Yazılar

Enfeksiyon Mevsimi Başladı: Güçlü Bağışıklık İçin Bu 7 Öneriye Dikkat

Sonbaharla birlikte enfeksiyonlar bu yıl erken kapıyı çalarken, bağışıklık sistemini güçlendirmek her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı, fonksiyonel tıp alanında çalışmalar yapan Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk, “Sonbahar ve kış aylarında bağışıklık sistemini güçlü tutmak, tek bir mucizevi besine veya takviyeye değil, bilimsel olarak kanıtlanmış bütünsel yaşam tarzı değişikliklerine dayanır. Vitamin ve mineral takviyelerini gelişigüzel kullanmak fayda yerine uzun dönemde çok ciddi zararlara yol açabilir. Bu nedenle tetkikler yapılıp eksikler tespit edilmeden ve doktor önermeden gelişigüzel takviyeler kullanılmamalıdır” diyor. Prof. Dr. Öztürk, sonbaharda bağışıklığı güçlendirmenin, bilimsel temellere dayalı 7 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk

Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk

Probiyotik ve prebiyotik besinler tüketin

Bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizmalar, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi ve vücudun savunma mekanizmalarının desteklenmesinde kritik rol oynuyor. Bağışıklık hücrelerimizin yaklaşık yüzde 70’i bağırsaklarımızda bulunuyor. Klinik çalışmalar; düzenli probiyotik ve prebiyotik tüketiminin yararlı bakterileri besleyerek doğal bir koruma kalkanı oluşturduğunu, üst solunum yolu enfeksiyonlarının süresini ve şiddetini azalttığını gösteriyor. Bu nedenle ev yapımı yoğurt, kefir, turşu, şıra, soğan, sarımsak, pırasa, muz, lahanagiller, pancar gibi besinlerin tüketimini ihmal etmeyin. Ancak bu besinler açısından herhangi bir risk grubundaysanız önce doktorunuza danışmanız gerekiyor.

Vitamin ve mineral eksikliklerinizi kontrol ettirin

D vitamini, C vitamini, çinko, demir ve B grubu vitaminler bağışıklık sistemi açısından çok önemli rol oynuyor. Ancak bu vitamin ve minerallerin takviye olarak herkese aynı şekilde verilmesi gerekmiyor. Özellikle D vitamini başta olmak üzere ihtiyaç duyulan vitamin ve minerallerin düzeylerinin hekim değerlendirmesiyle belirlenmesi; eksiklik saptanırsa uygun destek planlanması gerekiyor. Yumurta, balık, baklagiller, kuruyemişler ve çeşitli sebze-meyveleri içeren dengeli bir beslenme düzeni de vücudun ihtiyaçlarının karşılanmasına yardımcı oluyor.

Uykunuzu düzene sokun

Yetersiz ve kalitesiz uyku, vücutta iltihabı artıran kortizol hormonunu yükseltiyor ve enfeksiyonlarla savaşan sitokin proteinlerinin üretiminin baskılanmasına yol açarak bağışıklık sisteminin işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Bilimsel çalışmalar; her gün 7-9 saat kesintisiz ve kaliteli uyumanın, özellikle melatonin hormonunun salgılandığı 23:00-04:00 saatleri arasında uykuda olmanın kritik önem taşıdığını gösteriyor.

Hareketsiz kalmayın

Düzenli fiziksel aktivite, genel sağlığın yanı sıra bağışıklık sisteminin desteklenmesine de katkı sağlıyor. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapmak, örneğin; haftanın beş günü 30 dakika tempolu yürümek, sağlıklı bir yaşamın önemli parçalarından biri. Egzersizin kişinin yaşına, sağlık durumuna ve fiziksel kapasitesine uygun olması gerekiyor. Amaç, vücudu aşırı zorlamak değil, düzenli hareketi günlük yaşamın bir parçası haline getirmek olmalı.

Su içmek için susamayı beklemeyin!

Kuruyan burun ve boğaz mukozası, virüslerin hücre içine tutunmasını kolaylaştırıyor.  Bu nedenle, soğuk havalarda susama hissi azalsa da mukoza zarlarının nemli kalması için suya ihtiyaç bulunuyor. Günlük sıvı ihtiyacı kişiye; yaşa, fiziksel aktiviteye, sağlık durumuna ve hava koşullarına göre değişebildiğinden herkes için geçerli tek bir miktar olmasa da, su içmek için susamayı beklememek ve gün boyunca yeterli su tüketmeye özen göstermek gerekiyor.

Güneş ışığından yararlanın

Güneş ışığı, ilkbahar ve yaz aylarında vücudun D vitamini üretiminde rol oynuyor. D vitamini üretilmesinde rol alan UV-B ışınları sonbahar ve kış aylarında ülkemizin bulunduğu enleme ulaşamıyor. Bu nedenle güneşlensek dahi D vitamini üretilemiyor. Ama yine de kış aylarında güneş ışıkları sirkadien ritim ve bağışıklık için çok önemli bir hormon olan melatoninin sentezlenmesinde rol alır. Kısaca; güneşten güvenli biçimde yararlanmak, dengeli beslenmek, D vitamini düzeylerini değerlendirmek ve hekim önerisiyle kişiye uygun dozlarda takviye almak önem taşıyor. Unutmayalım ki, D vitamini takviyelerini gelişigüzel ve yüksek dozlarda kullanmak ciddi sağlık problemlerine neden olabilir. Mutlaka doktor kontrolünde ve kişiye uygun dozlarda takviye alınmalıdır.

Aşılarınızı yaptırın, hijyene dikkat edin

Prof. Dr. Cihadiye Elif Öztürk “Sonbahar ve kış aylarında hızla yayılan enfeksiyonlardan korunmak için, risk grupları başta olmak üzere mevsimsel grip aşılarının zamanında yapılması büyük önem taşıyor.  Kalabalık yerlerde maske takılması, hasta kişilerle yakın temastan kaçınılması ve ellerin en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkanması gibi hijyen önlemleri de enfeksiyon riskini azaltmaya yardımcı oluyor” diyor.

 

 

#BağışıklıkSistemi #SağlıklıYaşam #EnfeksiyonlardanKorunma #SonbaharSağlığı #GripMevsimi #DVitamini #Probiyotik #Prebiyotik #SağlıklıBeslenme #UykuDüzeni #SuTüketimi #Egzersiz #KoruyucuSağlık #EnfeksiyonHastalıkları #SağlıkÖnerileri #MevsimselHastalıklar #Acıbadem #ProfDrCihadiyeElifÖztürk #PauseSağlık #PauseSanat #PauseTV #PauseDergi #PauseJournal #PauseMedya #HanedanCity

‘Utandıran Hastalık’ Diye Gizleniyor: İdrar Kaçırmada Erken Tedavi Uyarısı

Kadınlarda sık görülen ancak çoğu zaman doktora bile söylemeye çekinilen idrar kaçırma sorunu, gerek utandırdığı gerekse normal olduğunun sanılması nedeniyle tedavisiz kalabiliyor. Oysa idrar kaçırmanın bir kader olmadığını vurgulayan Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican “İdrar kaçırma, kadınların günlük ve sosyal yaşamını önemli ölçüde etkileyebilen ancak çoğu zaman konuşulmayan sağlık sorunlarından biri. Bazı kadınlar bu durumu normal ya da katlanılması gereken bir sorun olarak görüp hekime başvurmayı geciktirebiliyor. Oysa doğru tanı ve kişiye uygun tedaviyle büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor” diyor. Doç. Dr. Dirican, kadınlarda idrar kaçırma sorununa ve tedavisine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Aylin Önder Dirican

Doç. Dr. Aylin Önder Dirican

 

Kabullenilmesi gereken bir sorun değil!

‘Utandıran hastalık’ olarak nitelendirilen idrar kaçırma, yalnızca fiziksel değil, sosyal ve psikolojik açıdan sıkıntılara da neden olabiliyor. Ülkemizde her 4 kadından 1’inin karşılaştığı sorun, kişiyi spor yapmaktan, uzun süre dışarıda kalmaktan, sosyal ortamlarda bulunmaktan hatta gülmekten bile alıkoyabiliyor! Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Aylin Önder Dirican, “Kadınların bilmesi gereken en önemli mesaj şu: İdrar kaçırma yaygın olabilir, ancak normal kabul edilmek zorunda değildir. Öksürürken, gülerken veya spor yaparken idrar kaçırıyorsanız ya da ani sıkışma hissi nedeniyle tuvalete yetişmekte zorlanıyorsanız, bu durumu yaşamınızın doğal bir parçası olarak kabul etmek yerine değerlendirme ve tedavi için hekime başvurabilirsiniz” diyor.

