Yazılar

Posalı yiyecekler kolon kanserinden koruyor

Posalı yiyecekler kolon kanserinden koruyor

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu belirten Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun, “40’lı yaşlardan sonra kolon kanseri sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Hastalıktan korunmak için posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” dedi.

Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun, kolon kanseri hakkında açıklamalarda bulundu.

Medical Park Tokat Hastanesi

Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun

GENETİK VE ÇEVRESEL FAKTÖRLERE DİKKAT EDİLMELİ

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu söyleyen Op. Dr. Dursun, “40’lı yaşlardan sonra sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” diye konuştu.

KARIN AĞRISI GÖRÜLEBİLİR

Kolon kanserinde görülebilecek belirtilerden bahseden Op. Dr. Dursun, şu bilgileri paylaştı:

“Kolon kanserinin belirtileri karın ağrısı, karın şişkinliği, kilo kaybı, halsizlik, dışkılama alışkanlığında ve gaita çapında değişiklik olabilir. Gaitada (dışkı) kan görülmesi önemli bir bulgudur. Bunlardan daha önemlisi, toplumsal duyarlılığın artırılması ve tarama çalışmaları yapılmasıdır. Ülkemizde aile hekimleri tarafından rutin olarak gaitada gizli kan testi yapılmaktadır. Ancak bu testler rutinleşince kuralına göre yapılmaktan sapmalar oluyor. Gaitada gizli kan araştırmak için 3 gün beyaz diyet dediğimiz demir içermeyen diyet verilir. Akabinde 2 gün üst üste gaita örneği alınır. Ayrıca hedef kitleler belirleyip tarama amaçlı kolonoskopi imkânlar dâhilinde yapılabilir. Japonya’da bu tür toplum taramaları yapılmaktadır.”

KOLONOSKOPİ İLE TEŞHİS EDİLİR

Özellikle yakın akrabalarında kolon kanseri olan bireylerin ailevi kolon kanseri yönünden araştırılması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Dursun, “Anal bölgede hemoroid, fissür gibi rahatsızlığı olanlara mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır. Hiçbir yakınması olmasa bile insanlara yapılacak kolonoskopiyle erken evrede kolon kanseri yakalanabileceği gibi, henüz kanser olmadan mevcut polipler tespit edilir. Bu poliplerin bir kısmı ilerde kansere dönüşmektedir. Dolayısıyla, kolonoskopi kolon kanserini teşhis etmede ve erken teşhiste altın standarttır” şeklinde konuştu.

AÇIK CERRAHİ DE TEDAVİLER ARASINDA

Artık günümüzde erken teşhis edilmiş kolon kanserlerinin kolonoskopiyle de çıkarılabildiğini kaydeden Op. Dr. Dursun, “Bu konuda ülkemizde yetişmiş değerli gastroenterologlar vardır. Kolonoskopi ile çıkarılamayanlar için açık cerrahi, laparoskopi ve robotik cerrahi uygulanmaktadır. Bu teknikler hastaya göre, tümörün durumuna göre belirlenebilir. İlla şu yöntem diye bir şey yoktur. Önemli olan bağırsağın embriyolojik gelişim planı gözetilerek lenf bezleriyle birlikte geride tümör dokusu bırakmayacak şekilde ameliyat edilmesidir” ifadelerini kullandı.

KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ UYGULANIR

Başarılı bir cerrahi uygulandıktan sonra tümörün patolojik evresine göre kemoterapi ve radyoterapi uygulanabileceğinin altını çizen Op. Dr. Dursun, “Bu şekilde kolon kanserinden tamamen kurtulmak mümkündür. İleri evre kanserler için ise ameliyat öncesi neoadjuan tedavi dediğimiz kemoterapi ve radyoterapi uygulaması ameliyat sonrası için daha olumlu sonuçlar oluşturur. Karın içine yayılmış kanserler için bile artık tedavi mümkün hale geldi. Sitoredüktif cerrahiyle tümörlü dokular kazınıp devamında karın içine sıcak kemoterapi şeklinde hipek tedavisi yapılarak yaşam kalitesi artırılabiliyor” diyerek sözlerini noktaladı.

Karaciğer tümörü sinsi gelişiyor!

Karaciğer tümörü sinsi gelişiyor!

Vücudumuzdaki en önemli organlardan biri olan karaciğer, yediğimiz gıdaların vücutta kullanılabilir hale getirilmesinden enerji üretimine, pıhtılaşma faktörleri gibi hayati proteinlerin sentezinden toksik maddelerin vücuttan atılımına kadar pek çok yaşamsal görev üstleniyor. Özetle, karaciğer vücudumuz için olmazsa olmaz organlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla karaciğerin sağlığını bozan hastalıklar büyük bir risk oluşturuyor. Bu hastalıkların başında ise karaciğerde oluşan ‘iyi’ ve ‘kötü’ huylu tümörler geliyor. Günümüzde obezite, alkol dışı gelişen karaciğer yağlanması ve fazla miktarda alkol kullanımının artmasına paralel olarak özellikle kötü huylu karaciğer tümörlerinin gelişme sıklığı yıldan yıla artmaya devam ediyor. Öyle ki dünyada her yıl yaklaşık 800 bin kişi karaciğer kanseri tanısı alıyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, iyi ve kötü huylu karaciğer tümörlerinde erken teşhisin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Erken teşhis kalıcı tedavi şansının yakalanması açısından en önemli faktördür. Ayrıca iyi ve kötü huylu karaciğer tümörlerinin tedavisinin mutlaka tam donanımlı ekiplerin olduğu ve multidisipliner yaklaşımı benimsemiş olan referans merkezlerinde yapılması büyük önem taşıyor. Günümüzde karaciğerin primer, yani kendi dokusundan kaynaklı tümörleri ya da kalın bağırsak gibi başka organlarda gelişen tümörlerin karaciğer metastazları erken teşhis ve multidisipliner yaklaşımlar sayesinde genellikle kalıcı olarak tedavi edilebiliyor.” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan

Prof. Dr. Mert Erkan

Karaciğer yağlanması ve siroza dikkat!

Karaciğerin kendi dokusundan çıkan tümörlere yol açan en önemli iki faktör, karaciğer dokusunun yerini yağ veya bağ dokusunun alması sonucu gelişen steatohepatit ile siroz olarak adlandırılan kronik fibroinflamatuar hastalıklar oluyor. Yağ dokusunun karaciğer dokusunun yerini almasına steatohepatit, bağ dokusunun karaciğer dokusunun yerini almasına ise siroz deniyor. Her iki durumda da kronikleşen bir iltihabi süreç yaşanıyor ve normal fonksiyonunu sürdürebilmek için karaciğer hücreleri devamlı olarak kendilerini yenilemeye çalışıyor. Prof. Dr. Mert Erkan, bu yenilenme çabası kontrolden çıktığında kötü huylu tümör gelişiminin başladığını vurgulayarak, “Karaciğer yağlanmasını artıran en önemli faktör obezite, sirozu artıran en önemli faktörler ise viral hepatitler ve alkoldür. Yani, aslında sağlıklı bir yaşam tarzı ve önlem alıcı tedavilerle karaciğer kanseri riski büyük ölçüde azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

Erken dönemde belirti vermiyor

Karaciğer tümörlerinin sadece kendine özel bir bulgusu çoğunlukla olmuyor. Ayrıca karaciğerdeki tümörler erken aşamada çok fazla belirti vermiyor. Bu nedenle iyi huylu tümörler genellikle check-up veya safra kesesi taşı nedeniyle yapılan incelemelerde tesadüfen tespit ediliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, karaciğerde oluşan tümörlerin nadiren büyük boyuta ulaştıklarında çevre organlara yaptıkları bası sonucu fark edildiklerine işaret ederek, şöyle devam ediyor “Bu bası bazen kendini derin nefes alamama, yemek yiyememe veya karın şişliği olarak belli ediyor. Karaciğerin kendi dokusundan çıkan tümörleri çoğunlukla siroz ya da steatohepatit gibi kronik karaciğer hastalığı zemininde gelişiyor. Bu nedenle tümörün kendisi kadar, kronik karaciğer hastalığının oluşturduğu sarılık, karında asit denen sıvı birikmesi ya da özellikle yemek borusunun mideyle bileşkesinde gelişen varisler ile bunların kanaması gibi belirtiler de görülebiliyor.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan

Önemli gelişme: İki aşamalı operasyon!

