Katar tarihi ve kültürü ile dikkat çekiyor

Katar tarihi ve kültürü ile dikkat çekiyor

Ortadoğu’da zengin bir kültürel deneyim arayanlar için Katar, yeni ve benzersiz deneyimlere sahip bir destinasyon olarak dikkat çekiyor. Ülke, her tür gezgin için birbirinden farklı çok sayıda aktivite seçenekleri sunuyor.

Orta Doğu kültürünün zenginliklerini deneyimlemek isteyenlere muhteşem kültürel deneyimler sunan Katar’da İslam Eserleri Müzesi, UNESCO Al Zubarah Arkeolojik ören yeri, Katar Ulusal Müzesi ülkenin ve bölgenin tarihini yakından tanımak için mutlaka ziyaret edilmeli.

Modern sanat organizasyonları ve etkinliklerini tarihle içi içe sunan Katar’da İslam Eserleri Müzesi’nden çıkıp 1800’lerden kalan Barzan Kuleleri’nin seyir terasından şehre bakabilir, geleneksel bir yelkenli ahşap tekne olan Dhow ile gezintiye çıkarak Doha’yı denizden keşfedebilir, akşam ise Katar Ulusal Tiyatrosu veya Katar Filarmoni Orkestrası’nda eserler izleyebilirsiniz.

Katar Ulusal Turizm Konseyi (QNTC) Katar’ın kültürel açıdan önemli noktalarını şöyle sıralıyor:

 İslam Eserleri Müzesi

Doha Corniche gezinti yolunda yer alan İslam Eserleri Müzesi, üç kıtadan İslam sanatını sergiliyor. 7. yüzyıldan kalma metal işleri, seramikler, mücevherler, ahşap işleri, tekstil ürünleri ve cam işlerini içeren kapsamlı eser koleksiyonu, Arap kültürel mirasına ilgi duyan herkes için görülmeye değer bir nitelikte.

UNESCO Al Zubarah Arkeolojik ören yeri

Katar’ın zengin mirasını keşfetmek isteyenler için ülkenin en büyük ören yeri olan UNESCO Al Zubarah Arkeolojik ören yeri de dahil olmak üzere keşfedilmesi gereken birkaç antik ören yeri mevcut. Kasaba, 18. yüzyılda son derece hareketli bir ticaret limanıydı, ancak bugün ziyaretçiler şehrin etkileyici duvarını, camileri, konut saraylarını ve evleri ile bir zamanların canlı pazar ve endüstriyel bölgelerini keşfedebilir.

Katar Ulusal Müzesi

Katar, hayranlık uyandıran çok sayıda mimari yapıya ve doruk noktası Katar Ulusal Müzesi olan giderek gelişen bir sanat ortamı sunuyor. Bina, çöl güllerinin yapraklarından esinlenen çarpıcı bir manzaraya sahip. Müze, her biri ziyaretçilere Katar tarihinin üç önemli bölümüne rehberlik eden 11 sürükleyici ve deneyimsel galeriye ev sahipliği yapıyor: Başlangıç, Katar’daki yaşam ve ülkenin modern tarihini bu müzede görebilirsiniz.

Jolly ile Karadeniz’i keşfedin

Jolly ile Karadeniz’i keşfedin
Bu kış Karadeniz’in sizi mest edecek yaylalarında tatilinizi geçirmek istiyorsanız Jolly’nin sizlere benzersiz teklifi “Bir Kış Masalı Butik Karadeniz Turu” olacak. İstanbul ve Ankara’dan hareketle uçak ile ulaşımın sağlanacağı bu turun 3 gece doğa ile iç içe otellerde konaklamalı başlangıç fiyatı 1.819TL olarak belirlendi.

Peki, Karadeniz’in tüm güzelliklerini görebileceğiniz bu turda siz gezginleri neler bekliyor?

Trabzon’da sizleri ilk olarak Trabzon Ayasofyası bekliyor. Komnenos Krallığı döneminde İstanbul’daki Ayasofya’ya ithafen yapılan bu mimari harikası yapıyı ve fresklerini tanıdıktan sonra, bölgenin en büyük gümüş atölyesine gidecek ve coşan dere boyunca doğanın görkemli güzelliklerini keşfedeceğiniz Altındere Milli Parkı ve Sümela Manastırını göreceksiniz.

Bir sonraki rotanız ise Sürmene. Sürmene bıçaklarının yapılışına tanıklık edecek; ardından ise Karadeniz’in bir başka markalaşmış ürünü çay bitkisini görmek için çay fabrikasını ziyaret edeceksiniz.
Karadeniz’in tüm güzelliklerini bir arada yaşayacağınız bu gezide bir sonraki rotanız ise yaylaların sultanı olarak bilinen Ayder Yaylası… Burada bol oksijenle birlikte anılarınız arasına yeni anılar ekleyeceksiniz.

Karadeniz turunda iken Zilkale’yi görmemek olmaz. Burada kartal yuvasını andıran kaleyi gezip Kaçkarlar’ın eşsiz güzelliğine tanık olacaksınız.

Turun devamında ise sizleri, dik yamaçları ve muhteşem orman örtüsü ile Alpler’in güzelliğini geride bırakan Uzungöl bekliyor olacak. Vadinin ortasında bulunan ve yamaçlardan düşen kayaların Haldizen Deresi’nin önünü kapatmasıyla oluşan Uzungöl çevresinde bir gezi sizleri karşılayacak.