Bu sorunu yaşayan kadınların çoğunlukla utandıkları için hekime dahi anlatmadıklarını dile getiren Doç. Dr. Dirican şöyle konuşuyor: “İdrar kaçırma, doğum yapmanın, menopozun veya yaşın ilerlemesinin kaçınılmaz sonucu olarak kabul edilmemeli. Gebelik ve doğum süreci, yaşla birlikte pelvik tabanda meydana gelen değişiklikler, menopoz dönemi, fazla kilo, kronik öksürük ve pelvik tabanı etkileyen bazı durumlar idrar kaçırma gelişimine zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum, kadının idrar kaçırmayı kabullenmesi gerektiği anlamına gelmez.”

Doktora detaylı bilgi vermekten çekinmeyin!

İdrar kaçırmanın türünü doğru belirlemek, tedavinin en önemli basamaklarından birini oluşturuyor. Stres tipi idrar kaçırma; öksürme, hapşırma, gülme, egzersiz yapma, koşma veya ağırlık kaldırma gibi karın içi basıncını artıran durumlarda ortaya çıkarken, sıkışma tipi idrar kaçırmada ise; aniden ortaya çıkan, ertelenmesi güç bir idrar yapma ihtiyacı oluşuyor, tuvalete yetişmek mümkün olmayabiliyor. Bazı kadınlarda ise her iki durum birlikte bulunuyor ki buna da ‘mikst tip idrar kaçırma’ deniliyor.

Tedavi planının, idrar kaçırmanın tipine, şiddetine, kadının yaşına, yaşam tarzına, eşlik eden sağlık sorunlarına ve yaşam beklentilerine göre belirlendiğini belirten Doç. Dr. Dirican, “Gülerken, öksürürken, hapşırırken, koşarken veya egzersiz sırasında ortaya çıkan birkaç damlalık idrar kaybı dahi stres tipi idrar kaçırmanın belirtisi olabilir. Bu nedenle hekime detaylı bilgi vermekten çekinilmemelidir. Çünkü idrar kaçırmanın nedenine ve tipine göre farklı ve etkili tedavi yaklaşımları bulunmaktadır” diyor.

Tedavide ilk seçenek, ameliyat değil!

Pelvik taban kas eğitimi, mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavilerinin cerrahi dışı seçenekler arasında yer aldığını belirten Doç. Dr. Aylin Önder Dirican sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle stres ve mikst tip idrar kaçırmada, pelvik taban kas egzersizleri önemli bir ilk basamak tedavisidir. Bu egzersizlerin, doğru kasların kullanıldığından emin olunarak ve gerektiğinde bu alanda eğitimli sağlık profesyonellerinin gözetiminde yapılması tedavinin başarısı açısından önem taşır. Sıkışma tipi idrar kaçırmada; mesane eğitimi, yaşam tarzı düzenlemeleri ve uygun hastalarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir.” Doç. Dr. Dirican özellikle stres tipi idrar kaçırmada cerrahi tedavinin seçenekler arasında yer aldığını, ancak bu kararın hastanın yakınmaları, muayene bulguları ve beklentileri doğrultusunda verilmesi gerektiğini söylüyor.

 

 

#İdrarKaçırma #KadınSağlığı #Ürojinekoloji #PelvikTaban #İdrarKaçırmaTedavisi #KadınHastalıkları #Menopoz #DoğumSonrası #SağlıkHaberleri #AcıbademSağlık #AylinÖnderDirican #MesaneSağlığı  #StresTipiİdrarKaçırma #SıkışmaTipiİdrarKaçırma #PelvikTabanEgzersizleri #KegelEgzersizleri #KadınlardaİdrarKaçırma  #SağlıklıYaşam  #KadınlardaSağlık  #TedaviMümkün #PauseSağlık #PauseDergi

İnce bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması olabilir!

Yemekten sonra balon gibi şişen bir karın, gün içinde giderek artan gaz problemi, tuvalet düzeninin bir türlü normale dönmemesi… Günümüzde pek çok kişinin günlük hayatının bir parçası haline gelen bu sorunlar  “yediklerim dokundu” veya “strestendir” düşüncesiyle önemsenmeyebiliyor. Oysa sorunun nedeni tıp literatüründe Small Intestinal Bacterial Overgrowth (SIBO) olarak adlandırılan “ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması” olabiliyor!  Toplumda görülme sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte sindirim şikayeti olan kişilerin yüzde 34’ünde SIBO tespit ediliyor. İrritabl bağırsak sendromu (IBS) hastalarında ise oran yüzde 52’ye yükseliyor. SIBO tedavi edilmediğinde yol açtığı emilim bozuklukları, vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle yaşam kalitesini düşürebilen önemli sorunlara neden olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nde  fonksiyonel tıp üzerine çalışmalar yürüten Prof. Dr. Elif Öztürk,  özellikle aşırı işlenmiş gıdalar, düşük lifli ve tek tip beslenme gibi dengesiz beslenme alışkanlıklarının yanı sıra gereksiz ve uzun süreli bazı ilaçların kullanımının bağırsak mikrobiyatasını olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle dengeli ve çeşitli beslenmek, gereksiz gıda kısıtlamalarından kaçınmak, özellikle mide asidini azaltan ve bağırsak hareketlerini etkileyen ilaçları uzun süre kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak çok önemlidir. Ayrıca, erken tanı için sindirim sistemi şikayetleri uzun sürdüğünde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Elif Öztürk

Prof. Dr. Elif Öztürk

Yemek sonrasında karnınız balon gibi şişiyorsa, dikkat!

İnce bağırsaktaki bakterilerin normal değerlerin üzerine çıkması SIBO olarak tanımlanıyor. İnce bağırsakta artmış olan bu bakterilerin gıdaları fermente etmesi nedeniyle “metan, hidrojen ve bazı durumlarda hidrojen sülfür” gazları oluşabiliyor. Bunun sonucunda çeşitli klinik bulgular ortaya çıkabiliyor. SIBO’nun en tipik belirtilerinin başında, yemek sonrasında karında adeta balon görünümüne neden olan şişkinlik ve gaz geliyor. Karın ağrısı, kabızlık, bulantı, ishal, emilim bozuklukları ve buna bağlı olarak vitamin eksiklikleri ile gıda intoleransı gibi semptomlar da tabloya eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra cilt, genitoüriner (üreme ve böbrek, mesane gibi idrar sistemi) ile nörolojik  sistemlere ait semptomlar da görülebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak şişkinliğin mutlaka SIBO’ya işaret ettiğinin düşünülmemesi gerektiğini belirterek, “Çünkü inflamatuvar bağırsak hastalıklarından laktoz intoleransına, çölyak hastalığından irritabl bağırsak sendromuna kadar pek çok hastalık benzer belirtilere neden olabilmektedir” diyor.

Belirtileri diğer hastalıklarla büyük benzerlik gösteriyor

SIBO’nun en önemli özelliklerinden biri, belirtilerinin diğer sindirim sistemi sorunları veya hastalıklarıyla büyük ölçüde  benzerlik göstermesi. Örneğin dispepsi (hazımsızlık), irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn, ülseratif kolit), çölyak hastalığı, gıda intoleransı, pankreas yetmezliği, paraziter enfeksiyonlar, safra asidi malabsorbsiyonu (bağırsakların safra asitlerini yeterince geri emememesi)  gastroözafagial reflü gibi sağlık sorunlarıyla da benzer klinik bulgular görülebiliyor. Bu nedenle SIBO’nun tanısı gecikebiliyor ve hastalar sadece şikayetleri baskılayan tedaviler kullanmak zorunda kalabiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, obezite, romatolojik hastalıklar, parkinson gibi sindirim sistemiyle ilişkili görünmeyen kronik hastalığı olan kişilerin de gaz ve kabızlık şikayetleri olduğunda mutlaka bir uzmana başvurmaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Tanıda endoskopik inceleme önemli

Hidrojen ile metan nefes testlerinin, mikrobiyota analizlerinin ve SIBO’ya ilişkin farkındalığın gelişmesiyle birlikte hastalık günümüzde daha sık tanımlanıyor. Hastanın semptomları ve bulguları SIBO’ya işaret ediyorsa, tanıda nefes testi ya da endoskopik yöntemle alınan örnekten mikrobiyolojik incelemeyle bakteri yükü değerlendiriliyor. Tanı için en sık kullanılan yöntemlerden biri olan hidrojen ve metan testinde, hastaya şeker içeren solüsyon veriliyor ve belirli aralıklarla nefes örnekleri alınarak ortaya çıkan gazlar ölçülüyor. Bu gazların düzeylerindeki değişiklikler, ince bağırsakta mikrobiyal aşırı çoğalma konusunda yol gösterebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak nefes testi daha kolay bir yöntem olsa da endoskopik incelemenin başka bir yapısal sorunun varlığını ekarte etmesi açısından önem taşıdığını anlatıyor.