Günümüzde karaciğer tümörlerinin tedavisi ağırlıklı olarak multidisipliner bir yaklaşımla yapılıyor. Eğer tümör karaciğerle sınırlıysa ve cerrahi sonrasında hastada yeterli karaciğer dokusu kalıyorsa, cerrahi olarak çıkarılmaya çalışılıyor. Yapılan büyük bir karaciğer cerrahisi sonrasında, geride kalacak olan dokunun hastaya yetmeme riski varsa, iki aşamalı karaciğer cerrahisi veya girişimsel radyoloji yöntemine başvuruluyor. Bu yöntemler tarafından yapılan embolizasyonlar ile karaciğerin geride kalacak olan kısmını büyütmek mümkün olabiliyor. ALPPS (iki aşamalı karaciğer cerrahisi) olarak adlandırılan cerrahi bir teknikle, karaciğerin geride bırakılması planlanan kısmı 2-3 hafta kadar kısa bir sürede yaklaşık yüzde 100 oranında büyütülebiliyor. Bu önemli gelişme sayesinde, geride yetersiz doku kalacağı için ameliyat şansını yitiren hastalar, iki aşamalı ameliyatlar sayesinde sağlıklarına kavuşabiliyorlar.

Tedaviden etkin sonuçlar alınıyor

Karaciğerin kendi dokusundan kaynaklı kötü huylu tümörlerde hastalık siroz zemininde gelişmişse, cerrahi teknik zorlaşıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, bu tablolarda karaciğer nakliyle tümör ve siroz sorununa aynı anda çözüm üretilebildiğine işaret ederek, “Ancak nakil sonrasında, organ reddini önlemek için kullanılması gereken ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar nedeniyle bu tabloda karaciğer nakli sık tercih edilmiyor. Buna rağmen, kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin gelişmesiyle beraber karaciğer nakli kanser tedavisinde de gün geçtikçe daha cesurca kullanılıyor” diyor. Cerrahi yöntem dışında, bir diğer lokal tedavi seçeneği olan termal ablasyon yönteminden çok başarılı sonuçlar elde ediliyor. Girişimsel radyolojik olarak ayrıca karaciğer atar damarlarına, anjiyografi kontrolü altında girilerek, yüksek dozda kemoterapi veya radyoterapi uygulanabiliyor. Diğer tümörlerde olduğu gibi karaciğerde de kemoterapi ve akıllı ilaçlarla yapılan sistemik tedaviler ile streotaktik radyoterapi de etkili seçenekler arasında yer alıyor.

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Günümüzde ölüme en sık neden olan kanserler arasında 4. sırada yer alan pankreas kanserinin 2030 yılı itibariyle, cinsiyet ayrımı olmaksızın, 2. sıraya yükseleceği öngörülüyor. Pankreas kanserinin  en ölümcül kanserlerden biri olmasının başlıca nedeni, kanserin ileri evrelere kadar çok fazla belirti vermeden sinsice ilerlemesi. Son yıllarda yapılan araştırmalar ışığında, pankreas kanserini daha erken aşamalarda yakalamaya dair çok ciddi bir yol kat edilmiş olması ise yürekleri ferahlatıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, konuyu şöyle açıklıyor: “Bu başarı, gelişen yeni tanı metotlarından ziyade, toplumda özellikle kanser riski yüksek bireylerin saptanarak daha detaylı olarak taranması ile mümkün olduğu için pankreas kanseri hakkındaki toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak kritik öneme sahip. Bu nedenle pankreas kanseri açısından erken tanı şansı olan iki önemli risk grubunu özellikle mercek altına almak gerekiyor. Bunlar, 50 yaşın üzerinde olup son 6 ay içinde yeni diyabet tanısı almış ve tedavi uygulanmadan kilo veren hastalar ile pankreasında kistik lezyon bulunan hastalardır. Bilinç ve bilgi seviyesindeki artış, erken tanı şansını da beraberinde getirdiği için hastalıktan kalıcı olarak kurtulma fırsatı da yaratıyor. Toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak amacıyla, pankreas kanseri hakkında yanlış inanışlara da mutlaka değinmek gerekiyor. Zira toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler nedeniyle hem erken tanı oranı azalıyor, hem geciken olgularda hastalığın tedavisi daha da güçleşiyor.” Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanseri hakkında toplumda doğru sanılan yanlış bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Mert Erkan

Her pankreas kanserinde sarılık oluşur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserlerinin yaklaşık üçte ikisi organın baş kısmından kaynaklanıyor. Pankreas kanalı, pankreas başı içinden geçen safra kanalı ile birleşerek on iki parmak bağırsağına açılıyor. Dolayısıyla baş bölgesinde yerleşmiş pankreas kanserleri safra yolunu tıkadıklarında hastalarda sarılık oluşuyor. Hal böyle olsa da pankreas gövde ve kuyruk yerleşimli tümörleri olan yaklaşık üçte bir olguda safra kanalı tıkanmadığı için sarılık gelişmiyor.

Her pankreas kanseri ağrı yapar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserinin sık karşılaşılan semptomlarından biri, sırta vuran karın ağrısı oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, hastaların bu ağrıyı sıklıkla ‘kuşak tarzında’ olarak tanımladıklarına işaret ederek, “Bu nedenle pankreas kaynaklı ağrılar çoğunlukla ve yanlış olarak böbrek taşı ya da bel ağrısı olarak da yorumlanabiliyorlar. Öte yandan pankreas kanserli hastaların neredeyse yarısında ilk tanı anında ağrı şikâyeti bulunmuyor.” diyor.

 Her pankreas tümörü pankreas kanseridir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas hem iç (hormon), hem dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organdır. Sayı olarak en çok bulunan ve dış salgıları üreten asiner hücreler organın büyük bölümünü oluştursalar da pankreas kanserlerinin sadece yüzde 1’ine neden olurlar ve genel olarak klasik pankreas kanserinden daha iyi seyirlidirler. İnsülin gibi hormonları üreten nöroendokrin hücrelerde oluşan tümörlerin büyük bölümü de klasik pankreas kanserine kıyasla çok daha iyi huylu bir seyir izliyor. En tehlikeli olarak bilinen klasik pankreas kanseri ise tüm olguların yüzde 90’ında görülse de, köken aldıkları duktal hücreler pankreasın dış salgı sistemini döşeyen sınırlı sayıdaki kanal hücreleridir. Dolayısıyla her pankreas kanseri ölümcül olmadığı gibi, nöroendokrin tümörler gibi lezyonların bir kısmı da kanser değildir.

Pause Dergi

Pankreas kanserinden kurtulmak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde özellikle risk gruplarında artan farkındalık, gelişen cerrahi teknikler, etkinliği artan kemoterapi ve radyoterapi sayesinde pankreas kanserinde de büyük başarılar kazanılıyor. Eskiden hayal dahi edilemese de son yayınlarda ameliyat olabilen ve etkili bir kemoterapi alabilen hastalarda 5 yıllık sağ kalım oranı yüzde 40’ı aşabiliyor.

Bıçak değdiğinde pankreas kanseri yayılır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan,Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu, etkin cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır” diyerek şöyle devam ediyor: “Ameliyat olamayan hastalarda da etkin kemo-radyoterapi protokolleriyle göreceli uzun ve kaliteli bir zaman kazanılabilse de tam iyileşme maalesef mümkün olmuyor. Dolayısıyla tam iyileşme şansını yakalamak için doğru hastada ameliyat mutlaka gerekli oluyor”

Cerrahi tedavi tek etkili tedavidir. YANLIŞ!  

DOĞRUSU: Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu etkin bir cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır. Başka bir deyişle, etkili bir kemo-radyoterapi uygulanamayan hastalarda cerrahi tedavi tek başına klinik fayda sağlasa da hastayı tümüyle iyileştirmekte yetersiz kalıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, “Son yıllarda pankreas kanserinde yaşanan en önemli başarı belki de ilk tanı anında ameliyat şansı olmayan hastaların bir kısmının uygulanan etkili kemo-radyoterapi protokolleriyle tümörünün küçültülerek tekrar cerrahi uygulanabilir hale getirilmesidir” diye konuşuyor.

Pankreas kanserinin cerrahisiz tedavisi mümkündür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her hastalıkta olduğu gibi pankreas kanserinde de klasik metotlara alternatif tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılıyor. Bunların bir kısmı genel durumu ve mevcut yandaş hastalıkları nedeniyle cerrahi tedaviye uygun olamayan  hastalar için tasarlanıyor. Bu yeni metotların etkinlikleri ve yan etkileri, yürütülen bilimsel çalışmalar aracılığıyla ölçülüyor. Prof. Dr. Mert Erkan, günümüz tıbbının gelmiş olduğu noktada pankreas kanserinden cerrahi tedavi yapılmadan kurtulmanın hala mümkün olmadığını belirterek, “Bu nedenle bilimsel verilerle ispatlanmış tedavi sonuçları bulunmayan metotlara itibar etmemek gerekiyor” diyor.