“Bir Kış Masalı Butik Karadeniz Turu”nda, sadece yüzde 25 ön ödeme, kalan ödemeyi tura 3 gün kala ödeme imkanı, yüzde 50’ye varan indirim ve kesintisiz iptal garantisi ile yerinizi ayırtarak siz de Karadeniz’in kışın büründüğü tüm güzelliklere tanık olun. Hadi gidelim!

Bob Marley’in ülkesi “Jamaika”

Bob Marley’in ülkesi “Jamaika”

Jamaika, Amerika kıtasında, Küba’nın güneyinde, Büyük Antiller’de yer alan bir Karayip ada ülkesidir.

Yüzölçümü, 10.990 km², sahil şeridi, 1.022 km dir. İkliminde; tropikal, sıcak, nemli hava etkindir; iç kısımlarda ise ılıman iklim görülür. Tropikal bir cennet olan bu ada ülkesinin arazisi çoğunlukla dağlıktır. Karayiplerin üçüncü büyük adası olan Jamaika, aynı zaman eşsiz kahve çekirdeklerinin üretildiği Blue Mountain’a ev sahipliği yapar. Kahveseverlerin favorileri arasında yer alan Blue Mountain çekirdekleri, sınırlı üretim kapasitesi ve kendine özgü aroma ve tadından dolayı en pahalı kahve çekirdekleri arasına yer alır.

Jamaika’nın başlıca şehirleri Kingston, Portmore, Spanish Town, Mandeville, Ocho Ríos, Port Antonio, Negril ve Montego Bay’dir. Kingston ayrıca dünyanın yedinci büyük doğal limanına ev sahipliği yapar. Kristof Kolomb 5 Mayıs 1494 yılında adaya ulaştığında “Gözlerimin gördüğü en güzel ada” olarak tariff etmiştir. Kolomb adaya “Santiago” adını vermiştir ancak adanın yerlileri tarafından kullanılan Xaymaca, “Jamaica” olarak kullanılmaya devam etmiştir. Adaya yerleşen İspanyollar, neredeyse tüm yerli halkı öldürmüşlerdir. Ada 1655 yılında İngiltere egemenliğine geçince, adadaki İspanyollar sürgün edilmiş, yeterli kolonileşme sağlanamadığı için de değerli şeker üretiminde kullanılmka üzere Afrika’dan çok sayıda köle getirildi. Günümüzde Jamaika halkının büyük çoğunluğu bu sebeple Afrika kökenlidir.

Adada resmi dil İngilizcedir ancak yerel halk kreyol bir dil olan Jamaika Patoisi lehçesini konuşmaktadır (Birden fazla dilin birleşmesiyle oluşmuştur)

Jamaika aynı zamanda Reggae müziğinin efsanesi Bob Marley’in de vatanıdır. Jamaika’ya gittiğiniz Bob Marley Müzesi’ni de ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Jamaika’daki diğer ziyaret edilmesi gereken yerler Kraliyet evi, Aziz Cathrine Katedrali, Ulusal Galeri, Fern Gully, Mavi (Blue Mountains) ve John Crow Dağları milli parkı, Crocodile Pond (Timsah Göleti), Long Bay ve tabi ki Karayip Korsanları efsanelerine konu olan meşhur Port Royal’dir.

Bu güzel cennetten bir köşe adaya ne yazık ki Türkiye’den direkt ulaşım imkanı yoktur. Bunun için Amerika, Küba ya da Avrupa ülkerinden aktarmalı uçuş yapmanız gerekecektir. Jamaika Türkiye vatandaşlarına vize uygulamıyor olsa da, aktarma yapacağınız ülkeye giriş için vizeniz olduğundan emin olun. Jamaika ulaşmanın bir diğer yolu da deniz seferleridir ve birçok gemi tatili paketinin içinde yer almaktadır.

Ferhat Kaan Şahin

pausedergi@gmail.com

TROYA ANTİK KENTİ

TROYA ANTİK KENTİ

Efsaneleri, aşk ve kahramanlık destanı ile anılan; Troya’ nın gizemli mitolojik hikayesini sizlerle paylaşmak istedik.

Troya antik kenti; Çanakkale, Tevfikiye köyü sınırları içinde bulunuyor. Şehrin Anadolu ve Avrupa yakaları olması sebebiyle, Asya kıtasında yer almaktadır. Binlerce yıllık geçmişi ile dünyada hep merak edilen çalışmalar yapılmış bir bölgedir. İlk yerleşimin M.Ö. 3000 yıllarında olduğu düşünülmektedir. Dönemi itibariyle şehir devletlerin kurulduğu dönemlerde varlığını sürdürmüştür. Şehir yangınlar, savaşlar ve deprem sebebiyle dokuz kez yeniden kurulduğu araştırmacılar tarafından ifade edilmektedir. Şehrin kurucuları ise ilk yerleşim sağlayan Dardanos kral soyundan gelenler olmuştur. Rivayete göre şehrin kuruluş efsanesi; Dardanos kraliyet ailesinden olan İlos katıldığı bir yarışmada benekli bir inek kazanır. Şehrin bilicileri İlos’ a ineği serbest bırakmasını ve ineğin ilk mola verdiği bölgede bir şehir kurmasını öğütlerler. İlos, öğüdü dinlemiş ve serbest bıraktığı ineği Hisarlık Tepesi’nde oturmuştur. Bu sebeple İlos’un burada bir şehir kurup şehre İlion adını verdiği rivayet edilir.”