Mide asidinden diyabete…

Normal şartlarda ince bağırsakta bakterilerin sayısı ve çeşitliliği belirli bir denge içinde oluyor. Ancak bazı etkenler bu dengeyi bozabiliyor ve bunun sonucunda bakterilerin ince bağırsakta normalden fazla çoğalması için uygun ortam oluşabiliyor. SIBO ile ilişkilendirilen sebeplerin başında çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve bağırsak hareketlerini yavaşlatan diyabet gibi durumlar geliyor. Bunun yanı sıra gastrointestinal anatomide veya safra metabolizmasında meydana gelen değişiklikler, mide asidi veya pankreas enzimi üretiminin azalması ve bağışıklık sistemiyle ilgili sorunlar gibi çeşitli mekanizmalar SIBO’ya yol açabiliyor.

Antibiyotik tedavisi tek başına yeterli değil

Test sonucu tanıyı desteklerse hastaya, bakterilerin aşırı çoğalmasını azaltmaya yönelik antibiyotik tedavisi ve diyet öneriliyor. Bunun yanı sıra bağırsak hareketlerini etkileyen ve SIBO’ya yol açan temel hastalıkların tedavi edilmesi de büyük önem taşıyor.  Öncelikle tablonun başlamasına neden olan alışkanlıkların bırakılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Elif Öztürk,  “Ayrıca, diyet yapılmadan antibiyotik tedavisinin hiçbir anlamı olmamaktadır. Beslenme alışkanlıkları aşama aşama değiştirilmektedir. Bu konuda eğitimli diyetisyen takibi çok önemlidir. Öncelikle fermente olabilen gıdalar diyetten çıkarılmakta, ardından diyetisyen kontrolünde tekrar diyete eklenmektedir. Hastanın tedaviye uyumu çok önemlidir. Bilinçli hastayla başarı şansı artmaktadır” bilgisini veriyor.  Prof. Dr. Elif Öztürk, tedavi sonrası tekrarlamaması için SIBO’ya yol açan etkenlerden mutlaka uzak durulması gerektiğini aktarıyor.

Şiddetli Karın Ağrısı Basit Hazımsızlık Olmayabilir

Karnın sağ üst bölümünde başlayan, sırta veya sağ omuza yayılan ve saatlerce sürebilen şiddetli ağrı çoğu zaman basit bir hazımsızlık olarak değerlendirilse de altta yatan neden safra kesesi iltihabı olabiliyor. Tıp dilinde akut kolesistit olarak adlandırılan bu tabloda erken tanı ve zamanında uygulanan cerrahi tedavi sayesinde hastalar genellikle kısa sürede sağlıklarına kavuşuyor. Gecikmiş başvurular ise safra kesesinde delinme, yaygın karın zarı enfeksiyonu ve sepsis gibi yaşamı tehdit eden ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  “Bu nedenle saatlerce  süren ve özellikle ateş, bulantı ile kusmanın  eşlik ettiği şiddetli karın ağrısı hiçbir zaman ihmal edilmemeli ve en kısa sürede genel cerrahi uzmanına başvurulmalıdır” diyor.

Dr. İsmail Çalıkoğlu

Dr. İsmail Çalıkoğlu

En sık görülen nedeni safra taşları

Safra kesesi, karaciğer tarafından üretilen safrayı depolayan ve özellikle yağlı yemeklerden sonra bağırsağa boşaltarak yağların sindirimine yardımcı olan küçük ancak önemli bir  organ. Safranın içeriğindeki kolesterol, safra tuzları ve safra pigmentleri arasındaki denge bozulduğunda önce safra çamuru, ardından safra taşları oluşabiliyor. Bu taşlardan birinin safra kesesinin çıkış kanalını tıkamasıyla safra akışı engelleniyor.  İçeride biriken safra, safra kesesi duvarında ödem ve iltihap gelişmesine neden olabiliyor. Akut kolesistit  tablosunun yaklaşık yüzde 90-95’inden safra taşlarının sorumlu olduğunu belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra taşı toplumda oldukça yaygın görülmektedir. Erişkinlerin yaklaşık yüzde 10-20’sinde safra taşı bulunduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmında hiçbir belirti gelişmezken, bir bölümünde safra kesesi iltihabı, safra yolu tıkanıklığı veya pankreatit gibi ciddi komplikasyonlar ortaya çıkabilir” bilgisini veriyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, safra kesesi iltihabında taşsız kolesistit gibi durumların özellikle yoğun bakım hastalarında görülebildiğini; enfeksiyonların veya nadiren bazı hastalıkların da bu tabloda rol oynayabildiğini aktarıyor.

Kadınlarda yaklaşık 3 kat fazla rastlanıyor

Safra kesesi iltihabı kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 2-3 kat daha sık görülüyor. Östrojen hormonunun safra içerisindeki kolesterol miktarını artırması ve hamilelik döneminde safra kesesi hareketlerinin yavaşlaması, kadınlarda daha sık rastlanmasının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. İleri yaş, aile öyküsü, obezite, diyabet, yüksek kolesterol, uzun süreli açlık, hızlı kilo kaybı ve bazı kan hastalıkları da hastalık riskini artıran diğer faktörleri oluşturuyor.

Doğru önlemlerle risk önemli ölçüde azaltılabiliyor

Safra kesesi iltihabını tamamen önlemek her zaman mümkün olmasa da risk önemli ölçüde azaltılabiliyor. Sağlıklı kilonun korunması, düzenli fiziksel aktivite, liften zengin beslenme, uzun süre aç kalmama ve çok hızlı kilo vermekten kaçınma koruyucu önlemler olarak belirtiliyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, obezite tedavisi gören veya kısa sürede yüksek miktarda kilo veren hastaların bu süreçte hekim kontrolünde takip edilmelerinin büyük önem taşıdığını vurguluyor.

Yemeklerden sonra başlayan ağrıya dikkat!

Safra kesesi iltihabının en önemli belirtisi, özellikle yağlı yemeklerden sonra başlayan, karnın sağ üst bölgesinde hissedilen ve giderek şiddetlenen ağrı oluyor. Bu ağrı çoğu zaman sağ omuza, sağ kürek kemiğinin altına veya sırta yayılabiliyor ve birkaç saatten uzun sürüyor. Ağrıya bulantı, kusma, iştahsızlık ve ateş eşlik edebiliyor. Hastalık ilerledikçe titreme, yüksek ateş ve genel durum bozukluğu gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu,  basit bir gaz sancısı ya da hazımsızlık olduğunu düşünerek ağrıyı evde geçirmeye çalışmanın tanı ve tedavide gecikmeye neden olabileceğini anlatırken, “Özellikle saatlerce devam eden şiddetli karın ağrısı, ateş veya kusmanın eşlik ettiği durumlarda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır” uyarıyor.

Ultrasonla büyük oranda saptanabiliyor

Tanıda öncelikle hastanın şikâyetleri ve fizik muayene değerlendiriliyor, kan testlerinde enfeksiyon bulguları araştırılıyor. Görüntülemede ilk tercih karın ultrasonografisi oluyor. Ultrason ile safra taşları, safra kesesi duvarında kalınlaşma, çevresinde sıvı birikimi ve iltihabı düşündüren bulgular büyük oranda saptanabiliyor. Gerektiğinde bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ileri yöntemlerden de yararlanılabiliyor.