Pankreas kanserini erken evrede yakalamak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Risk gruplarının belirlenmesi, artan farkındalık ve gelişen tanı metotları sayesinde, özellikle kistik lezyonlar zemininde oluşan pankreas tümörlerini, henüz kanser gelişmemiş bir aşamada saptamak dahi mümkün olabiliyor. Kanser öncüsü aşamada yakalanan bu lezyonların cerrahi olarak çıkartılmaları, pankreas kanserini henüz oluşmadan ortadan kaldırabildiği için bu aşamada tedavi edilen hastalarda ameliyat sonrası kemoterapi dahi gerekmeyebiliyor.

Pankreas olmadan yaşanamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı hastalarda, etkili bir cerrahi tedavi yapılabilmesi için pankreasın tümünün alınması gerekiyor. Pankreas hem iç (hormon), hem de dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organ olduğu için ameliyat sonrasında hastaların kalıcı olarak insülin kullanmaları gerekiyor. Benzer şekilde, özellikle yağ sindirimi için gerekli olan enzim üretimi de böyle bir ameliyatla ortadan kalkacağı için sindirim enzimi takviyesinin ömür boyu alınması önem taşıyor. Düzenli insülin kullanan ve enzim takviyesi alan hastalar pankreasları olmasa da normal bir hayat kalitesiyle yaşayabiliyorlar.

Pankreas kanserli hastalar şeker tüketmekten kaçınmalıdırlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, kanserli hücrelerin şekerden beslendiğine ve bu nedenle hastanın tüketeceği şekerli gıdaların tümörü büyüteceğine yönelik inanışın doğruyu yansıtmadığına dikkat çekerek, “Açlıkta dahi kan şekeri değerinin normali genel olarak 70-100mg/dl olarak tanımlanmıştır. Yani, hasta hiç şeker tüketmese dahi kan şekeri 70mg/dl’nin altına inmez” diyor.

Pankreas kanserli hastaların yağ tüketmeleri sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Mert Erkan, yağın sindiriminde pankreasın merkezi bir rolü olması nedeniyle pankreas hastalıklarında yağsız diyet önerilerek organı dinlendirmeye ve korumaya çalışmanın son derece yanlış  bir düşünce olduğunu vurgulayarak, “Öte yandan protein ve karbonhidratlar ile karşılaştırıldığında, yağlar birim başına diğer ikisinden iki kat daha yüksek miktarda enerji veriyorlar” diye konuşuyor. Prof. Dr. Mert Erkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Pankreas kanserli hastalarda ölüme giden yol, hastanın aşırı kilo ve kas dokusunu kaybettiği kaşeksiden geçiyor. Pankreasta oluşan fonksiyon kaybı, yapılan ameliyatlar sonucu azalan emilim fonksiyonu ve uygulanan kemo-radyoterapinin yarattığı ishal göz önüne alınırsa, hastaların yeterli kalori almaları zaten zorlaşmışken karbonhidratsız ve yağsız diyet önermek hem kaşeksiyi daha da arttırıyor hem de insanların beslenme gibi son derece önemli bir hayat zevkini azaltıyor. Doğru olan, hastaların gereken insülin dozunu ayarlayarak yeterli karbonhidrat alımını teşvik etmek, enzim takviyesi yaparak yağ sindirimini kolaylaştırarak sağlıklı ve normal bir diyet tüketmelerini sağlamaktır”

Bu yanlış bilgiler ‘organ bağışını’ önleyebiliyor!

Bu yanlış bilgiler ‘organ bağışını’ önleyebiliyor!

Vücudumuzda yer alan organların işlevlerini geri döndürülemeyecek şekilde kaybetmesi durumunda bazen tek tedavi şansı organ nakli oluyor. Ülkemizde organ nakli için Sağlık Bakanlığı bekleme listesine kayıtlı olan ve bağışlanacak bir organla hayata tutunmayı bekleyen çok fazla hasta olduğu gibi, bu sayı her geçen yıl daha da artıyor. Öyle ki çoğunluğu böbrek nakli olmak üzere listede 31 binin üzerinde hasta bekliyor. Listede yer alan yaklaşık 24 bin kronik böbrek, 2 bin 500 karaciğer ve bin 350 kalp hastası bağışlanacak bir organla hayata tutunmayı bekliyor. Ancak organ bağışı bekleyen bu kadar çok hasta olmasına karşılık, 2021 yılında beyin ölümü tanısı konulan bin 420 hastadan sadece 305’inde organ bağışı yapılmış. Uzun yıllardır kadavradan organ bağışının önemi vurgulansa da günümüzde gerçekleşen beyin ölümlerinde organ bağışı yapılma oranı yüzde 25’lerin üzerine çıkamıyor. Diğer bir deyişle saptanan her 4 beyin ölümü vakasının sadece 1’inde organ bağışı yapılıyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ülkemizde kadavradan organ bağışlarının çok yetersiz olması nedeniyle, ilk yıllardan itibaren canlı vericili ameliyatlara ağırlık verilmek zorunda kalındığına dikkat çekerek, “Türkiye, canlı vericili organ nakli ameliyatlarında dünyanın en başarılı ülkeleri listesinde en başlarda yer alıyor. Bu her ne kadar ülkemiz adına bir gurur tablosu oluştursa da, önemli olan kadavradan yapılan bağış oranlarının batı ülkelerindeki rakamlara ulaşmasının sağlanmasıdır. Ülkemizde kadavradan bağışın yetersiz olmasının birçok nedeni var. Başlıca sebep ise toplumun bu konuda halen yeterince bilgilendirilememiş olması veya eş-dost ya da internet gibi çeşitli kaynaklardan yanlış bilgilere maruz kalmalarıdır.” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası” kapsamında, organ bağışı hakkında toplumda doğru sanılan 8 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Dergi

Prof. Dr. Hamdi Karakayalı

Bitkisel hayattayken organlarım alınabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bitkisel hayat ya da koma geri dönüşü olabilen bir durumdur, hasta yoğun bakım şartlarında kendisi için tıbbın mevcut olan tüm olanakları kullanılarak tedavi edilmeye çalışılır. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı “Organların alınması sadece beyin ölümü gerçekleştiğinde mümkündür. Beyin ölümü tıbben ölüm halidir ve asla geri dönüşü olan bir durum değildir.” diyor.

Hastanın sosyal statüsü göz önüne alınıyor. YANLIŞ

DOĞRUSU: Bağışlanan bir organın bekleme listesindeki hangi hastaya nakledileceği ile ilgili kararda hastanın sosyal statüsünün mutlaka göz önüne alındığı da yine kulaktan kulağa yayılan yanlış bir bilgi.

Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, bekleme listesinin ve bağışlanan organların dağıtımının tamamen Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışan bir birim olan Ulusal ve Bölgesel Koordinasyon Merkezleri tarafından yürütüldüğünü belirterek, “Bağışlanan organ ile bekleyen hasta listesi, hastaların sadece tıbbi verileri ve aciliyetlerinin değerlendirildiği bir bilgisayar programıyla eşleştiriliyor. Bu seçime, hastanın dili, dini, mesleği, cinsiyeti ve sosyal statüsü gibi konuların etki etmesi mümkün değildir.” diye konuşuyor.

Organ bağışı kartını taşımak yeterli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine organ bağışı kartı olması yeterli olmuyor. Hayatını kaybeden kişinin organ bağışı yapmış olduğu bilinse de, mutlaka 1. derece yakınlarının da onamı alınıyor. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Böyle bir durumda kişinin vasiyeti olarak kabul edildiği için hemen her zaman yakınları da bu isteğe saygı gösterirler, ancak yine de karşı çıkmaları durumunda organlar alınmaz.” diyor.

Organlar alınırken vücut bütünlüğü bozulur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişi organlarını bağışlarken hangi organ ya da dokularını bağışlayacağına kendisi karar veriyor. Örneğin kalp, karaciğer ve böbreklerini bağışlamış bir kişi, aynı sağlıklı bir bireyin bu organlar ile ilgili bir hastalık nedeniyle ameliyat edilmesi gibi ameliyata alınıyor. Bağışlanan organlar çıkarıldıktan sonra ameliyat kesileri yine özenle kapatılıyor. Cenaze aileye vücut bütünlüğü bozulmamış, sadece vücudunda ameliyata bağlı kesi izleriyle teslim ediliyor. Sadece kol, bacak ve yüz gibi organlarını da bağışlamış ise vücut bütünlüğü, bağışı yapan kişinin rızasıyla bozulmuş oluyor.

