içerir. Her yaşa ve herkesin kendi farklı risk faktörlerine göre kanser döneminde istenecek tetkikler değişmektedir. Örneğin ailede belirli bir kanser türünün sık görülmesi veya ailede yaygın kanser görülmesi durumunda sağlık kontrolleri yaşı daha erken başlanarak daha detaylı işlemler yapılmaktadır.

Hangi sağlık kontrolleri

  • MEME KANSERİ
    Mamografi:
    Meme dokusunu inceleyen röntgen yöntemidir. Özellikle 40 yaş üstü kadınların yılda bir kez mamografi yaptırmaları önerilir.
    Kendi kendine muayene: Kadınlar, düzenli aralıklarla kendi memelerini muayene ederek anormal değişiklikleri fark edebilirler.
  • RAHİM AĞZI KANSERİ
    Pap Smear (Smear Testi):
    Rahim ağzındaki anormal hücreleri tespit etmek için yapılan bir testtir. Cinsel yaşam başladığında veya 21 yaşına gelindiğinde düzenli olarak yapılmalıdır.
  • PROSTAT KANSERİ
    PSA
    Testi: Prostat özgü antijen (PSA) seviyelerini ölçen bir kan testidir. Belirli yaş gruplarındaki erkeklerde düzenli olarak yapılabilir.
  • KALIN BAĞIRSAK KANSERİ
    Kolonoskopi:
    Kolonoskopi, kalın bağırsaktaki polipleri ve kanser öncesi lezyonları tespit etmek için kullanılan bir endoskopik inceleme yöntemidir. 50 yaş ve üzerindeki bireyler için önerilir.
  • AKCİĞER KANSERİ
    Tomografi (BT):
    Yüksek risk altındaki bireyler, özellikle uzun süreli sigara içiciler, düzenli olarak akciğer tomografisi kontrolü yaptırmalıdır.

Bunların dışında genetik ve kan testleriyle birlikte diğer görüntüleme yöntemleri ile kanser kontrolleri yapılmaktadır.

Sağlık kontrollerinin önemi
Sağlık kontrolleri hastalığın erken evrelerinde teşhis edilmesini sağlar. Erken teşhis, tedavi şansını artırır ve hastalığın yayılmasını engeller. Ayrıca testler,  bireylerin kanser risk faktörlerini belirlemelerine yardımcı olur. Bu, sağlıklı yaşam alışkanlıkları benimsemek veya riski azaltmak için önlemler almak açısından önemlidir.

 

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6!

Sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, işlenmiş ve katkı maddeli gıdalar, çevre kirliliği, stres, aşırı kilo ve hareketsiz yaşam gibi birçok faktör nedeniyle kanserin görülme sıklığı son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Genetik ve çevresel etkenlerin yanı sıra taramaların daha fazla yapılması ve teknolojinin ilerlemesinin de kanser görülme sıklığının artışında etkili olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay 2024 yılında yayınlanan istatistiklere göre erkeklerde hayat boyu kanser tanısı alma olasılığının yüzde 41.6, kadınlarda yüzde 39.6 olduğunu söylüyor. Buna karşın kanser tedavisinde son yıllarda çok büyük ilerlemeler yaşandığını, özellikle erken teşhis durumunda kişiye özel tedaviler sayesinde tam başarının mümkün olabildiğini belirten Prof. Dr. Gümüşay “İstatistiklere göre; kanser tanısı alan hastaların 5 yıllık hayatta kalma oranlarının 1970’li yıllarda yüzde 49 iken, son yıllarda erken tanı ve kişiye özgü tedaviler sayesinde yüzde 69’a kadar yükseldiği gözlendi” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, 4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında yaptığı açıklamada kanserde kişiselleştirilmiş tedavi hakkında en çok merak edilen 4 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

Prof. Dr. Özge Gümüşay

  • Kanser tedavisi herkese tek tip mi uygulanıyor?

Günümüzde kanser tedavisinin herkese tek tip uygulandığı fikrinden uzaklaşılmakta ve kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Kanserde kişiselleştirilmiş tedavi, hastanın kanser hücresinde bulunan gen ve protein değişiklikleri dikkate alınarak tedavinin düzenlenmesi ile oluyor. Doğru tedavinin, doğru hastaya, doğru dozda ve doğru zamanda uygulanması ile kanserin tedavisinde ve önlenmesinde daha iyi sonuçlar elde ediliyor.

  • Kişiselleştirilmiş tedavinin avantajları nelerdir?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kişiselleştirilmiş tedavinin en büyük avantajı hastada etkin olan tedavinin verilebilmesi sayesinde yüz güldürücü sonuçlar alınabilmesi ve daha uzun yaşam süresi elde edilebilmesidir. Hedefe yönelik tedaviler ile hastalarda daha az yan etki görülmesi diğer önemli bir avantajıdır. Kişiselleştirilmiş tedaviler için yapılan testler ve bilimsel çalışmalar sayesinde kanser hastalığının oluşumunda altta yatan mekanizma daha iyi anlaşılabilmektedir. Kanserin önlenmesi, tanısı ve tedavisindeki yaklaşımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadır” diyor.

kanser

  • Hangi kanser tiplerinde kişiye özel tedavi uygulanıyor?