Kalıcı tedavi ameliyatla sağlanıyor

Safra kesesi iltihabının tedavisinde amaç hem mevcut iltihabı kontrol altına almak hem de hastalığın tekrar etmesini önlemek. İlk aşamada hastaya damar yoluyla sıvı tedavisi, ağrı kontrolü ve gerekli durumlarda antibiyotik tedavisi uygulanıyor. Ancak ilaç tedavisinin çoğu zaman sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığına dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Safra kesesi içerisinde taşlar bulunduğu sürece tekrarlayan iltihap atakları riski devam eder. Dolayısıyla uygun hastalarda kalıcı tedavi, safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır” ifadelerini kullanıyor.

İlk 72 saat çok önemli, çünkü…

Genel Cerrahi Uzmanı Dr. İsmail Çalıkoğlu, günümüzde uluslararası cerrahi kılavuzların, akut safra kesesi iltihabı tanısı alan ve ameliyata engel ciddi bir sağlık sorunu olmayan hastalarda erken laparoskopik safra kesesi ameliyatını önerdiğini aktarıyor. Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Özellikle belirtilerin başlamasından sonraki ilk 72 saat içinde gerçekleştirilen ameliyat, hem teknik olarak ameliyatın daha güvenli yapılmasını sağlamakta hem de hastanede kalış süresini ve komplikasyon riskini azaltmaktadır. Gereksiz gecikmeler ise iltihabın ilerlemesine, safra kesesinde kangren veya delinme gelişmesine ve daha zor cerrahilere neden olabilmektedir” diyor. Safra kesesi ameliyatlarının büyük çoğunluğunun kapalı (laparoskopik) yöntemle gerçekleştirildiğini belirten Dr. İsmail Çalıkoğlu, “Karın duvarına açılan birkaç küçük kesi aracılığıyla yapılan bu yöntemde hastalar daha az ağrı hissetmekte, enfeksiyon riski azalmakta, günlük yaşama daha kısa sürede dönülmekte ve kozmetik sonuçlar daha başarılı olmaktadır” diye konuşuyor.

 

 

#SafraKesesiİltihabı #AkutKolesistit #KarınAğrısı #GenelCerrahi #SağlıkHaberleri #Obezite #Diyabet #Hazımsızlık #SafraTaşı #Acıbadem #PauseDergi #PauseSağlık #PauseDergi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Uykusuzluk çocuklarda da sık görülüyor!

“Gece boyunca dönüp duruyorum”, “Sabah kalkınca sanki hiç uyumamış gibi oluyorum”, “Başımı yastığa koyuyorum ama saatlerce uyuyamıyorum” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar, uykusuzluğun sadece stres ya da yoğun tempodan kaynaklanmadığını, burun ve boğazdaki bazı sorunların da gece boyunca nefes almayı zorlaştırarak kaliteli uykuyu engelleyebildiğini söylüyor. Uykusuzluk sorununun sadece yetişkinlerle sınırlı kalmadığını, son yıllarda çocuklarda da sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, uykusuzluğun altında yatan sinsi nedenleri ve sağlıklı bir uyku için 5 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Modern yaşamın getirdiği stres, kaygı ve özellikle gece geç saatlere kadar süren ekran kullanımı, son yıllarda uyku sorunu yaşayanların sayısını artırıyor. Birçok kişi uykusuzluğu stres ve zihinsel yorgunlukla ilişkilendiriyor ancak çoğu zaman gözden kaçan başka bir neden daha var: Burun ve boğaz hastalıkları. Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar; “Özellikle ‘sabah yorgun uyanıyorum’, ‘gece sık sık uyanıyorum’ ya da ‘sanki hiç uyumamış gibiyim’ diyenlerin, mutlaka kulak, burun ve boğaz hastalıkları uzmanına başvurmasında fayda var. Çünkü horlama, burun tıkanıklığı, geniz eti, bademcik büyümesi ve uyku sırasında nefesin durması gibi kulak, burun ve boğaz kaynaklı sorunlar, gece boyunca kaliteli uykuyu engelleyebiliyor.”

Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar

Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar

Sinsi tehlike ‘uyku apnesi’ne dikkat!

Özellikle uykuda nefesin kısa süreli durduğu ‘uyku apnesi’ durumunda kişinin gece boyunca defalarca nefessiz kalabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tatlıpınar, “Bu durum çoğu zaman kişinin farkında olmadan gerçekleşiyor. Kişi gece boyunca sık sık uyanıyor, derin uykuya geçemiyor ve sabah büyük bir yorgunlukla güne başlıyor. Gün içinde uyuklama, dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve odaklanma sorunları görülebiliyor” diyor. Burun eğriliği, geniz eti ve bademcik büyümesi, alerjiye bağlı burun tıkanıklığı, damak ve küçük dil sarkması gibi sorunların hava yolunu daraltarak uyku sırasında nefes almayı zorlaştırabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Tatlıpınar, yapılan araştırmalara göre uyku apnesinin, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, diyabet, depresyon ve felç riskini de artırabildiğini söylüyor.

Çocuklarda da görülebiliyor

Uyku sırasında nefes alma problemleri, geniz eti ve bademcik büyümesi nedeniyle gece horlama, ağız açık uyuma ve huzursuz uyku sık görülebiliyor. Kaliteli uyuyamayan çocuklarda dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, huzursuzluk ve büyüme-gelişme sorunları ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar “Özellikle geceleri horlayan ve ağzı açık uyuyan çocukların mutlaka değerlendirilmesi gerekir” diyor.

Gece uykusunu bozan alışkanlıklara dikkat!

Uykusuzluğun sadece sağlık sorunlarından değil, bazı yanlış alışkanlıklardan da kaynaklanabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle telefon, tablet ve TV gibi cihazların yarattığı ışık ve ekran maruziyeti melatonin üretimini baskılayarak hem uykuya dalışı hem de uykunun derinliğini bozar. Her gün farklı saatlerde yatmak ve kalkmak uyku ritmini olumsuz etkiler. Stres, gece çok aç ya da tok yatmak, ortamda gürültü olması, fazla sıcak ortam, yastık ve yatak problemleri sık uyanmalara neden olabilir. Kafein içeren kahve, çay, çikolata gibi ürünler, bazı ilaçlar uykuyu olumsuz etkiler. Gece tuvalete kalkmaya neden olan sağlık problemleri de uykunun bölünmesine neden olur.”

Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem!

Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar sağlıklı, kaliteli ve yeterli uykunun hem ruhsal hem de fiziksel açıdan son derece önemli olduğunu vurgulayarak, uykusuzluğa karşı 5 etkili önlemi şöyle sıralıyor;

  • Sabah yorgun uyanıyor, gün içinde uyukluyorsanız mutlaka sağlık kontrolünüzü yaptırın.
  • Burun tıkanıklığı, ağız açık uyuma, geniz eti, bademcik ve burun eğriliği şikayetlerini önemseyin ve mutlaka tedavi olun.
  • Yatmadan önce telefon, tablet ve televizyon kullanımını azaltın.
  • Her gün aynı saatlerde uyuyup uyanmaya özen gösterin.
  • Akşam saatlerinde kahve, çay ve ağır yemek tüketiminden kaçının. 

 

 

#Uykusuzluk #UykuSorunları #UykuApnesi #BurunBoğazSağlığı #ÇocuklardaUykusuzluk #UykuKalitesi #SağlıklıUyku #KBB #UykuBozukluğu #UykuTedavisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Mevsim geçişi cildi zorluyor!