Pause Dergi

Organ bağışı ancak belli yaşlar arasında ve sağlıklı kişiler tarafından yapılabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yeni doğandan 90 yaşına kadar her yaş grubunun organları nakil edilebiliyor. Bağışlanan organların nakil amaçlı kullanılıp kullanılamayacağına her bir organ için ayrı ayrı tıbbi kriterlere göre karar veriliyor. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, canlı vericiden yapılan organ nakillerinde ise donör için yaş kriteri olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “18 yaşını doldurmadan önce kimse yasal olarak canlı organ vericisi olamaz. Örneğin karaciğerinin bir kısmını yakınına bağışlayacak olan kişilerde de üst yaş sınırı genellikle 55, bazı özel durumlarda 60 olarak kabul ediliyor.”

Para karşılığında organ bağışı yapılabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, canlı vericili organ bağışının tamamen yasalar çerçevesinde yapılabilen bir ameliyat olduğunu vurgulayarak, “Organ bağışının maddi bir çıkar karşılığında yapılmasının çok ağır yasal cezai yaptırımları vardır. Bu cezalar alıcı, verici, bu bağışa aracılık eden kişi, ameliyatı gerçekleştiren doktor ve ameliyatın yapıldığı kurum için de geçerlidir. Bağış tamamen gönüllülük esasına uygun olarak, hiçbir baskı altında olmadan ve hiçbir çıkar beklemeden yapılmış olmalıdır.” bilgisini veriyor.

Organ nakli olanlar normal yaşamlarına geri dönemezler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hastalar nakil sonrası dönemde mutlaka bazı şeylere dikkat etmek, kendilerine nakledilen organı kendi vücut savunma mekanizmalarının reddetmemesi için belli ilaçları kullanmak, düzenli ve aksatmadan kontrollerine gitmek zorundalar. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Ancak normal hayatlarına geri dönebiliyor, evlenebiliyor, çocuk sahibi olabiliyor, hatta ağır sporları dahi yapabiliyorlar. Nakil ameliyatından sonra profesyonel spor yaşantılarına geri dönen birçok sporcu var.” diye konuşuyor.

Organ bağışı ve nakli İslam dini açısından uygun değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Başka insanların hayatını kurtarabilecek bir bağışta bulunmak dinen sakıncalı olabilir mi? Türkiye’de en yetkili dini otorite olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, organ bağışına her fırsatta olumlu görüşlerini açıklayarak destek veriyor, hatta yapılan organ bağışının birden fazla hayatın kurtarılmasına neden olmasıyla gerçekleştirilebilecek en büyük bağış ve sevap olduğunu belirtiyor.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Pankreas, hastalanana kadar ismini çok da duymadığımız küçük bir organımız. Ortalama 100 gram ağırlığı, 20 cm boyu var. Pankreas, kan şekerinin düzenlenmesi ve sindirime yardımcı olan yapıların salgılanmasından sorumlu. Sindirdiğimiz her besinde pankreasın rolü var. Özellikle bu organda gelişen kanser, belirti vermeden sinsice ilerlemesiyle biliniyor. Pankreas kanseri tüm kanserler arasında sıklık açısından 9. sırada olmakla birlikte, kansere bağlı ölümlerde 4. sırada yer alıyor. Hal böyle olunca bilim insanları ‘en ölümcül’ kanser türleri arasındaki yerini en alt sıralara düşürmek için yeni yöntemler üzerinde çalışıyor. Günümüzde tedavi yöntemlerindeki gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sayesinde sinsice ilerleyen ve belirti verdiğinde çok geç kalındığı düşünülen pankreas kanseri, tedavi edilebilen hastalıklar arasına girebiliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişinin pankreas tanısı aldığını belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç açık ameliyatların yerini kapalı ameliyatların alması, neoadjuvan tedavilerin gelişmesi, farklı uzmanların bir araya gelerek tedavi konusunda ortak karar alması gibi çeşitli gelişme ve yeni yaklaşımların tedavi başarısını artırdığını vurguluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç, pankreas kanseri tedavisi hakkında merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Murat Gönenç

  • Tedavide tümörün evresi önemli mi?

Hastalığın evresi belirlenmeden tedavi planı yapılmıyor. Pankreas kanseri ilk dönemlerinde bile lenf sıvısı, kan ve sinir dokusu yoluyla uzak bölgelere yayılabiliyor. Yapılan çalışmalar, bu hastaların kanında dolaşan kanser hücreleri olduğunu, bu hücrelerin uzak bölgelere sıçrayarak metastaz adı verilen yeni kanser odakları oluşturduğunu gösteriyor. Kanserin yayılımı, başka organlarda görülüp görülmemesi gibi etmenler hastalığın evresini ortaya koyuyor. Pankreas kanserinin kabaca dört evreye ayrıldığını anlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, evre belirlemenin tedavi yöntemlerini seçme ve bu yöntemlerin başarısını artırmada önemli rolü olduğunu belirtiyor.

  • En etkili tedavi yöntemi hangisi?

Pankreas kanserinde en etkili tedavi olan cerrahi tedavi, kanserli dokuların temiz sınırlarla ve tam olarak çıkartıldığını teyit etme olanağı veriyor. Kanser cerrahisinde amacın, tümörü kesmeden, parçalamadan, yırtmadan kısacası tümöre hiçbir zarar vermeden ve geride tümör kalıntısı bırakmadan çıkartmak olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Pankreas kanserinde uzun soluklu ve kalıcı bir tedavi yanıtının olmazsa olmaz öğesi cerrahi tedavidir” diyor. Ancak çoğu zaman cerrahinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de kullanılıyor. Başta kemoterapi olmak üzere diğer yöntemlerin desteği olmaksızın sadece cerrahi tedavi ile pankreas kanserini yenmek genellikle mümkün olmuyor. Bu yöntemlerden hangisini ve hangi sırayla kullanılacağını belirlemek iyi bir tedavi şemasının belkemiğini oluşturuyor. Ameliyat öncesi kemoterapi kullanılan ve iyi yanıt alan tüm hastalar cerrahi tedavi adayı oluyor.

  • Ameliyattan önce pankreasın evresi netleşiyor mu?

Ameliyat öncesi klinik olarak bazı görüntüleme teknikleriyle hastalığın evresi belirlenmeye çalışılıyor. Ancak cerrahi olan hastalarda ameliyat öncesinde gerekli tüm incelemeler yapılmış olsa da, cerrahi sırasında ve sonrasında daha ileri bir evre saptanması mümkün. Cerrahi sırasında karnın içinde küçük kanser odaklarının, büyük damarların çevresine yayıldığı görülebiliyor. Cerrahi sırasında alınan kanserli dokuların patolojik incelemesi yapılıyor ve bu sonuçlar, ameliyat öncesi belirlenmiş olan klinik evreden daha ileri olabiliyor.

  • Tedavide başarı oranını artıran faktörler neler?

Cerrahi teknoloji, anestezi ve yoğun bakım tekniklerinin yanı sıra genel tıbbi bakımdaki gelişmeler, pankreas kanseri cerrahisinin sonuçları üzerinde de olumlu etki yapıyor. “Bir zamanlar pankreas cerrahisi de pankreas kanseri kadar kötü bir şöhrete sahipti” diyen Prof. Dr. Murat Gönenç sözlerine “Cerrahi teknik ve teknolojide meydana gelen gelişmeler sayesinde bugün artık büyük pankreas ameliyatlarına bağlı ölüm oranı yüzde 2-3’ün altına inmiştir.” diye devam ediyor. Aynı zamanda kemoterapi ve ışın tedavisindeki gelişmeler de başarıyı artıran diğer unsurlar. Cerrahi ve onkolojik yöntemler hastalığın durumuna göre birbirini destekleyecek şekilde kullanılarak tedavinin etkisi yükseltiliyor.   

  • Ameliyat yöntemi önemli mi?

Günümüzde pankreas kanseri konusunda giderek artan tecrübe, pankreas cerrahisi konusunda çoğu ameliyatın kapalı yöntemle yapılmasını sağlıyor. Kapalı yöntemler; laparoskopik ve robotik cerrahi oluyor. Bilimsel çalışmalar pankreas kanseri cerrahisi söz konusu olduğunda açık ve robotik yöntemler arasında kanser cerrahisi açısından bir fark olmadığını gösteriyor. Ama kapalı ameliyatlar, hastada belirgin ölçüde az ağrı duyulmasını, hızlı iyileşmeyi ve normal hayata hızla dönülmesini sağlıyor. Bu da ameliyat sonrası süreçte hasta açısından önemli kazanımlar sağlıyor.

  • Önce ameliyat mı, kemoterapi mi?

Bu sorunun yanıtının kanser tanı, tedavi ve takibinde rol oynayan tüm branşlardan uzmanların katıldığı tümör konseylerinde verilebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Hastanın genel sağlık durumu, hastalığın evresi ve cerrahi tedavinin riskleri gibi birçok unsur göz önünde bulundurularak en iyi karar verilmeye çalışılır. Kabaca, birinci evre haricinde, tedaviye kemoterapi ile başlanması tercih edilir” diyor.