Yüzyıllar sonra; Antik şehrin keşfediliş hikayesi de Homeros’ un eserleri sayesinde olmuştur. Heinrich Schliemann, adında Alman tüccar ve amatör arkeolog’ un İlyada’ yı defalarca okuması ve bölgeye yönelik merakı sonucu kişisel girişimi ile 1868 yılında ilk kazılar başlamıştır. Tabii ki bu merakının masum olmadığı biliniyor. Yaptığı kazılarda bölgeden çıkan kıymetli tarihi eserleri yurtdışına kaçırdığı anlaşılmıştır.

Troya antik kenti arkeolojik kazılardaki bulgulara göre; Çanakkale Boğazı’nın güney girişine yaklaşık 4,8 kilometre mesafedeki Hisarlık adlı bir tepeciğin üzerinde yer almaktadır.                      Şehrin kuruluşu sonrası güçlü bir devlet olması sebebiyle, devasa surlara sahip iç kalesiyle nüfuzlu bir şehir olduğu bilinmektedir. Kazılarda Troya’nın bin yıllık dönemi süresince defalarca yıkılıp yeniden inşa edildiği tespit edilmiştir. Gelişmiş ve bölgesinde önemli bir şehir olarak varlık gösterirken, savaşlar veya doğal afetler ardından harabeye dönüşü kentin tarihinde yer almaktadır. Orta Çağ dönemine dek, Troya’nın inişlerle ve çıkışlarla dolu öyküsünün devam ettiği anlaşılmaktadır. Bölge dönemi itibariyle dünyaya yön veren hükümdarlar tarafından saygınlık görmüş bir merkez olmuştur. Savaş sonrası şehirden ayrılıp Roma imparatorluğunun kurulduğu topraklara giden Aeneas’ in, Roma’nın efsanevi kurucuları Romulus ve Remus’un atası olduğuna inanılmıştır. Bu sebeple Roma İmparatorlarının hep saygı duyduğu bir bölge olmuştur. Makedonya’ nın kurucusu döneminin güçlü imparatorlarından; Büyük İskender (MÖ 356-323) bölgeye duyduğu saygıdan dolayı önem vermiştir. Troya’yı yeniden eski ihtişamına getireceğine yemin edip, şehrin yeniden imarı ve vergiden muaf tutulması emrini vermiştir.

Troya Savaşı’na ait hikayelerden esinlenerek yaratılmış film vizyona girmesi ile son dönemlerde büyük ilgi görmüştür.

Bugüne gelirsek; günümüz arkeologları ve tarihçiler Homeros eserinde anlattığı savaşın gerçekten yaşanıp yaşanmadığı, zamanını ve nasıl gerçekleştiğini belirleme çabaları sürüyor. MÖ 1300 yılı civarında savaşın gerçekleştiğidir. Yıkıntılar arasında mancınık bulunması savaşın bu zamanda geçtiğine işaret etmektedir. Savaşın daha sonra, MÖ 1190 civarında gerçekleşmiş olması da ihtimaller dâhilindedir. Bu tarihe gelindiğinde Troya yeniden inşa edilmiş ama şehir, Akdeniz’deki birçok benzeri gibi saldırıya uğramış ve tarumar edilmiştir.

Kazıların 1865 yılından bu yana sürdüğü Troya’da şehrin mimarisi ve hazineleri gün yüzüne katmanlar halinde çıkmaktadır. Arkeologlar 4 bin yıldan da eski dönemde Troya’nın büyük bir refah içinde yaşadığını artık biliyorlar. Hükümdarların bıraktığı devasa hazineler arasında binlerce altın yüzüğün yanı sıra altın, gümüş, elektrum, bronz, bakır kaplar ve birçok silah bulunmaktadır.

Efsanevi şehir Troya antik kenti kazılarında bulunan eserler 2018 yılında hizmete açılan Troya Arkeloji müzesinde sergilenmektedir.

Efsanesi:

Troya’ da yaşananları MÖ 800 yılında yaşamış olan İonia’ lı (İzmir çevresi) Homeros’ un İlyada ve Odysseia eserlerinden biliyoruz. M.Ö. 1180’e tarihlenen Troya Savaşının anlatıldığı eserlerinde; Sparta Kraliçesi Helen, bir düğün nedeniyle şehre gelen eski Troya Prensi Paris’ e gönlünü kaptırır. Paris’ in babası Troya kralı iken, Zeus babasını cezalandırarak krallığı elinden almış ve Paris’ i İda dağlarında çoban yapmıştır.