Kış aylarının soğuk, rüzgarlı ve kurutucu etkisinin ardından bahar mevsimine geçiş, cildimiz için önemli bir adaptasyon sürecini beraberinde getiriyor. Kış boyunca düşük nem, soğuk hava ve kapalı ortamlarda geçirilen uzun süreler cildin bariyerini zayıflatabiliyor ve kuruluğa neden olabiliyor. Bahar aylarıyla birlikte ise sıcaklık artıyor, nem oranı değişiyor ve güneş ışınları daha güçlü hissedilmeye başlıyor. Ayrıca bahar aylarında artan ağaç ve çimen polenleri ile küf sporları gibi çevresel alerjenler de daha yoğun hale geliyor. Bu çevresel etkenler nedeniyle, cilt bakımına dikkat edilmediğinde; ciltte kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, lekelenme ve yağ üretiminin artmasına bağlı akne oluşumu gibi sorunlar gelişebiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, “Kışın uygulanan yoğun ve besleyici bakım rutinlerinin bahar aylarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi, cildin bu geçiş sürecine daha sağlıklı uyum sağlaması için çok önemlidir” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığının korunmasında üç temel kuralın öne çıktığını belirterek, “İlk olarak, cildi sabah ve akşam nazik bir temizleyici ürünle düzenli olarak temizlemek gerekir. Her gün SPF 50 olan bir güneş koruyucu kullanmak, cilt lekelerini ve güneş hasarını önlemede büyük önem taşır. Bunların yanı sıra cilt tipine uygun, daha hafif yapılı bir nemlendiriciyle cildin nem dengesini korumak da son derece önemlidir. Bu üç basit ama etkili adım, cildin mevsim geçişine daha sağlıklı uyum sağlamasına yardımcı olur ve birçok dermatolojik sorunun önlenmesine önemli katkı sağlar” diye konuşuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bahar aylarında cilt sağlığı için dikkat edilmesi gereken 7 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Name Cemşitoğlu

Dr. Name Cemşitoğlu

Cildinizi günde iki kez temizleyin

Bahar aylarında artan sıcaklık ve nem oranı, cildin sebum üretimini artırabiliyor. Bu durum gözeneklerin tıkanmalarına ve akne oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.  Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, cilt tipine uygun nazik bir temizleyici ürünle cildin temizlenmesi gerektiğini belirterek, “Cilt pH’ına yakın temizleyicilerin tercih edilmesi cilt bariyerinin korunmasına yardımcı olur. Özellikle akşam temizliği; makyaj, güneş koruyucu ve gün boyunca biriken çevresel kirletici etkenlerin uzaklaştırılması açısından önemlidir” diyor.

Güneşten korunmayı rutin haline getirin

Bahar aylarında UV ışınlarının yoğunluğu artmaya başlıyor ve bu durum ciltte fotoaging (ışığa bağlı yaşlanma) ile pigmentasyon artışına, yani cilt lekelerinin gelişimine yol açabiliyor. Bu nedenle her gün geniş spektrumlu (UVA ve UVB korumalı) ve SPF 50 içeren bir güneş koruyucu kullanımı büyük önem taşıyor.  Dr. Name Cemşitoğlu, “Güneş koruyucular sadece plajda değil, günlük yaşamda da uygulanmalı ve dış ortamda uzun süre kalınacaksa 2-3 saatte bir yenilenmelidir” bilgisini veriyor.

Mevsime uygun nemlendirici kullanın

Cilt bariyerinin sağlıklı olması, çevresel faktörlere karşı cildin direncini artırıyor. Ancak kış aylarında kullanılan yoğun ve yağ bazlı nemlendiriciler, bahar aylarında bazı cilt tiplerine ağır gelebiliyor ve gözeneklerin tıkanmalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla, bahar aylarında daha hafif yapılı, su bazlı veya jel formundaki nemlendiricilerin tercih edilmesi öneriliyor. Hyaluronik asit, gliserin ve seramid içeren ürünler, cildin nem dengesini korumaya ve bariyerini güçlendirmeye katkı sağlıyor.

Haftada 1-2 kez peeling yapın, ancak…

Mevsim geçişlerinde, cilt yüzeyinde biriken ölü hücreler, cildin mat ve cansız görünmesine yol açabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Name Cemşitoğlu, cilt sağlığı için haftada 1-2 kez nazik peeling uygulamalarını önerdiklerine işaret ederek, “Peeling cildin üst tabakasındaki hücre yenilenmesini destekleyerek daha pürüzsüz görünmesine yardımcı olur. Özellikle AHA veya PHA içeren hafif eksfoliyanlar, yani ciltten nazikçe ölü tabakayı arındıran asit içerikli peelingler kontrollü şekilde kullanılabilir” diyor. Ancak aşırı peeling uygulamalarının cilt bariyerine zarar verebileceğini belirten Dr. Name Cemşitoğlu, bu nedenle peeling yönteminin hekimin önerileri doğrultusunda uygulanması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Günde 2-2.5 litre su için

Yeterli sıvı alımı, vücudun genel metabolik fonksiyonlarının yanı sıra cilt sağlığı için de önem taşıyor. Özellikle bahar aylarında artan fiziksel aktivite ve terleme nedeniyle vücudun sıvı ihtiyacı da artabiliyor. Su tüketimi tek başına etkili olmasa da sağlıklı bir cilt bakımını destekliyor. Günlük ortalama 2-2.5 litre su tüketimi hücrelerin nem dengesini, bir başka deyişle cilt sağlığı için gerekli olan su miktarını karşılamasıyla cildin daha canlı görünmesine katkı sağlayabiliyor.

Cilt bariyerini destekleyen içerikleri tercih edin

Mevsim geçişleri bazı kişilerde cilt hassasiyetini artırabiliyor. “Bu nedenle cilt bakım ürünlerinde bariyer onarıcı içeriklerin bulunması fayda sağlayabilir” diyen Dr. Name Cemşitoğlu, şu bilgileri paylaşıyor: “Güçlü bir cilt bariyeri cildin çevresel stres faktörlerine karşı daha dirençli olmasını sağlar. Seramidler, niasinamid, panthenol ve hyaluronik asit gibi içerikler cildimizin üst tabakasında bariyer fonksiyonunu destekleyerek, ciltten su kaybını azaltmaya yardımcı olur.”

Cildi tahriş edebilen ürünlerden kaçının

Alkol oranı yüksek tonikler, yoğun parfüm içeren kozmetikler veya aşındırıcı peeling ürünleri bazı ciltlerde hassasiyeti artırabiliyor. Özellikle mevsim geçişlerinde cilt bariyeri daha kırılgan hale gelebileceği için bu tür ürünlerden kaçınılması öneriliyor. Dermatolojik olarak test edilmiş, hassas ciltlere uygun ve minimal içerikli ürünlerin tercih edilmesi cilt sağlığı açısından daha güvenli olabiliyor.

#CiltSağlığı #MevsimGeçişi #Dermatoloji #CiltBakımı #GüneşKoruyucu #Nemlendirici #PolenMevsimi #SağlıklıCilt #AkneÖnleme #LekesizCilt #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Nedensiz yorgunluk, motivasyon kaybı, uyku artışı…

Mevsim değişimleri yalnızca gardırop yenilemek veya hava koşullarına uyum sağlamak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda psikolojik sistemimizin de yeniden dengelenmesi gereken bir dönemi ifade ediyor. Psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, mevsim geçişleri iç dünyamızda  “yeniden düzenleme” sürecini tetikleyebiliyor. Klinik gözlemlere göre, kışın içe dönük yapıdan baharın artan temposuna geçiş döneminde nedensiz yorgunluk, motivasyon düşüşü, uyku artışı ve duygusal hassasiyet gibi yakınmalar belirgin şekilde artış gösteriyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Uzman Psikolog Sena Sivri, pek çok kişinin bu dönemde “Depresyona mı giriyorum?” endişesi taşıdığını belirterek, “Oysa her duygu durum değişimi depresyon anlamına gelmez. Çoğu zaman yaşanan bu tablo, bedenin ve zihnin çevresel değişimlere verdiği doğal bir uyum tepkisidir. Mevsimsel geçişler sırasında gün ışığı süresi, sıcaklık, sosyal hareketlilik ve günlük alışkanlıklar değişir. Bu değişimler doğrudan biyolojik ritmimizi etkileyen sirkadiyen sistemini devreye sokar. Sirkadiyen sistemi sağlıklı çalışmadığında, hormon dengesinde ve duygu durumunda bozulmalar ile depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Bunun sonucunda kendimizi daha yorgun hissedebilir, sabahları uyanmakta zorlanabilir veya zihinsel performansımızda düşüş yaşayabiliriz. Burada önemli olan nokta, bu belirtilerin geçici ve yönetilebilir olduğunun bilinmesidir” diyor.

Psikolog Sena Sivri

Psikolog Sena Sivri

Duygusal dalgalanmalar zayıflık değildir!