  • İleri evre pankreas kanseri tedavi edilebilir mi?

Yakın zamana kadar dördüncü ve hatta üçüncü evre pankreas kanserinde cerrahi tedavinin hiçbir yeri olmadığına inanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Gelişen kemoterapi ilaçları ve protokolleri sayesinde bu evredeki hastaların bazılarında kemoterapiye son derece iyi yanıt alındığı görüldü. Evresi ne olursa olsun, kemoterapiye çok iyi yanıt alınan tüm hastalara olası cerrahi tedavi adayı gözüyle bakmak gerekiyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Kemoterapi tedavide mutlaka kullanılıyor mu?

Cerrahi, pankreas kanserinde temel tedavi yöntemi olsa da tek başına yeterli olmuyor. Hastalık, başka organlara yayılma eğiliminde olduğu için tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki eden tek yöntem olan kemoterapinin tedavide etkili bir unsur olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, “Kemoterapi, esas kanser odağının küçülmesini sağlayabiliyor. Bu sayede hem daha önce cerrahi olarak çıkartılmaya uygun olmayan tümörler, cerrahi uygun hale gelebilir hem de cerrahi tedavinin başarı şansı artırılabilir. Üstelik tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki edebilmesi de çok önemli bir kazanımdır” diye bilgi veriyor.

  • Işın tedavisine ne zaman başvuruluyor?

Işın tedavisinin pankreas kanseri tedavisinde de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Bu yöntem, kanserin kaynaklandığı bölgede çok ilerlemiş olması halinde kemoterapiye yandaş olarak kullanılabiliyor. Bazen ameliyat sonrasında da geride kanser hücresi kaldığından şüphe edilirse ışın tedavisi tercih edilebiliyor.” diyor.

  • Neoadjuvan tedavi niçin yapılıyor?

Kanser tedavisinin gelişiminde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri de “neoadjuvan tedavi”. En etkili yöntemi cerrahi olan kanserlerde, cerrahi için bir engel olmasa dahi tedaviye diğer yöntemlerle başlanmasına “neoadjuvan tedavi” adı veriliyor.

Pankreas kanserindeki yeri henüz tartışmalı olsa da çok erken evre hastalık haricinde, dünyada genel olarak neoadjuvan tedaviye yönelim görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, bunun gerekçelerini şöyle anlatıyor: “Neoadjuvan tedavi yapılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle pankreas kanseri daha erken dönemlerde bile vücudun uzak bölgelerine sıçrayabiliyor. Kemoterapiyle sisteme yayılmış kanser hücrelerinin yok edilmesi gerekir. Ayrıca cerrahi tedavi öncesinde kemoterapiye yanıt değerlendirilmiş olur. Çünkü kemoterapiye yanıtsız olan hastalıkta tek başına cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde etmek genellikle mümkün olmuyor. Önemli bir kazanımı da tümörün küçülmesini sağlayarak cerrahi tedavinin başarı şansını artırabiliyor. Cerrahi sonrası oluşacak sorunlar nedeniyle kemoterapiye başlanmasında yaşanabilecek zaman kaybını da engellemiş oluyoruz.”

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Mide kanseri meme, akciğer ve kalın bağırsak kanserlerinden sonra en sık rastlanan 4. kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon, ülkemizde de 20 bin kişiye mide kanseri tanısı konuyor. Erken dönemde çoğunlukla herhangi bir şikayete neden olmadan sinsice ilerlediği için tehlikeli kanserler arasında yer alıyor. İlk dikkat çeken belirtileri de genellikle karın ağrısı, yemekten sonra gelişen hazımsızlık ve şişkinlik oluyor. Ancak yakınmaların ‘mide ülseri’ veya ‘gastrit’ hastalıklarından kaynaklandığı düşünülerek sorun ihmal edilebiliyor, bu durum da tedavide gecikmeye yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde erken tanının yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalar uzun yıllar sorunsuz bir şekilde yaşamlarına devam edebiliyorlar. Bu nedenle mide kanserinin genellikle ilk belirtileri olan karın ağrısı, yemekten sonra şişkinlik ve hazımsızlık gibi yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır” diyor. Daha da önemlisi ‘değiştirilebilir’ risk faktörlerine dikkat ederek mide kanserinden kısmen korunmak da mümkün olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanseri riskini artıran 12 etkeni anlattı; önemli bilgiler verdi!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Doç. Dr. Erman Aytaç

İlerleyen yaş

Mide kanserinin görülme sıklığı ilerleyen yaşla birlikte artıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde 50 yaşından sonra riskin yükseldiğini söylüyor.

Erkek olmak

Mide kanseri erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık ortaya çıkıyor. Kadınlarda daha yüksek miktarda salgılanan östrojen hormonunun mide kanseri riskini arttıran Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor.

Genetik faktör

Anne, baba ve kardeşler gibi birinci derece aile bireylerinde mide kanseri öyküsü varsa, bu hastalığın gelişme riski normal popülasyona göre daha fazla oluyor. Dolayısıyla riski değerlendirmek için mutlaka bu alanda uzman bir hekime başvurulması öneriliyor.

Helikobacter Pylori

Helikobacter Pylori (HP), midede sıklıkla rastlanan bir bakteri cinsidir. Gastrit oluşumundan sorumlu bir bakteri olarak görülen Helikobacter Pylori’ye mide kanserli hastalarda daha fazla rastlandığı biliniyor. “Ancak bu tablodan midesinde Helikobacter Pylori saptanan her kişide mide kanseri oluşacağı sonucu çıkartılmamalıdır” bilgisini veren Doç. Dr. Erman Aytaç, “Çünkü Helikobacter Pylori’nin sık görüldüğü bazı toplumlarda mide kanseri oranı düşüktür. Dolayısıyla bu bakterinin yanı sıra diğer risk faktörleri de son derece önemlidir” diyor.

Fazla tuz tüketmek

Fazla tuz tüketimi mide kanseri riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini tavsiye ediyor.

Tuzlanmış, tütsülenmiş besinler

Dünya Sağlık Örgütü, gelişmiş ülkelerdeki kanserlerin yüzde 30’unun beslenmeyle ilişkili olduğunu bildiriyor. Örneğin Japonya gibi tuzlanmış ve tütsülenmiş besinlerin yoğun olarak tüketildiği coğrafyalarda mide kanserine daha sık rastlanıyor. Ülkemizde de yaygın olarak tüketilen mangalda pişirilmiş etin de risk faktörü olabileceği düşünülüyor. Bu durum etin tuzlanması ve pişerken yanmasıyla ilişkili olabiliyor. Benzer şekilde fazla miktarda işlenmiş et veya yağda kızartılmış, soslu ve baharatlı besinler ya da aflatoksin ile bulaşmış olan besinler de (bayat ekmekteki küfler gibi) riski artırıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, “Nasıl ki tuzlanmış, tütsülenmiş besinlerin fazla tüketilmeleri mide kanserine yakalanma olasılığını artırıyorsa, tersine çiğ sebze ve meyvelerin bolca yenilmesi, C vitamini ve antioksidan maddeler de bu kanserden korunmada olumlu etki yapabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara kullanımı

Sigara kullanımı birçok kanserde olduğu gibi mide kanseri için de risk faktörü oluyor. Öyle ki sigara kullanım yoğunluğu ve süresi arttıkça risk 4 kat yükseliyor.

Obezite

Çağımızın önemli bir sorunu olan obezite hastalarında da mide kanseri riski yükseliyor. Obeziteyle artan vücut içindeki toksik maddeler, kanser gelişimini hücre seviyesinde arttıran oksijenlenme bozukluğu ve savunma sisteminin zayıflaması gibi etkenler mide kanserinin gelişimini kolaylaştırabiliyor.

Bazı meslekler

Bazı iş kollarında çalışanlar (odun dumanına ya da asbest dumanına maruz kalanlar, metal, plastik ve maden işçileri gibi) mide kanseri açısından daha fazla risk altında oluyorlar.

Kan grubunun A olması

Mide kanseri kan grubu A olan kişilerde daha sık görülüyor. Kesin nedeni bilinmemekle beraber, bu durum A kan grubu olan kişilerin Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı daha yatkın olmalarıyla açıklanıyor.