Aşkın başlangıç hikayesi ise; Kral Peleus ile deniz tanrıçası Thetis’in düğünleri sırasında güzellik tanrıçası Afrodit, kraliçe Helen, Zeus’un kızı Athena ve Zeus’un eşi Hera, düğüne çağrılmayan nifak tanrıçası Eriş tarafından masalarına atılan, üzerinde “en güzele” yazılı altın elma için harekete geçmeleridir. Altın elma paylaşılamayınca kavga çıkar. Bu durum üzerine Zeus, seçimi Paris’ in yapmasını ister. Bu rekabet yüzünden masada ki kadınlar Afrodit, Athena ve Hera, Paris’ e vaatlerde bulunurlar. Paris, Helen’ i en güzel kadın olarak seçer. Evli olan Helen ile aralarında bu olaydan sonra yasak aşk başlar. İki aşık, Troya’ ya kaçarlar yani Antik Yunan’ dan, Asya’ ya kaçmışlardır. Sparta Kralı kendisini küçük düşüren bu olayı temizlemek için kardeşi Mykene kralı Agamemnon’ un başında olduğu Akha ve birleşik Antik Yunan ordusunu karşı kıyıya gönderir. Troya’yı savunmak için ise Troya Kralı Priamos’un oğlu Hektor’ un komuta ettiği, Anadolu’ dan gelen askeri birlikler ile savunma sağlanır. Helen’ i geri almak için harekete geçen ordular ile başlayan savaş on yıl sürer. Yıllarca süren savaşta, yorulurlar ve birbirlerine karşı üstünlük sağlayamazlar.

Akha ordusu, Kral Odysseus’un fikrini geçekleştirerek savaşın sonunu getirirler. Bugünde şehrin simgesi olan; devasa bir tahta bir at inşa ederler. İçerisine Odysseus ve seçkin askerler gizlenirler. Gece karanlığında tahta atı barış sembolü olarak Troya’nın kapısına bırakılır. Çekildikleri söylenen diğer askerleri taşıyan gemiler Bozcada arkasında kalan bölgeye saklanırlar. Savaş yorgunu, barış arzusunda olan Troyalılar; sessizlik üzerine karşı tarafın geri çekildiğini ve barış için tahta at bırakıldığına inanırlar.  Barış için bırakılan tahta atı surların içine alırlar. Gece yarılarına kadar barış kutlamaları içi şarap içip eğlenip sızarlar. Bu sebeple savunmasız kalan şehrin kapıları, atın içinden çıkan Akhalı savaşçıların saldırısı ile açılır. Savunmasız kalan Troya’nın surlarına yönelen Akha ordusunun saldırısı ile Troya şehri tamamen harabe haline gelir. Troya’ da taş, taş üstünde bırakılmadan yakılıp, yıkıldığı büyük felaket yaşanır. Bu son pusu içeren darbe ile Troya şehri ve Paris’in sonu gelmiş olur.

Paris’ in babasının elinden krallığın alınması ile ilgili sözü edilen kehanet gerçekleşir.

Zeus’ a iletilen kehanete göre, Paris’ in babasının yönettiği şehir yerle bir olacaktır. Bu yüzden krallık ellerinden alınmış ve Paris dağlara sürülmüştür. Bu savaş ile birlikte Troya kehanet edilen kaderini yaşamış olur. Savaş sırasında Zeus zaman, zaman her iki tarafı da desteklemiştir. Bu konuda kendisini en çok etkileyen eşi Hera olmuştur.

Zaferi kazanan Menelaos, eşi Helene’yi alarak Yunanistan’a doğru gemisi ile yolculuğa çıkar.

Yıllar süren savaşa neden olan kraliçe Helen’e olan iki erkeğin tutkusu neden olması sebebiyle; savaş sırasında Menelaos ve Paris düello yapmak istemişlerdir. Bu sayede savaşın uzamadan bir sonuca varması düşünülmüştür. Düello sonucunda kazananın ödülü Helen’e sahip olması ve savaşın bitişidir. Düelloyu istemeyen Zeus’ un eşi olan Afrodit’ in müdahalesi ile düello gerçekleşmez.

Homeros’un İlyada ve Odysseia epik şiir eserleri dilimize harika bir tercüme ile çevrilmiştir. Okurken elinizden bırakamayacağınız sürükleyici, etkileyici düşündürücü bir üsluba sahip eserlerdir.

Truva ören yeri milli park sınırları içerisinde yer almaktadır. Truva, dünyanın önemli medeniyetlerinden Roma imparatorluğunun başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir. Bölgeye yaptığınız ziyarette; savaş kalıntıları ve surları incelemek geçmişin mitolojik hikayelerine keyifli bir yoluculuk yaptıracaktır. Mitolojide bahsi geçen tahta Truva Atı ise Çanakkale şehir merkezinde ziyaret edilebilmektedir.

Troya Müzesi ve Ören Yeri Hakkında:

Tevfikiye Köyü, Çanakkale: Telefon: 0 286 283 00 61

Ulaşım: Araç ile yolculuk da; Çanakkale – Ezine istikametine devam edilirken, Çıplak köyü istikametine devam edilmesi ile ulaşılmaktadır. Truva antik kentine şehir merkezinden kalkan dolmuşlar ile ulaşım mümkündür.  Şehir merkezine 30 km mesafededir.

Murat Söker

e-posta: neexss@gmail.com

intagram: murat_soker

İstanbul’ da saklı kalmış bir vaha “Atatürk Arboretumu”   

İstanbul’ da saklı kalmış bir vaha “Atatürk Arboretumu”

İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız; yeşil ve doğa ile başbaşa kalma ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissediliyor. Bireyler kendilerini daha iyi hissetmek adına, adeta “yeşil terapi” diyebileceğimiz doğa içerisinde aktivitelere yöneliyor.