Uzman Psikolog Sena Sivri, mevsim geçişlerinde yaşanan duygu dalgalanmalarının psikolojik açıdan bir zayıflık değil; aksine adaptasyon kapasitemizin bir göstergesi olduğunu ifade ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “ Önemli olan, bu değişimleri korkulacak bir durum olarak görmek yerine, bedenin ve zihnin uyum sürecinin bir parçası olarak değerlendirebilmektir. Küçük yaşam düzenlemeleri, farkındalık ve gerektiğinde profesyonel destekle bu dönemler daha dengeli, hatta kişisel farkındalığın arttığı bir süreç haline gelebilir. Çünkü ruh sağlığı, yalnızca zor dönemlerde değil; değişim anlarında da kendimize nasıl eşlik ettiğimizle şekillenir.”  Uzman Psikolog Sena Sivri,  klinik deneyim ve bilimsel verilerin, küçük ama sürdürülebilir yaşam düzenlemelerinin ruh hali üzerinde belirgin bir koruyucu etkisi olduğunu gösterdiğini belirterek, bu süreci daha sağlıklı yönetebilmemiz için dikkat etmeniz gereken 10 kuralı şöyle anlatıyor:

Gün ışığıyla temasınızı artırın

Doğal ışık, beynin “uyanıklık” ve “denge” sinyallerini düzenliyor. Sabah saatlerinde alınan gün ışığı, serotonin seviyelerini destekleyerek, enerji artışı sağlıyor. Özellikle kapalı ortamlarda çalışan kişiler için kısa açık hava yürüyüşleri bile fark oluşturuyor. Bu nedenle, gün içinde, dışarıda en az 15–20 dakika zaman geçirmeniz önemli.

Uyku düzeninizi koruyun

Mevsim geçişlerinde uyku isteğimiz oldukça artabiliyor. Ancak, düzensiz uyku saatleri, biyolojik ritmi daha da bozarak yorgunluk hissini artırabiliyor. Kaliteli uyku, duygusal dayanıklılığın temel yapı taşlarından birini oluşturuyor. Her gün aynı saatlerde uyuyup uyanmanız zihinsel dengenizi destekleyecektir.

Hareket etmeyi ihmal etmeyin

Düşen enerji seviyeleri kişiyi hareketsizliğe itebiliyor; oysa hareket etmek enerji üretimini artırıyor. Düzenli egzersiz endorfin salgısını destekliyor ve kaygı düzeyini azaltıyor. Hafif tempolu yürüyüşler, yoga veya esneme egzersizleri bile psikolojik rahatlama sağlıyor.

Beslenme alışkanlıklarınıza dikkat edin

Mevsim geçişlerinde hızlı enerji veren şekerli besinlere yönelim artabiliyor. Uzman Psikolog Sena Sivri, bu seçimlerin kısa vadede rahatlatıcı görünse de sonrasında enerji düşüşüne yol açabileceğini vurgulayarak, “Beslenme alışkanlıkları, psikolojik iyi oluşun göz ardı edilmemesi gereken bir parçasıdır. Dengeli protein ve lif tüketimi ruh halinin daha dengeli kalmasına destek olur” diyor.

Sosyal bağlarınızı sürdürün

İçe kapanma eğilimi mevsim geçişlerinde artış gösterebiliyor. Ancak, sosyal etkileşim ve sağladığı aidiyet duygusu, psikolojik esnekliği güçlendiren önemli bir koruyucu faktördür. Kısa bir kahve buluşması ya da telefon görüşmesi bile aidiyet hissini güçlendirebiliyor.

Günlük küçük rutinler oluşturun

Belirsizlik duygusu zihinsel yorgunluğu artırabiliyor. Gün içinde tekrar eden küçük alışkanlıklar ise kontrol hissi kazandırıyor. Sabah rutini, kısa yürüyüşler veya akşam sakinleşme ritüelleri psikolojik dengeyi destekliyor.

Duygularınızı normalleştirin

“Böyle hissetmemeliyim” düşüncesi çoğu zaman içsel baskıyı artırıyor. Mevsimsel değişim dönemlerinde düşük enerji veya isteksizlik hissi yaşamak olağandır. Bu duyguları fark etmek ve kabul etmek, psikolojik uyumu kolaylaştırıyor. Kendinize karşı daha şefkatli olmanız, bu süreçte önemli bir içsel desteği sağlayacaktır.

Dijital yükünüzü azaltın

Uzun süre ekran karşısında kalmak zihinsel yorgunluğu artırabiliyor. Özellikle akşam saatlerinde ekrana maruz kalmak uyku kalitesini olumsuz etkiliyor. Gün içinde vereceğiniz kısa dijital molalar zihninizin toparlanmasına yardımcı olacak ve böylece duygusal dalgalanmaları daha hafif hissetmenize katkıda bulunacaktır.

Küçük ve ulaşılabilir hedefler belirleyin

Enerjinin düşük olduğu dönemlerde yüksek beklentiler motivasyon kaybına yol açabiliyor.  Günlük küçük hedefler belirlemek ise başarı hissini artırıyor. Tamamlanan her küçük adım, psikolojik olarak “ilerleme” duygusu oluşturuyor ve bu etkisiyle ruh halini olumlu yönde destekliyor.

Destek almaktan çekinmeyin

Uzman Psikolog Sena Sivri, mutsuzluk, isteksizlik veya umutsuzluk hissinin iki haftadan uzun sürmesi durumunda profesyonel destek almanızın önemli olduğuna dikkat çekiyor. Mevsimsel duygu durum değişimlerinin terapiyle oldukça iyi yönetilebildiğini belirten Sena Sivri, “Erken dönemde alacağınız destek, sürecin kronikleşmesini önler. Psikolojik yardım güçsüzlük değil, farkındalık göstergesidir” ifadelerini kullanıyor.

#MevsimGeçişi #EnerjiYenileme #Psikoloji #SirkadiyenRitim #Motivasyon #MevsimselDeğişim #RuhSağlığı #DuyguDurumu #BaharEnerjisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gençlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleri yaygınlaşıyor!

Ülkemizde ve dünyada kalp hastalıklarının görülme sıklığı hızla artıyor. Son yıllarda genç yaş grubunda kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetleriyle sağlık kuruluşlarına başvuranların sayısında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Eskiden daha çok ileri yaş hastalığı olarak bilinen kalp-damar sorunları, günümüzde değişen yaşam tarzı, stres, sağlıksız beslenme ve hareketsizlik nedeniyle gençleri de tehdit eder hale geldi. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı günümüzde belirgin artış göstermiştir. Bunun altında masum nedenler kadar, hayati riske yol açabilecek kalp kaynaklı ciddi etkenler de yatabildiği için, gereksiz kaygıyı azaltmak ama riskli durumları da kaçırmamak amacıyla doktor muayenesi büyük önem taşımaktadır” diyor. Prof. Dr. Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı kimi zaman masum nedenlerden kaynaklanabilirken, kimi zaman da önemli kalp hastalıklarının ilk belirtisi olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, özellikle son yıllarda yanlış yaşam alışkanlıklarının etkisiyle bu iki sorunun yaygınlaştığını belirterek şöyle konuşuyor: “Son yıllarda hem gençlerde hem de yetişkinlerde kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran hasta sayısında belirgin bir artış dikkat çekiyor. Hastalar çarpıntıyı çoğunlukla “kalbim hızlandı”, “tekli atımlar oluyor”, “göğsümde bir boşluk hissi”, “aniden çarpmaya başlıyor” şeklinde tarif ediyor. Göğüs ağrısı ise sık olarak batma, sıkışma, yanma tarzında; çoğu zaman eforla ilişkisi net olmayan, kısa süreli ve tekrarlayıcı özellikte anlatılıyor. Genç hastalarda bu şikayetlere sıklıkla nefes alamama hissi, baş dönmesi, huzursuzluk ve ölüm korkusu eşlik edebiliyor.”

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci

Modern yaşam tarzı en önemli etkenlerden biri ancak…

Modern yaşam tarzının ve sağlıksız yaşam alışkanlıklarının, bu şikayetlerin artışında başı çektiğini belirten Prof. Dr. Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “En sık karşılaştığımız hataların başında; yoğun kafein tüketimi, stresi yönetememek, sigara ve tütün ürünleri, uyku bozuklukları, bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri ve takviyeler, burun spreyleri, hareketsizlik, uzun süre ekran karşısında kalma, aşırı tuzlu ya da çok ağır yemekler, ani ve plansız egzersizler, yeterli ısınma yapmadan spora başlamak, hızlı yeme alışkanlığı, gece geç saatlerde yemek yeme geliyor. Özellikle gençlerde, altta yatan ciddi bir kalp hastalığı olmaksızın hissedilen çarpıntı ve göğüs ağrılarının en sık nedenlerinden birinin de; sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete olduğunu görüyoruz. Tüm bunlar otonom sinir sistemi dengesini bozarak, kalbin normal ritmini olumsuz etkileyebilir ve çarpıntıya zemin hazırlar.”