Bazı hastalıklar

  • Kalın bağırsağı tutan bazı hastalıklarda (ailesel adenomatöz polipozis ve ailesel nonpolipozis kolorektal kanser) mide kanseri görülme olasılığı yükseliyor.
  • B12 vitamininin emilememesi nedeniyle oluşan kansızlık türü olan pernisiyöz anemi de mide kanseri riskini artırıyor.
  • Atrofik gastriti (midenin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasının epitel hücrelerinin ve salgı bezlerinin kaybıyla sonuçlanan kronik ihtihaplanma) olan hastalarda mide kanseri daha sık görülüyor.
  • Yapılan çalışmalarda, toplumda öpücük hastalığı olarak bilinen enfeksiyöz mononükleoz hastalığına neden olan ebstein–barr virüsünün mide kanseri gelişimine etkisi olduğu gösterilmiş.

Mide ameliyatı olmak

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, geçmişte mide ameliyatı olanlarda, özellikle de midesinin bir kısmı çıkartılan hastalarda bu kanserin gelişme riskinin yıllar içinde arttığına işaret ederek, “Bu nedenle yakınmasız olsalar dahi mide ameliyatı geçiren hastalara belli aralıklarla kontrol amaçlı gastroskopi yapılıyor” diyor.

 Uzun yıllar sorunsuz yaşanabiliyor

Mide kanserinde çok erken evre tümörler ameliyat gerekmeden endoskopik olarak tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, endoskopik tedavi yöntemleri dışında, hastalığın 1-3 evrelerinde ana tedavi yönteminin cerrahi işlem olduğunu belirterek, “Cerrahi tedavinin ana prensibi, tümörün yayılma olasılığı olan tüm lenf bezleriyle birlikte çıkartılmasıdır. Hastalığın 2. ve 3. evresinde genellikle önce kemoterapi uygulanıyor, ameliyat daha sonra yapılıyor. Patoloji raporuna göre ameliyat sonrasında kemoterapi ve radyoterapi gibi ek tedaviler uygulanabiliyor. Tümör karaciğer ve akciğer gibi uzak organlara da sıçramışsa, yani hastalık 4. evredeyse ana tedavi yöntemi kemoterapi oluyor” diyor.

Doç. Dr. Erman Aytaç tedavi sonuçlarını birçok faktörün etkilediğini belirterek, “Bu etkenlerin en önemlileri hastalığın evresi ve yapılan tedavilerin kalitesidir. Deneyimli merkezlerde kapalı yöntemlerin hastaya sağladığı avantajlar göz önünde tutularak ameliyat laparoskopik veya robotik olarak yapılabiliyor” diyor.

Boğulmuş fıtık canınız daha çok sıkılabilir!

Boğulmuş fıtık canınız daha çok sıkılabilir!

Fıtık öyle bir rahatsızlık ki aşırı can sıkan durumlarda değim olarak bile günlük hayatta yer bulmuştur. Karşınızdakinin sizi konuşarak fıtık etmesi tıbben mümkün olmasa da fıtığın kendisi son derece can sıkıcı olabilir. Toplumda hemen herkesin fıtıklarla ilgili bir fikri ve önerisi oluyor. Nispeten masum gördüğümüz fıtıkları çoğu zaman önemsemiyor ve onunla beraber yaşayacağımızı düşünüyoruz. Fıtıkların tedavi edilmediğinde çok ciddi sonuçlar doğurabileceğini söyleyen Avrasya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Abdulkerim Özakay, boğulmuş fıtıklarla ilgili önemli bilgiler verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Abdulkerim Özakay

Karın duvarı fıtığı ve boğulmuş fıtık nedir?

Karın duvarı fıtığı; karın içerisindeki organ veya dokuların, karın duvarındaki zayıf bir noktadan fıtık kesesi ile birlikte karın dışına çıkması durumudur. Genel olarak;

  • Şişmanlık,
  • Gebelik,
  • Malnütrisyon,
  • Asit,
  • Sigara kullanımı gibi faktörler karın duvarı fıtıklarının oluşmasında önemli birer etkendir.
  • Kronik öksürük
  • Ağır işlerde çalışma, ağırlık kaldırma, ağır sporlar

Boğulmuş fıtıklar vücut dışına çıkan ancak fıtık kesesi içeriğinin karın boşluğuna geri gönderilmeyen veya itilemeyen fıtıklardır. Fıtık kesesi içindeki bağırsağın kanlanmasının bozulduğu fıtıklar olarak karşımıza çıkabilir. Karın duvarı fıtıklarının en korkulan komplikasyonu arasında barsak nekrozu ve delinmesi durumudur ki; bu durum acil cerrahi müdahale gerektirir. Acile başvuran boğulmuş kasık fıtıkları vakalarının %15’inde bağırsakta çürüme görülebilir, bu durumda bağırsağının bir kısmının alınması gerekebilir.

Tedavi edilmeyen fıtıklar, boğulmuş fıtığa dönüşebilir

Karın ön duvarında gelişen fıtıklar, kendiliğinden oluşabileceği gibi sonradan da ortaya çıkabilirler. Göbek ve kasık fıtıkları en sık görülen türlerdir. Çocuklarda kendiliğinden kapanan göbek fıtıkları yetişkin bireylerde kendiliğinden kapanmaz, cerrahi işlem uygulanması gerekir, uygulanmadığında ise fıtık zamanla boğulmuş fıtığa dönüşebilir.

Boğulmuş fıtığın evreleri nelerdir?

Birinci Evre: Bu evrede boğulmuş fıtığın ilk şikayetleri kendini göstermeye başlar. Öncelikle fıtığın şişliği daha belirginleşir ve kaybolmaz sürekli ağrı oluşturur. Kişi, sindirim fonksiyonlarını yerine getirmekte zorlanır ve ağrıları kramp gibi tüm karnına etki eder, bulantı ve kusma şikayetleri başlar.

İkinci Evre:  Bu evrede sıkışan bağırsağın kan dolaşımı bozularak, bağırsakta kangren meydana gelir. Lökosit sayısının yüksekliği, ateş, ağrıda artış, genel durum bozukluğu kusma gibi bulgular tabloya eklenir.

Üçüncü Evre: Eğer hastanın tedavisi gecikirse çok ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Kangrenli olan bağırsak delinebilir ve bu durum karın içinde peritonitin ortaya çıkmasına yol açar. Genel durumu ve sepsis bulguları ortaya çıkan hastalara bozulan hastaya acil olarak müdahale edilmezse durum ölüm ile sonuçlanabilir.

Yaşlılarda tehlike daha büyük!

Yaşlı hastalarda yeni gelişen fıtıklarda mutlaka başka hastalıkların rolü araştırılmalıdır. Bu hastalıklar; prostat büyümesi, karın boşluğu kitleleri, kalın bağırsak kitleleri olabilir. Özellikle yaşlı hastalarda sadece fıtığın tedavisi edilmesi değil oluş nedeninin de değerlendirilmesi gerekir.

Nasıl tedavi edilir?

Fıtığın özellikle de boğulmuş fıtıkların ilaçla tedavisi mümkün değildir. Fıtık için en kesin çözüm ameliyattır. Fıtık ameliyatlarında temel prensip ise, fıtıklı olan bölgeyi onarmaktır. Çocuk fıtıkları dışında genel olarak yama yöntemi uygulanmaktadır.

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Modern çağın en önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, özellikle son iki yıldır Covid-19 pandemisinden dolayı evde geçirilen sürenin artması, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme nedeniyle obezitenin çocuk ve yetişkin her yaştan kişiyi çok daha fazla tehdit eder hale geldiğini söylüyor. Obezite cerrahisi hakkında toplumda doğru sanılan bazı yanlışların da bu hastalığın görülme sıklığının artmasına yol açtığını belirten Prof. Dr Tayfun Karahasanoğlu, doğru bilinen 9 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu

Ben kilomla barışığım, ameliyata hiç gerek yok. Hele pandemide asla!: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite yaşam süresini ve yaşam kalitesini belirgin olarak düşürür. Üstelik obez olan ya da obeziteye bağlı diyabet veya kardiyovasküler hastalığı olan bir hasta Covid-19 olduğunda sonuçlar çok daha kötüdür. Bu nedenle bu hastalardaki tedavi doğru bir zamanlamayla multidisipliner bir ekip tarafından doğru yöntemle gerçekleştirilmelidir.

Obezite sadece estetik bir sorundur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı insanlara göre obezite sadece estetik bir sorundur. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü obezite çok ciddi bir hastalıktır. Obeziteye bağlı ortaya çıkan diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, uyku apnesi, kanser ve depresyon gibi birçok problem nedeniyle obez hastaların yaşam süresi ve yaşam kaliteleri olumsuz etkilenmektedir. Oysa fazla kilolardan ve tüm bu hastalıklardan kurtulmak mümkündür.