Yazı: Murat Söker

İstanbul’da Atatürk Arboretumu’ da doğaya dönüş ve doğanın vazgeçilmezi olan ağaçları, bitkileri tanımak için çok özel bir park özelliğini taşıyor.   Apartman dairelerinde yetişen kırsalla teması olmayan çocuklarımızın ağaç ve bitki türlerini tanıması ve öğrenmeleri için bir imkan sunuyor.

Özel park dememizin sebebi, bu alan İstanbul Üniv. Orman Fakültesine bağlı bir Ağaç müzesi oluyor.  Dolayısıyla burada ki ağaç ve bitki türlerinin korunması amacıyla bu alanın ziyaretçilerinin uyması gereken özel kuralları var. Bu sebeple Belgrad ormanı ile yan, yana olmasına rağmen sürekli karşılaştığımız Belgrad ormanı aktiviteleri burada uygulanması yasaklanmış. Bu durum, aslında bu parkı gezen kişilerin sadece bu özel alana konsantre şekilde yürüyüşlerle parkın keyfini çıkarmak için güzel bir fırsat sunuyor.

Şehrin içinde gizli, saklı kalmış ağaç parkını bu yazımızda sizlere anlatmak istedik.

 

Arboretum Nedir?

Dünyada örnekleri olan ağaç müzeleri oluyor. Ağaçlar ve ağaç ailesinden olan odun bitkilerin yetiştirilmesi ve korunması adına planlanmış bilimsel çalışmaların yapıldığı özel alanlardır.

Arboretum, diğer adıyla ağaç parkları olarak geçiyorlar.  Kelimenin türediği kökeni ise Latince iki kelimenin birleşiminden geliyor. “Arbor: ağaç” ve “Etum: yakın türlerde bitkilerin yetiştirildiği alan” iki kelimenin birleşiminden bu isim doğmuş. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de oluşturulan bu özel alanda, İ.Ü. Orman fakültesi bünyesinde bilimsel araştırmalar yürütülmektedir. Açılışı çok uzun sürmüş, 33 yılda tamamlanabilmiş.  Bu emeği hak etmiş, iyi ki olmuş dedirten bir güzelliğe sahip.  Bu güzel alanı sizlerde ziyaret ettiğinizde bizimle aynı düşünceyi paylaşacağınızı tahmin ediyoruz.

 Atatürk Arboretumu Tarihi Süreci

1949 yılında, İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi hocalarından, Prof. Hayrettin Kayacık, önerisi ile Arboretumun proje çalışması başlatılmış. Zaman içerisinde ayrılan alan büyütülerek 296 hektara çıkarılmış. Arboretumun içinde yer alan yollar ve planlarla ilgili çalışmalar için; 1959 ve 1961 senelerinde Sorbonne Üniversitesi’nin botanik bahçe denetimcisi Camille Guinet proje yürütücüsü olarak davet edilmiş. Süreç içerisinde yaşanan ekonomik zorluklar sebebiyle; Arboretum 12 Temmuz 1982’ de Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün 100. doğum yıldönümünde, onun adı ile açılışı yapılmış. Arboretum, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi işbirliği içerisinde işletimi sağlanıyor.

Nasıl vakit geçirilir?

Atatürk Arboretumu içerisinde; 1.500’den fazla bitki türü ve sahip olduğu üç yapay gölü ile eşsiz bir doğal güzelliğe sahiptir.

Belgrad ormanlarının güneydoğusunda 296 hektar alan üzerine kurulmuştur.  Ziyaret sırasında bin adet bitki çeşidini bir arada görme imkanı bulunuyor. Burada yer alan bitkilerin mevsimlere göre büründüğü renkler kartpostallarda görebileceğimiz görsellikleri bize sunmaktadır.             Türkiye’nin ilk fidanlıkları olan; 1818’de yapılan Kirazlıbent ve 1916’da Neşet Hoca tarafından yapılan fidanlıkları park içerisinde yer almaktadır.          Atatürk Arboretumu’nda üç tane oluşturulmuş yapay göl bulunmaktadır. Park, dünyanın farklı coğrafyalarında yetişen bitkilere burada ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bu özel bitkileri tanımak, öğrenmek isteyenler için; bitkilerin ön kısımlarında bilgilendirme tabelaları bulunmaktadır.

Bu özel park, bir ağaç müzesi olmasından ötürü; alanı koruma amaçlı sınırlandırma uygulamaları var.  Bu alanda bisiklete binilemiyor veya piknik alanlarında olduğu gibi hareket edilemiyor. Keyifli bir yürüyüş parkuru olarak düşünebilirsiniz, park içerinde ortalama 1 saatlik yürüyüş sırasında müzeyi oluşturan bitki türlerini tanıyabilirsiniz.

Burayı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, tekrar belirtmekte fayda var. Kahvaltı ve yemek keyfinizi Bahçeköy, Çayırbaşı civarında bulunan mekanlar da karşılamanız gerekiyor. Ziyaret sırasında beraber yaşadığınız hayvan dostlarınızı da yanınızda buraya getirmeye izin verilmiyor. Bu özel alan bize çok özel ağaç türlerini tanımayı ve bol oksijenli bir yürüyüş parkurunu vaat ediyor.

 

Ne zaman gidilir?