Diyabet, obezite ve metabolik hastalıklar da çok etkili

Prof. Dr. Cebeci; obezite, hipertansiyon, kas-iskelet sistemi kaynaklı ağrılar, mide-yemek borusu hastalıkları, akciğer enfeksiyonları, koroner arter hastalığı, diyabet ve tiroit hastalıklarının toplumda sık görülmesinin de, kalp kaynaklı şikayetlerin artmasına yol açtığını vurguluyor. Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı durumunda; olası ritim bozukluğu, yapısal kalp hastalığı veya metabolik nedenlerin ayrıntılı öykü, fiziki muayene ve uygun tetkiklerle mutlaka dışlanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Cebeci “Her kalp çarpıntısı veya göğüs ağrısı mutlaka ciddi bir kalp hastalığı anlamına gelmez. Ancak bu şikayetlerin altında masum etkenler gibi ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle mutlaka doktora başvurulmalı, iki yakınma ayrı ayrı değerlendirilmelidir” diyor.

Tedavi edilmezse!

Her kalp çarpıntısı ya da göğüs ağrısının kalıcı bir kalp hastalığına yol açmayacağını, ancak altta ciddi bir neden yatıyorsa ve tedavisiz bırakılırsa ciddi sonuçlara yol açabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci sözlerine şöyle devam ediyor: “Kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısı hayati riske yol açabilecek hastalıkların ilk habercisi de olabilir. Bu nedenle şikayetlerin ciddiye alınması, doğru zamanda doğru değerlendirme yapılması büyük önem taşır. Örneğin; çarpıntının nedeni tiroit hastalığıysa, hormonal dengesizlik tedavi edildiğinde şikayetler büyük ölçüde azalır. Ancak uzun süre tedavi edilmezse gelişen ritim bozukluğu kalıcı hale gelebilir. Ayrıca göğüs ağrısı gençlerde sıklıkla kalp dışı nedenlere bağlı olsa da; eforla artıyorsa, baskı ve sıkışma tarzındaysa, kola, çeneye veya sırta yayılıyorsa, nefes darlığı ve baş dönmesi eşlik ediyorsa mutlaka ciddiye alınmalıdır. Sonuç olarak; kalp, genç yaşta da sinyal verir. Bu sinyalleri doğru okumak, gelecekte oluşabilecek kalıcı kalp hasarlarını ve hayati riskleri önlemenin en etkili yoludur. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, stres azaltıcı alışkanlıkların geliştirilmesi sağlıklı ve mutlu bir gelecek için temel esaslardır.”

Çarpıntı ve göğüs ağrısına yol açan hatalı alışkanlıklar;

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bekir Sıtkı Cebeci, kalp çarpıntısı ve göğüs ağrısına yol açan 9 hatalı alışkanlığı şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein tüketimi
  • Sigara ve alkol
  • Düzensiz uyku saatleri
  • Uzun süre ekran karşısında kalma
  • Sağlıksız beslenme (Aşırı tuzlu, ağır yemekler, hızlı yemek yeme, gece geç saatlerde yemek yeme vb)
  • Hareketsiz yaşam
  • Ani ve plansız egzersizler, uzun süre egzersiz yapmama, yeterli ısınma yapmadan spora başlama
  • Stresle baş etme yöntemlerinin yetersizliği, sürekli kaygı hali ve bastırılmış anksiyete
  • Bilinçsiz kullanılan zayıflama ürünleri, bitkisel takviyeler, sporcu destekleri, burun spreyleri

#KalpSağlığı #GençlerdeKalpSorunları #GöğüsAğrısı #KalpÇarpıntısı #SağlıklıYaşam #Kardiyoloji #StresYönetimi #KafeinTüketimi #Obezite #Diyabet #SağlıkUyarısı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bu enfeksiyonlar erişkinleri tehdit ediyor!

Ülkemizde çocukluk çağı aşılaması gelişmiş ülkeler seviyesinde olmasına karşın, erişkin aşılaması yan etkilere yönelik önyargılı tutumların da etkisiyle yetersiz seyrediyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Hülya Kuşoğlu “Oysa erişkin aşılamada en güncel yaklaşımlar; erişkin aşılamanın sağlıklı bir toplum için vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Çocukluk döneminin devamı olarak düzenli şekilde yapılacak erişkin yaş grubuna özgü aşılamalarla, önemli birçok hastalık önlenebilmekte, enfeksiyonlara karşı koruma sağlanarak, kişinin sağlıklı yaş alması mümkün olabilmektedir” diyor.

Özellikle yaşlılıkta kronik hastalıkların da etkisiyle bağışıklık sisteminin zayıfladığını ve bulaşıcı hastalık riskinin arttığını vurgulayan Dr. Kuşoğlu “Bunun neticesinde erişkinler özellikle yaşlılıkta enfeksiyon hastalıklarını daha ağır geçirmekte hatta hayati riskleri artmaktadır. Aşılamada en güncel yaklaşımlar; bu nedenle özellikle de ileri yaştaki kişilerin aşıyla korunması gerektiğini göstermektedir” diye konuşuyor.  Dr. Hülya Kuşoğlu, en güncel yaklaşımlara göre erişkinlerde mutlaka yapılması gereken aşıları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Öğretim Üyesi Hülya Kuşoğlu

Dr. Hülya Kuşoğlu

  • Grip aşısı

Son dönemde yaygın görülen ve yüksek ateş, kas eklem ağrısı, kuru öksürükle seyreden grip (influenza) akciğer ve kalp hastalıklarına yol açabilmektedir. Grip aşısı hastalanmadan yapıldığında enfeksiyonu tamamen önleyebilirken, pek çok kişide de sürecin hafif geçirilmesini sağlar. Dr. Öğretim Üyesi Kuşoğlu “Gripten korunmanın bilinen en etkin yolu aşıdır. Özellikle yüksek risk grubuna (65 yaş üzeri, hamileler, kronik hastalığı olanlar, 5 yaş altı, sağlık çalışanları vb) mutlaka yaptırılması gereken grip aşısı; hastane yatışı ve ölüm riskini azaltmaktadır” diyor.

  • Zatürre aşıları

Pnömokok olarak bilinen (Streptococcus pneumoniae) zatürre, akut menenjit ve sinüzitin en sık bakteriyel etkenidir. Pnömokok aşısı; kronik hastalığı olanlarla bakımevinde kalanlar başta olmak üzere risk grubundaki kişilere mutlaka yapılmalıdır. Dr. Öğretim Üyesi Hülya Kuşoğlu şöyle diyor: “Ülkemizde konjuge 20 valanlı aşının kullanıma girmesi yani pnömokok bakterisinin 20 alt tipini içeren aşının bir defa uygulanması güncel tıp bilgisine göre bir ömür etkili olmaktadır. Önceden 5 yılda bir tekrarlanan aşı artık gerekli olmadığından uygulanmamaktadır. Daha önce hiç pnömokok aşısı yapılmamış kişilere tek doz 20 valanlı aşı yapılması yeterli olacaktır. Solunum yollarını saran RSV virüsünün neden olduğu zatüre hastalığı için de ülkemizde 60 yaş sonrası RSV aşıları uygulanmaktadır. RSV aşısı iki farklı özellikte aşı olarak üretilmektedir. İçinde adjuvan olmayan aşı gebelere de uygulanabilmektedir. Doktor önerisiyle gebelikte de yapılan aşı sayesinde yenidoğan bebek ilk altı ayında RSV virüsüne karşı anneden geçen koruyucu antikorlarla korunmuş olmaktadır. Bu aşı tek doz uygulanmaktadır.”