Obezite bir irade sorunudur. Hasta isterse zayıflayabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Birçok hastaya ailesi ve çevresi bu gözle bakar. Oysa şu gösterilmiştir ki; hastanın kilosu arttıkça ve hastanın bu fazla kiloda kaldığı süre uzadıkça hastanın kalıcı zayıflama şansı azalır. Özellikle vücut kitle indeksi 35 hatta 40’ın üzerine çıkan ve bu sürede bir yıldan uzun süre kalan hastaların büyük bir kısmının irade, psikoterapi, akapunktur, diyet, egsersiz vb yöntemlerle kalıcı zayıflama şansı maalesef çok azdır.

İsteyen herkes obezite ameliyatı olabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, obezite ameliyatlarının doğru ekiple, doğru hastaya, doğru yöntemle uygulandığında birçok hastada sonucun mükemmel olduğunu belirtirken, bunun tersi durumlarda ise çok ciddi sorunlara neden olabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Bu nedenle tüm dünyada obezite cerrahisinin belli kriterlere uyularak uygulanması önerilmektedir. Bu kriterlere göre; vücüt kitle indeksi 40’ın üzerinde olanlar, vücut kitle indeksi 35-40 arası olup obeziteye bağlı diyabet, hipertansiyon gibi ciddi sorunları olanlar, 15-65 yaş arasındakiler, en az bir yıldan beri vücut kitle indeksi 40’ın üzerinde olup diyetisyen gözetiminde en az iki kez diyetle zayıflamaya çalışan ama başarılı olamayanlar cerrahi adaylarıdır . Bununla birlikte hastalar bu kriterlere uygun olsa da, kronik alkol veya madde kullanımı alışkanlığının bulunması, ciddi psikiyatrik problem veya yeme bozukluğu  olması, ameliyat konusunda hastanın isteksiz olması gibi sorunlardan birinin bile olması halinde hastaya obezite cerrahisi uygulanmaz.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ameliyata gerek yok. Yağ aldırma ile kilo sorunumu çözerim: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite tedavisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunlar çoğunlukla birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Çok fazla kilosu olmayan hastaların tedavisine tabii ki rejim, egsersiz, yaşam tarzının değiştirilmesi gibi yöntemlerle başlamak gerekir. Kilo biraz daha arttığında endokrinolog önerisiyle medikal tedavi ve belki endoskopik yöntemler de eklenebilir. Ama bu tedavi yaklaşımı tüm hastalar için doğru değildir. Mesela, en az iki yıldan beri vücut kitle indeksi 45 olan, 1.60 boyunda 115 kg ağırlığındaki bir hastada bu yöntemler çoğunlukla yararlı olmaz. Hatta ciddi egzersiz sonucu kalp hastalıkları riski artabilir. Bu nedenle obezite tedavisi multidisipliner bir ekip işidir. Her hasta bağımsız olarak değerlendirilerek hasta için en uygun tedavi yöntemi seçilmelidir” diyor.

Her hasta için en uygun ameliyat tüp mide ameliyatıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite cerrahisinde özellikle son on yıl içerisinde tüm dünyada en sık tercih edilen yöntem sleeve gastrektomi (tüp mide) işlemi olmuştur. Günümüzde dünyada obezite nedeniyle ameliyat edilen hastaların yarısından çoğuna bu işlem yapılmaktadır. İşlemin bu kadar yaygınlaşmasının ana nedenleri; diğer obezite ameliyatlarına göre teknik olarak daha kolay bir işlem olması, dolayısıyla komplikasyon oranının daha düşük olması, ek sağlık sorunları olan hastalarda daha güvenle yapılabiliyor olması ve işlemin uzun dönem sonuçlarının kabul edilebilir olmasıdır. Ancak hastanın yaşı, cinsiyeti, vücut kitle indeksi, eşlik eden hastalıkların varlığı, yeme alışkanlıkları vb faktörler de ameliyat seçimini etkileyeceği için ‘her hastada mutlaka tüp mide ameliyatı kesin fayda sağlar’ düşüncesi doğru değildir.

Ameliyat sonrası tekrar kilo almam: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite cerrahisi sonrasında bazı hastalar yeterince kilo veremediği gibi (ameliyattan 18 ay sonra fazla kilonun yüzde 50’sinden azını kaybetmek), bazı hastalar da yıllar geçtikçe yeniden kilo almaya başlar. Bu hastalarda varsa obeziteye bağlı  gelişen diyabet, hipertansiyon vb ciddi problemler ameliyat sonrası ya düzelmez ya da bir süre düzelip hasta yeniden kilo almaya başladığında yeniden ortaya çıkar. Bu gibi problemler nedeniyle yeniden ameliyat olma oranı ortalama yüzde 20’dir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olabilir. Örneğin; tüp mide ameliyatında gereğinden daha büyük bir mide bırakılması veya midenin fundus adı verilen yemek borusuna yakın bölümünün yetersiz çıkarılması gibi problemler bu duruma neden olabileceği gibi bazen ana sorun, hastanın yaşam şekli ile ilişkili problemlerdir yani hastanın diyet alışkanlığının değişmesi, yeme bozuklukları, fiziksel aktivitenin bırakılması ve kontrolsüz psikolojik problem yeniden kilo alımını hızlandırabilir.”

Ameliyata rağmen yine kilo aldım, artık çözümü yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite tedavisinde en sık kullanılan yöntemler olan davranış tedavisi, diyet, egsersiz, antiobezite ilaçlar (iştah kesiciler), psikoterapi ve endoskopik yöntemler bu hastalarda da denenebilir. Bu işlemler ikinci bir ameliyat ihtiyacını ortadan kaldırmak için denense de bu hastalarda başarı oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle birçok hastada ikinci bir ameliyat (yeniden sleeve, gastrik bypass, BPD-duodenal switch ve SADI gibi) gerekebilir. Bu tür ikinci cerrahi işlemler ilk ameliyatlara göre hem teknik olarak daha zordur hem de daha fazla morbiditeye neden olabilir. Ancak, iyi merkezlerde, doğru bir ekiple bu işlemler güvenle yapılabilir.

Obezite cerrahisi sonrası çoğu hastada ölüm kaçınılmazdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Gerek hastalığın daha iyi anlaşılması, gerek hastalığın tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle obezite ameliyatları sonrasında ölüm oranı yıllar içerisinde iyi merkezlerde belirgin olarak düşmüştür. Üstelik çalışmalar şunu göstermiştir ki; ciddi obezite nedeniyle ameliyat edilen hastalardaki ölüm riski, tedavi edilmeyen veya ilaç tedavisi ile tedavi edilenlere göre daha düşüktür. Bu nedenle bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; obezite cerrahisi iyi merkezlerde, profesyonel bir ekip tarafından multidisipliner bir yaklaşımla güvenle yapılabilir” diyor.

Tüp mide ameliyatı ile yeni birine dönüşmek mümkün mü?

Tüp mide ameliyatı ile yeni birine dönüşmek mümkün mü?

Düşünün sürekli yiyorsunuz ama doymuyorsunuz. Oysa midenizde diğer organlarınız gibi. Sadece siz yedikçe kapasitesi de artıyor bir süre sonra. Peki midenizin bir kısmını alsalar eskisi kadar yiyebilir misiniz?

Tüp mide ameliyatı ile sağlıklı kilonuza kavuşabilir, diyabet, yüksek tansiyon ve uyku apnesi gibi sorunlarınızdan kurtulabilirsiniz.

Op.Dr. Coşkun Görmüş

Tüp mide ameliyatı nedir?

Yıllardır diyet ve egzersiz yapılmasına rağmen hala kaybedecek çok fazla kiloya sahip insanların başvurduğu tüp mide ameliyatı, son zamanların en yaygın cerrahi kilo verme yöntemleri arasındadır. Genellikle laparostik olarak yapılan bu işlem, midenin yaklaşık olarak %75’inin çıkarılması ve daha az yiyecek tutan bir ‘tüp’ şeklini almasıyla sonuçlanır. Midenizin boyutunu sınırlamak, açlık hormonu olarak adlandırılan ghrelin adlı hormon düzeyini düşürür. Bu sebeple, ameliyat sonrası çoğu insan daha az açlık hissi duyduğunu belirtmiştir. Ghrelin kan şekeri metabolizmasında da önemli rol oynamaktadır. Bu da, diyabet hastalarının ilaç kullanımında ani azalmalar meydana getirebilir. Avrasya Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Op.Dr. Coşkun Görmüş tüp mide ameliyatına dair önemli açıklamalarda bulundu.
Ameliyatın yapılmasında vücut kitle indeksiniz belirleyici rol oynuyor

Tüp mide ameliyatı, fazla kilolarınızı vermenize ve potansiyel olarak yaşamı tehdit eden kiloyla ilişkili sağlık sorunları riskinizi azaltmanıza yardımcı olmak için yapılır. Ameliyat olunabilmesi için aşağıdaki şartları taşımak gerekmektedir;

  • Vücut kitle indeksi 40 kg/m²’nin üzerinde (morbid obez yani ileri derecede obez) olmalı,
  • Obeziteye bağlı ek bir hastalığa sahip olunmalı. Örneğin diyabet, yüksek tansiyon gibi…

Ayrıca obeziteye bağlı “yeni” tip 2 şeker ve metabolizma bozukluğu olan ve VKİ’si 30 – 35 arasındaki hastalarda da obezite doktorunun kararı ile ameliyat yapılabiliyor. Obezite ameliyatları estetik amaçla yani kişinin daha zayıf görünmesi için yapılmamaktadır.