Arboretum, mevsime göre ayrı bir görselliği ve ortamı bizlere sunuyor. Karlarla kaplı bitki ve ağaçları görmek veya sonbaharda yapraklar dökümü sırasında oluşan renk değişimlerine şahit olmayı sunuyor. Yaz günü sıcağında ağaçların yarattığı gölgelerde yürüyüş yapmakta ayrı bir keyif olarak öne çıkıyor.

Alan oldukça büyük olmasına rağmen, havaların iyi olduğu zamanlarda tatil günleri ve hafta sonları yoğun zamanlarını yaşıyor. Hem şehrin içinde hemde saklı kalmış bir doğa harikası olarak doğaseverler için farklı bir etkinlik olanı oluyor. Atatürk Arboretumu giriş ücreti, ulaşım, nelere dikkat edilmeli sorularının cevaplarını sizler için öğrendik.

Arboretumui Sarıyer ilçesi, Bahçeköy semtinde Belgrad Ormanı’nın da yakınında yer almaktadır.

Özel veya profesyonel nitelikte video, fotoğraf çekimleri ücrete tabii oluyor.  Nişan, düğün v.b. çekimler için gitmeden arayarak bilgi almanızı öneririz.  İçeriye girişte, motorların, bisikletlerin ve evcil hayvanların içeri alınmıyor.  Yanınızda Tripodla girmek de yasaklar içerisinde yer alıyor. Haftaiçi ve haftasonu saat: 9.00 ile 17.00 arası hizmet veriyor. Pazartesi günleri kapalıdır. Otoparkı mevcuttur. Yanınızda sadece su götürmenizi tavsiye ederiz. İçeri girerken su dışında yiyecek-içecek kabul edilmiyor. İçeride ise büfe v.b. herhangi bir yer bulunmuyor.

Atatürk Arboretumu’nun ücretleri haftaiçi veya haftasonu oluşuna göre değişiyor.
Hafta içi: 7,5 TL, öğrencilere ise 2,5 TL
Haftasonu: 20 TL, öğrencilere 7,5 TL

Öğrenci indiriminden yararlanmanız için öğrenci kimliğinizin yanınızda olması gereklidir.

Ayrıca web sitelerinden e-bilet alarak ziyaret edebiliyorsunuz. https://ataturkarboretumu.ogm.gov.tr/

Toplu taşıma ulaşımı :

Atatürk Arboretumu’na giderken metrobüsü de metroyu da kullanabilirsiniz. Her iki seçeneği kullandıktan sonra otobüs ile aktarma yapmanız gerekecektir. İETT  otobüs hatları bilgileri:

Taksim’ den kalkış yapan: 42T Taksim-Bahçeköy,

Metrobüs aktarma hattı; Zincirlikuyu Metrobüs Durağı-Bahçeköy,

Sarıyer’ den kalkış yapan; 153 Sarıyer-Bahçeköy,

Metro aktarması ile ulaşmak isteyenler için; 42HM Hacı Osman Metro-Bahçeköy

Boğaziçi Üni. kalkış yapan; 59RK Rumeli Hisarüstü – Arıköy

 

 

 

 

 

Türkiye’nin En Temiz 20 Plajı

Türkiye’nin En Temiz 20 Plajı

 Normalleşme süreci ile yavaş yavaş tatil planları yapmaya başladık. Ancak pandeminin devam ettiğini bilerek tatil tercihlerimizi şekillendirmemiz gerektiği de bir gerçek. Yaz tatili için oldukça geniş bir yelpazede seçenek sunan Türkiye’de adını dünyaya duyuracak kadar temiz ve güzel olan plajlar var.

1—–Kaputaş Plajı, Antalya

Türkiye’nin en güzel plajı olarak dünya basınında adını duyurmuş Kaputaş Plajı’na ulaşmak biraz zor ama aslında plajı bu kadar güzel yapan da zor ulaşılıyor olması diyebiliriz. Kalabalıklardan uzak oluşu plajın tertemiz kalmasını sağlıyor. Turkuaz rengin en güzel halini sunan Kaputaş Plajı, size muhteşem bir tatil vadediyor.

2—–Patara Plajı, Antalya

2020 yılının turizm teması olarak belirlenen Patara, plajıyla da ilgi odağı. Patara Antik Kenti’nin yanında 12 kilometre boyunca uzanan Patara Plajı, İngiliz seyahat yazarları tarafından Avrupa’nın en temiz plajı seçildi. Göz alabildiğine turkuaz bir manzara sunan ve oldukça sığ bir denize sahip olan Patara Plajı’ndan yüzmeniz için çok sebep var.

3—-Çıralı Plajı, Antalya

Çıralı Plajı, ormanın içine kurulmuş bir cennet gibi adeta. Çıralı, doğal ve tarihi güzelliklerinin korunması için sit alanı ilan edilen bir destinasyon. Bu sayede de doğallığını kaybetmiyor ve plaj da hep temiz kalıyor. The Guardian tarafından Antalya’nın Patara Plajı’ndan sonra en temiz plajı olarak gösterilen ve sadece bir uçak bileti uzaklıkta olan bu plajda kim yüzmek istemez ki?