Dünyada ve ülkemizde gerek erken gerekse ileri evre meme, akciğer, bağırsak, cilt, mide, yemek borusu ve yumurtalık kanseri ile bazı lösemi ve lenfoma alt tipleri başta olmak üzere pek çok kanserde kişiye özel tedavi ile başarılı sonuçlar alınabiliyor. Ancak pahalı bir tedavi olması ve neticenin de zaman alıcı olmasından dolayı her hasta kişiselleştirilmiş tedaviden faydalanamıyor. Ayrıca her hastaya uygulanabilmesi için yeterli veri olmaması ve bu testleri değerlendirecek yeterli sayıda yetişmiş insan gücünün de olmaması nedeniyle kişiselleştirilmiş tedavide halen zorluklar yaşanıyor.

  • İmmünoterapi kişiselleştirilmiş bir tedavi midir? Her hasta almalı mıdır?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “İmmünoterapi tedavisi çeşitli kanser tiplerinde hastanın bağışıklık sistemine etki ederek kanser hücresinin yok edilmesini sağlar. Tek başına ya da kemoterapi ile birlikte kullanılabilmektedir. İmmünoterapi de bir çeşit hedefe yönelik tedavi olup bazı yolaklar kullanılarak, hastanın bağışıklık sistemine tümör hücresi tanıtılır ve hastanın bağışıklık sistemi tümör hücresine karşı savaşır. Her hastaya,  her hastalık tipine ve her evreye  immünoterapi önerilmez, bazı belirteçlere bakılarak hasta özelinde uygun ise önerilir. Bu özellikleri nedeniyle de kişiselleştirilmiş bir tedavi seçeneğidir” diyor.

Sağlıksız beslenme kansere neden oluyor!

Sağlıksız beslenme kansere neden oluyor!

Dünyada yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda diyet ve kanser arasında kuvvetli bir ilişki olduğu görüldü. Peki besinlerin kanser riski üzerindeki etkileri nelerdir? Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin beslenme ve kanser ilişkisini anlattı

Prof. Dr. Duygu Derin

Prof. Dr. Duygu Derin

Aşırı et tüketimi
Batı tarzı beslenmede yağ oranı yüksek hayvansal proteinli gıda ile beslenme ön plandadır ve lifli gıda tüketimi azdır. Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın barsak-rektum, pankreas ve böbrek kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülür. Yağsız hayvansal protein tüketiminin kanserle ilişkili olmadığı biliniyor. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi kanser riskini arttırmaz.
Düzenli olarak her gün tüketilen 100 gram etin kalın bağırsak-rektum kanseri riskini yüzde 29, 50 gram şarküteri ürününün ise riski yüzde 21 artırdığı görülmüştür.
Posalı gıda ile beslenme
Sebze, meyve, tahıl ve kuru baklagiller tanelerinin dış kısmında posalı maddeler bulunur. Bu gıdalar posa alımını arttırıp bağırsakların düzenli çalışmasını sağlayarak kalın bağırsak-rektum kanserinin önlenmesinde etkindir. Bol sebze ve meyve ve diğer posalı gıda ile beslenme kolorektal kanser oluşumunu yüzde 20 – 40 oranında azaltır.
Sebze ve meyveler hem posa oluşturarak bağırsak kanseri için, hem de içerdiği vitaminlerin antioksidan özellikleriyle tüm kanserlerden korunmak için faydalıdır. En çok A,C,D ve E vitaminin antioksidan özelliği ön plana çıkarlar. Antioksidanlarla ilgili laboratuvar ve hayvan çalışmaları umut verici olmakla beraber insan çalışmalarının sonuçları çelişkilidir. Bu konuyla ilgili araştırmalar sürüyor.
İşlenmiş et ve konserve tüketimi
Tütsülenmiş balık ve et yüksek tuz içiren gıda (salamura) nitrit içeren işlenmiş et ve konserve tüketilen toplumlarda mide kanseri sıklığı belirgin olarak yüksektir. Buna en iyi örnek Japonya’dır. Dünyada mide kanserinin en sık olduğu ülke olan Japonya’dan başka ülkelere giden göçmenlerde on yıllar içinde mide kanseri sıklığı azalır ve yerleştikleri ülkedeki mide kanseri sıklığına geriler.
Alkol ve sigara kullanımı
Son araştırmalar Batılı toplumlarda erkeklerde kanserlerin yaklaşık yüzde 10.8’inin, kadınlarda yüzde 4.5’inin alkol tüketiminden kaynaklandığını gösteriyor. Risk, alkol türüne göre değil, günde içilen alkol miktarına göre artıyor. Sigara ve tütün kullanımından sonra, erkeklerde en fazla kansere yol açan neden, yeterince sebze ve meyve yememeleri; kadınlardaysa şişmanlıktır.
Haftada en az 3 gün, günde en az 30 dakikalık fiziksek aktivite
Özellikle meme, kalın bağırsak-rektum endometriyum ve yemek borusu kanseri obezlerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yapılan araştırmalarda haftada en az 3 gün, günde en az 30 dakikalık fiziksel faaliyetin, kalın barsak, meme ve rahim kanseri riskini, meyve sebze tüketiminin artırılmasının ağız, boğaz, gırtlak, yemek borusu, akciğer ve mide kanseri riskini azalttığı vurgulanıyor, Akdeniz tarzı diyet öneriliyor.