Ağrıyı hastanın acı eşiği belirliyor

Ameliyatın en büyük avantajı laparoskopik (kapalı) olarak yapılmasıdır. İşlem, karnı delerek çok küçük kesilerle yapılmaktadır. Bu kesiler milimetriktir. Bu nedenle girişim sonrası ağrı açık ameliyatlara oranla çok daha çok azdır. Hastaya ameliyat sonrası ağrı kesici uygulanarak ağrı çekmesi tamamen önlenmeye çalışılır. Ancak, herkesin ağrı eşiği farklıdır. Yine ilaç toleransı ve ilaçtan biyoyararlanımı farklıdır. Dolayısıyla tedavi standardize edilemez. Her hastanın ihtiyacına göre ağrı kesici tedavi uygulanmalıdır.

Ameliyatın uzman ellerde yapılmaması olası riskleri artırır

Her ameliyatta olduğu gibi tüp mide ameliyatı da potansiyel sağlık riskleri taşımaktadır. Bu nedenle sağlığınız için ameliyatın uzman doktorlar tarafından yapılması gerekmektedir. Olası riskler şunları içerir;

  • Aşırı kanama
  • Enfeksiyon
  • Anesteziye karşı olumsuz reaksiyonlar
  • Kan pıhtıları
  • Akciğer veya solunum problemleri
  • Midenin kesik kenarından sızıntı

Normal hayata dönüş süreci uzun sürmüyor

Laparoskopik olarak yapılan ameliyatta, karın kasları ve zarları kesilmediği için çok ciddi ağrılar yaşanması engellenir. Hasta, ameliyat olduğu aynı gün yürümeye başlayabilir ve ertesi gün ciddi ağrılar yaşamaz. Efor gerektirmeyen işlerde çalışan hastalar bir hafta içinde işe geri başlayabilirler. Ağır efor gerektiren hastaların ise en az bir ay süre ile işe ara vermeleri gerekir. Ameliyat sonrası hastalara yeteri kadar süreyle istirahat raporu verilmektedir.

Tüp mide ameliyatından sonraki ilk üç ila altı ay içinde vücudunuz hızlı kilo kaybına tepki verebilir. Yaşayabileceğiniz bazı değişiklikler;

  • Vücut ağrıları
  • Grip olmuş gibi yorgun hissetmek
  • Soğuk hissetmek
  • Kuru cilt
  • Saç incelmesi ve saç dökülmesi
  • Ruh hali değişiklikleri

 

Tekrar kilo alma riski düşük, ancak beslenme düzenine dikkat edilmeli

Tüp mide ameliyatı sonrası kişinin kilo alma riski oldukça düşüktür. Bu fizyolojiden maksimum yararın sağlanması için hastanın cerrah ve diyetisyenlerinin tavsiye etmiş olduğu bakım ve beslenme planına göre beslenmelerini düzenlenmeleri çok önemlidir. Hasta uygun beslenmenin dışına çıktığında midesi fazlaca şişebilir. Bu durum, operasyon sonrası yaralarının iyileşmesini engelleyebilir. Ameliyat sonrası tekrar kilo alma görülen vakaların neredeyse tamamında, öğün kapasitesinde artma olmamıştır. Tekrar kilo almanın nedeni, öğünler arasında, özellikle de yüksek kalorili atıştırmalardır.

Artık oraya da botoks yapmak mümkün; Mide Botoksu

Artık oraya da botoks yapmak mümkün; Mide Botoksu

Mide botoksu sayesinde, hastalar açlık hissi yaşamadan daha uzun süreler bir şeyler yemeden geçirebiliyor. Böylece mide daha yavaş sindirim ile yemenizin önüne geçiyor.

Vücut kitle endeksinizi hesaplamaya korkar hale geldiyseniz müdahale etme zamanı çoktan gelmiş demektir. Neyse ki artan alternatifler sayesinde ameliyat olmadan da çözüm bulmak mümkün. Obezite sorunu için en etkili uygulamalardan biri de mide botoksudur. Avrasya Hastanesi’nden Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Akın Ünal mide botoksu hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Akın Ünal

Son yıllarda adını sıkça duyuran mide botoksu nedir?

Mide botoksu, obezite ile mücadele içinde olan kişilerin merak ettiği konulardan birisidir. Son yıllarda obezite hastalığana karşı olan farkındalığın artması, tedavi yöntemlerini de oldukça yaygınlaştırmaktadır.

Mide botoksu, mideye uygulanan botulinum toksinleri sayesinde mide kaslarının daha yavaş çalışmasını sağlar. Bu sayede kişi uzun süre tokluk hissi yaşadığı için çok daha kısa sürede fazla kilolarından kurtulabilir. Uzun süre tok kalan mide içindeki besinleri daha çabuk sindirir. Bu durum hastalarda iştahsızlık yaratır ve kısa sürede kilo verilmesine yardımcı olur. Uygulamadan maksimum verim alabilmek için uzman bir diyetisyene başvurulmalı ve birlikte yol izlenmelidir. Ancak bu şekilde daha hızlı ve sağlıklı kilo vermek mümkün olur.

Ameliyat korkusu taşıyanlar için iyi bir seçenek

Botoks enjeksiyonu, midenin detaylı görünmesini sağlayan endoskopi ile yapılan bir uygulamadır. Bu sebeple her hangi bir ameliyat hazırlığına ihtiyaç duymazsınız. Ameliyat olmaktan çekiniyor ve endişe duyuyorsanız mide botoksu sizin için daha uygun bir seçenek olabilir.

Diyete başlamak için yeni bir motivasyona mı ihtiyacınız var?

Mide botoksu, fazla kilolarından kurtulmak isteyenler için uygun bir yöntemdir. Fakat bu yöntemin uygulanabilmesi için bazı şartlı durumlar söz konusudur. Gastrit ve ülser gibi mide sorunları işlemin uygulanmasını engeller. Çünkü mide botoksu ile enjekte edilen enzimler midede bulunan yaraların daha fazla büyümesine sebep olabilir. Mide botoksu yaptırmak için uygun kişiler;

  • Uzun süre diyet ve spor ile kilo verememiş olan hastalar,
  • Mide botoksu, fazla kiloları olan ancak ameliyat olacak seviyede olmayan hastalar.

 

Botoksun etkisi 6 ay sürmeye devam ediyor…

Mide botoks uygulaması yapıldıktan 72 saat sonra etki göstermeye başlar ve etkisi yaklaşık olarak 4-6 ay süremeye devam eder. Yeterli ölçüde kilo kaybeden ve sağlık problemlerinde iyileşmeler sağlanan hastanın işlemi tekrarlamasına gerek görülmez. Ancak, diyet ve spor programına devam etmesi önerilir.

Elde edilen sonuçlardan memnun olan hastalar, 6 ay sonra işlemi tekrarlatabilir. Botoks işleminin tekrarlanmasında herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. 6 ayda bir, üst üste 3 kere mide botoksu işlemi uygulanabilir.

Yan etkileri yok denecek kadar az

Uygulama, endoskopi yöntemiyle yapılan bir işlem olduğundan literatürde bildirilmiş önemli bir yan etkisi bulunmamaktadır. Kas hastalığı olanlara ve botoksa karşı alerjisi olan kişilerde mide botoksunun uygulanması uygun değildir.

Aynı gün içerisinde normal yaşantınıza devam edebilirsiniz

Hastada herhangi bir yan etki görülmediği takdirde aynı gün içinde taburcu edilir. Uygulamanın ardından en önemli noktalardan birisi, beslenmedir. Hastaların bir diyetisyen ile görüşerek kendilerine özel hazırlanan beslenme programı almaları sağlanır.

Mide botoksunun diyet yapmayı kolaylaştırıcı bir yöntem olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle süreç içerisinde diyetisyeniniz ile planlayacağınız yaşam tarzı, karbonhidrat, yağ ve protein içeriği iyi dengelenmiş beslenme planı ile acıkmadan hedefinize ulaşabilirsiniz.