 

4—-Kalkan Halk Plajı, Antalya

Kalkan’ın merkezinde bulunan Kalkan Halk Plajı’nın kumsalı küçük çakıl taşlarından oluşuyor. Ayrıca suyun altı da çakıllarla kaplı olduğu için dalgalardan sonra deniz bulanmıyor. Temiz ve berrak görüntüsünü korumaya devam ediyor. Dağlardan gelen kaynak suları nedeniyle soğuk bir denize sahip olan plaj, kristal berraklığıyla misafirlerini kendine hayran bırakıyor.

 

5—–Kleopatra Plajı, Alanya

Alanya’nın simge yapısı olan Alanya Kalesi’nin eteklerinde bulunan Kleopatra Plajı, etrafı kayalarla kapatılmış bir havuza benziyor. Söylentilere göre, Romalı bir general Alanya ve çevresini Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya hediye etmiş. Kleopatra da sık sık banyo yapmak için bu plajda denize girermiş. Bu nedenle adı Kleopatra Plajı olarak anılır olmuş. Mavi Bayrak ödülüne sahip olan bu plajın suyu o kadar berrak ki yüzerken suyun altını net bir şekilde görebilirsiniz.

 

6—-İztuzu Plajı, Ortaca

Tatlı ve tuzlu suyun iki tarafını çevrelediği İztuzu Plajı, bu özelliğiyle dünyada en nadir bulunan plajlar arasında yer alıyor. 4.5 kilometre uzunluğundaki plajın bir diğer önemli özelliği de Caretta Caretta’ların yumurtalarına ev sahipliği yapması. 20.00 ile 08.00 saatleri arasında halkın kullanıma kapalı olan plajda kaplumbağaların rahatının bozulmaması için tüm önlemler alınıyor. Bu nedenle İztuzu Plajı, ülkemizin en temiz plajlarından biri. Hatta temizliği ve güzelliğiyle dünya çapında da ilgi görüyor.

 7—–Kelebekler Vadisi, Fethiye

Kelebekler Vadisi 350 metrelik kayalıklarla çevrili doğanın ortasına kurulmuş bir cennet. Vadiye kara yoluyla ulaşmak mümkün olmasa da Fethiye’den kalkan teknelerle ulaşım sağlayabilirsiniz. Kelebekler Vadisi’ne adımınızı atar atmaz masmavi ve berrak denizin görüntüsüne hayran kalacaksınız.

8—–Ölüdeniz, Fethiye

Ülkemizin plajları arasında dünya çapında en meşhur olanı Ölüdeniz Plajı. 2006 yılında bir Alman gazetesi tarafından yapılan oylamada yüksek bir oy oranıyla dünyanın en güzel plajı olarak seçilmiş. Çevresi kapalı bir göle benzeyen Ölüdeniz’in suyu çok sakin ve sığ olsa da su seviyesi sürekli olarak yükselip alçalıyor. Bu nedenle de deniz berrak ve tertemiz kalıyor. Mavi Bayrak ödüllerini de hakkıyla alıyor. Fethiye tatilinizde mutlaka bu manzaraya nazır bir otelde rezervasyon yapmalısınız.

9—–Kleopatra Plajı, Sedir Adası

Gökova Körfezi’nde bulunan Sedir Adası, adından da anlaşılacağı üzere efsanelere konu olan bir plaja sahip. Söylenenlere göre; Antonius, Mısır Kraliçesi Kleopatra için Mısır’dan gemilerle bu plaja özel kumlar getirtmiş. Plaj gerçekten de efsanelere konu olmayı hak edecek güzellikte bir denize ve kumsala sahip. Plajın altın sarısı kumları Türkiye’de başka hiçbir yerde yok. Bu kadar özel olduğu için de plaja terlikle girmek, kumların olduğu noktalarda güneşlenmek ve yanında götürmek için kum almak yasak. “Türkiye’de ölmeden önce gitmem gereken yerler” gibi bir listeniz varsa bu plajı mutlaka eklemelisiniz.

10—–İncekum Plajı, Marmaris

Kleopatra Plajı’nın tam karşısında bulunan İncekum Plajı, tropik bir adaya gitmişsiniz gibi bir hisse kapılmanıza yol açıyor. Bölge sit alanı olarak ilan edildiği için doğallığı hiç bozulmamış plaja traktörlerle ulaşabilirsiniz. İncecik ve yumuşacık kumlarda yürüyüp sığ ve berrak denizin keyfini çıkarmak paha biçilemez bir his.

 

11—–Ortakent Kargı Plajı, Bodrum

Kargı Plajı diğer adıyla Camel Beach, kumsalıyla konuklarını hayran bırakıyor. Plajın kumları arasında dünyada eşi benzeri az olan zambaklar beliriveriyor. Bodrum’a gittiğinizde aracınızla Kargı’ya ulaşabilir ya da ilçe merkezinden kalkan tekneleri kullanabilirsiniz.

 

12—–Sarımsaklı Plajı, Ayvalık

Ayvalık denilince hepimizin aklına hemen Sarımsaklı Plajı geliyor. 7 kilometrelik kumluk plajda gün doğumundan gün batımına kadar vakit geçirebilir, kendinizi serin sulara bırakabilirsiniz. Kumundaki radyasyon etkileşimleriyle Dünya Sağlık Örgütü tarafından dünyanın en iyi kumları arasında yer alan Sarımsaklı Plajı, Kurban Bayramı tatili için oldukça ideal bir seçenek. Hala Kurban Bayramı planınız yoksa Ayvalık otobüs bileti almak için hiç de geç değil.