  • Tetanoz-Difteri aşısı

Çocukluk döneminde yapılmış olan bu aşı yıllar içerisinde antikorların azalması nedeniyle erişkinlerde tekrarlanmalıdır. Sağlıklı erişkinler her 10 yılda bir tetanoz-difteri aşısı olmalıdır. Gebelikte 27. ve 36. hafta arasında yapılması gereken bu aşı sayesinde yenidoğan tetanozu önlenmiş olur. Dr. Öğretim Üyesi Hülya Kuşoğlu “Tetanoz bakterisi doğada çok yaygın halde olduğundan bahçede bile olan basit yaralanma, örneğin gül dikeni batmasıyla dahi tetanoz enfeksiyonu gelişebillir” diyor.

  • Hepatit aşıları (Sarılık aşıları)

Ülkemizde hepatit aşılarının çocukluk aşı takvimine girmesiyle birlikte Hepatit B ve Hepatit A hastalığı daha az görülmektedir. Ancak 1998’den önce doğmuş olan kişilerde aşı olmadığından erişkinler de Hepatit B ve Hepatit A için aşılanmalıdır. Hepatit B aşısı 6 ay içinde 3 doz, Hepatit A aşısı 6 ay içinde 2 doz olarak uygulanmaktadır. Hepatit A aşısı kirli su ve gıdalarla bulaşan, karaciğerde iltihap yapan bulaşıcı hastalıkları önlerken, Hepatit B aşısı ise siroz ve karaciğer kanserinden de korumaktadır.

  • Zona aşısı

Türkiye’de canlı olmayan Zona aşısı 2024’ten bu yana uygulanmaktadır. Ciltte içi sulu yaralara ve haftalarca hatta aylarca sürebilen şiddetli yaygın ağrılara neden olan zona virüsü, görme ve işitme kaybına da yol açabilmektedir. Zona aşısı 6 ay içinde toplam iki doz yapılmaktadır. Özellikle 50 yaş üzeri sağlıklı kişiler ya da 50 yaş altında bağışıklık sistemi zayıf olan veya kronik hastalığı olan kişilere uygulanabilmektedir.

  • HPV aşısı

İnsanların yüzde 85’i hayatlarının bir döneminde HPV virüsü ile enfekte olmaktadır. HPV insanda genital siğil, serviks kanseri, vajinal, vulvar, anal kanserler, baş boyun kanserleri vb yol açabilmektedir. Dr. Öğretim Üyesi Hülya Kuşoğlu “Önceden 4 HPV virüsünü içeren aşı uygulanırken artık 9 HPV türünü içeren aşı uygulanmaktadır. Tercihen cinsel aktif olmadan önce tamamlanması istenen bu aşının cinsel aktivite başlaması sonrası da uygulanması önerilmektedir. Altı ay içinde 3 doz uygulanan bu aşı kadınlarda özellikle rahim ağzı kanserini önlemesi açısından kanseri engelleyen iki aşıdan biridir” diyor.

#ErişkinAşılaması #SağlıklıToplum #EnfeksiyonHastalıkları #AşıBilinci #Influenza #Bağışıklık #KoruyucuSağlık #AşıİleKorun #AcıbademHastanesi #HülyaKuşoğlu #SağlıklıYaşAlma #ToplumSağlığı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bu besinler çocuğunuzun dikkatini artırmak için çok önemli!

Dikkat eksikliği, özellikle Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dünyada ve ülkemizde çocuklarda yaygın görülen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, son yıllarda görülme sıklığı giderek artan dikkat eksikliğinin hafife alınmaması gereken bir sorun olduğunu belirterek, “Zira, tedavi edilmediğinde çocuğun yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilmektedir. Okul hayatında başarısızlık, performans düşüklüğü, özgüven kaybı, sosyal ilişkilerde zorlanma ve duygusal problemler, dikkat eksikliğinin çocuklarda yol açabileceği başlıca sorunlar arasında yer almaktadır” diyor. Genetik yatkınlıktan çevresel etkenlere kadar pek çok faktörün neden olduğu dikkat eksikliğinde beslenme alışkanlıklarının da önemli bir rol oynadığını vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, “Çocuklarda hatalı beslenme dikkat eksikliğinin tek başına nedeni olmasa da belirtilerin şiddetlenmesine sebep olabilmektedir. Özellikle şekerli, yüksek şeker ile tuz içeren paketli ve işlenmiş gıdaların yoğun tüketimi kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak çocukların dikkat ve odaklanma becerilerini olumsuz etkileyebilmektedir”  uyarısında bulunuyor.

Dr. İmre Gökyar

Dr. İmre Gökyar

 Dikkatini toplayamıyorsa nedeni hatalı beslenme olabilir!

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB); dikkatin toplanması, sürdürülmesi ve yönetiminde güçlük çekilmesiyle karakterize bir durum olarak tanımlanıyor. Yapılan araştırmalar; çocuk ve ergenlerin yaklaşık yüzde 5 ila 7’sinde dikkat eksikliği görüldüğünü ortaya koyuyor. Türkiye’de DEHB yaygınlığının yüzde 5-8 arasında olduğu belirtilirken, tanı almamış çocuklarla birlikte sayının bu oranlardan daha yüksek olabileceği belirtiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar, çocuklarda dikkat eksikliğine pek çok faktörün sebep olduğuna vurgu yaparak, “Günümüzde, dijital ekranların yoğun kullanımı ve   hızlı tüketilen içerikleri, artan stres düzeyi,  düzensiz uyku ve çoklu görev beklentisi gibi modern yaşam koşulları çocuklarda dikkat eksikliği belirtilerinin şiddetini artırabilmektedir” uyarısında bulunuyor.

Şekerli ve işlenmiş gıdalar dikkati dağıtıyor!

Çocuklarda sık yapılan beslenme hatalarının başında aşırı şekerli, paketli ve işlenmiş gıdaların tüketimi geliyor. Dr. İmre Gökyar, bu tür beslenme alışkanlıklarının kan şekeri dalgalanmalarına yol açarak dikkat ve odaklanma sorunlarını artırabileceğine işaret ediyor. Omega-3, demir ve çinko gibi temel besin öğelerinin yetersiz alınması, düzensiz öğün saatleri ve yetersiz su tüketimi  de zihinsel performansı düşürebiliyor.

Proteinden zengin kahvaltı ve omega-3 çok önemli!

Düzenli öğün saatleri, yeterli su tüketimi ile sağlıklı beslenme alışkanlıkları, dikkat ve odaklanma eksikliği olan çocuklarda tedavi sürecini destekleyen önemli unsurlar arasında yer alıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  proteinden zengin ve dengeli bir kahvaltının çocuklarda dikkat ile odaklanmayı gün boyu desteklediğini söyleyerek, “Ayrıca, omega-3 yağ asitleri içeren besinlerin düzenli tüketilmeleri de önemlidir. Haftada en az iki kez balık veya omega-3 açısından zengin besinler önerilmektedir. Bunların yanı sıra düzenli öğün saatleri ve yeterli su tüketimi sağlanmalı, gerekirse uzman kontrolünde vitamin-mineral takviyesi alınmalıdır” bilgisini veriyor. Şekerli ve işlenmiş gıdaların ise mutlaka sınırlandırılması gerektiği uyarısında bulunan Dr. İmre Gökyar, bunların yerine sebze, meyve, tam tahıl ve sağlıklı yağlar içeren öğünlerin tercih edilmesi gerektiğini anlatıyor.

Doğru yaklaşımla tedavisi mümkün!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İmre Gökyar,  çocuklarda dikkat eksikliğinin erken tanı ve doğru destekle büyük ölçüde yönetilebileceğini anlatıyor.  Dr. İmre Gökyar, “Psikolojik değerlendirme, gerekirse ilaç tedavisi, davranışsal yaklaşımlar, doğru beslenme alışkanlıkları, aile ve okul desteği ile çocukların hem akademik hem de sosyal yaşamlarında belirgin iyileşmeler sağlanabilmektedir. Dikkat eksikliği bir zeka sorunu değildir. Doğru yaklaşımla, çocukların güçlü yönleri ortaya çıkarılabilmekte ve yaşam kalitesi artırılabilmektedir” diyerek sözlerini tamamlıyor.

#ÇocukSağlığı #DikkatEksikliği #DEHB #BeslenmeAlışkanlıkları #SağlıklıÇocuklar #Odaklanma #ŞekerdenUzakDur #İşlenmişGıdalar #ÇocukBeslenmesi #PauseDergi