 

13—–Kadırga Koyu Plajı, Assos

Assos’un en güzel koyu olan Kadırga Koyu’na arabayla ya da otobüsle ulaşım oldukça kolay… Yemyeşil doğanın içerisinde masmavi bir denizle sizi buluşturan koy, uzun ve taşlık bir plajıyla öne çıkıyor. Sonbaharın ilk günlerinde sizi çarşaf gibi bir deniz karşılıyor.

 

14—-Akvaryum Koyu, Bozcaada

Akvaryum Koyu’nda yüzerken denizin dibini net bir şekilde görebilirsiniz ve bir akvaryumda yüzüyormuş gibi hissedebilirsiniz. Kristal berraklığa sahip koyun çevresi oldukça bakir. Bu sayede doğal güzellikleri korunmuş ama ihtiyaç duyabileceğiniz şeyleri bulabileceğiniz tesisler yok. Bu yüzden gitmeden önce ihtiyaçlarınızı yanınıza aldığından emin olun.

 

15—-Ayazma Plajı, Bozcaada

Ayazma Plajı, Bozcaada’nın en sevilen noktalarından biri ama suyu biraz soğuk. İncecik altın rengi kumlarla kaplı oldukça geniş bir plaja sahip olan Ayazma’ya minibüs ile gidebilirsiniz.

 

16—-Akbük Koyu, Gökova

Hepimiz sessiz, sakin ve tertemiz bir plajda denize girmeyi bu sene fazlasıyla hak ettik. İşte bu hayale kavuşacağınız bir koy; Akbük Koyu. Gökova Körfezi’nin en eşsiz yerlerinden biri olan Akbük Koyu’nda suların kollarına kendinizi bırakabilirsiniz.

17——Ovabükü Koyu, Datça

Datça’nın en güzel koyların biri olarak Ovabükü Koyu’na Datça’nın zorlu ve engebeli yolarından geçerek ulaşılabiliyor. Çevresindeki diğer koylara göre daha geniş olan Ovabükü, bu genişliği nedeniyle çok daha temiz ve berrak.

18——Kız Kalesi Halk Plajı, Mersin

Bu tatilinizi Mersin’de geçirmek istiyorsanız Kız Kalesi’nin karşısına konumlanmış bir plaj olan Kız Kalesi Halk Plajı sizin içi oldukça ideal.  Sığ olan deniz o kadar mavi ve o kadar berrak ki insanın yüzdükçe yüzesi geliyor. Ayrıca bu plajda bulunan işletmelerden deniz bisikleti kiralayarak Kız Kalesi’ni görmeye de gidebilirsiniz.

 19—Kum Denizi Halk Plajı, Urla

Kum Denizi Halk Plajı, Urla’nın Mavi Bayrak ödülü almış tek plajı. Bu sebeple de Urla’da yaşayanlar ve çevre ilçelerden Urla’ya gelen günübirlikçiler tarafından çok seviliyor. Belediye tarafından işletilen plajda su oyunları parkı, yürüyüş ve bisiklet alanları gibi aktivite alanları da bulunuyor.

20—–İnkumu Plajı, Bartın

Batı Karadeniz’in en temiz plajlarından biri olan İnkumu Plajı, incecik kumlarla kaplı. Karadeniz olmasına rağmen dalgasız ve sakin bir denizi sahip olan plaj Karadeniz gezinizde tercih edebileceğiniz bir destinasyon.

 

Türkiye’nin gizli kalmış 8 destinasyonu

Türkiye’nin gizli kalmış 8 destinasyonu

Türkiye, yaz tatili için oldukça geniş bir yelpazede seçenekler sunuyor.  Ünü Türkiye’yi aşarak dünyanın pek çok yerindeki turistin gözde lokasyonları arasına giren beldelerimiz var. Ancak, bu yıl, tatilciler içinde bulunduğumuz gündem nedeniyle kalabalıktan uzakta tatil yapmayı tercih ediyor. Pandemi sonrası tatil rotasını doğaya çevirmek isteyenler için Türkiye’nin gizli kalmış 8 destinasyon.

 

Birgi Köyü, İzmir

Birgi Köyü, herkesin hayallerini kurup bir gün yaşamak istediği Ege Köyü tanımıyla birebir örtüşen yerlerden birisi… Yeşile boğan çınar ve ceviz ağaçları, ahşap pencereli taş evleri ve sakin sokaklarıyla tüm misafirlerini büyülüyor. Tarih boyunca Frigler, Persler, Bizanslılar, Romalılar ve Osmanlılar’a ev sahipliği yapmış olan bu kadim köy, UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne de alınmış. Sakin bir tatil geçirmek isteyenler için ideal bir lokasyon. Köyün tarihi atmosferini yakalamak için taş evlere kurulmuş butik otellerde konaklayabilirsiniz.

 

Küçük Kargı Koyu, Muğla

Adeta doğal bir akvaryuma benzeyen Küçük Kargı Koyu, dalış meraklılarını kendine çağırıyor. Sadece su altı güzellikleri değil serin bir rüzgara ve hoş bir kokuya sebep olan sığla ağaçları da burayı unutulmaz kılan farklı özelliklerden bir kaçı. Kalabalıktan uzakta, huzur dolu bir tatil isteyenler için oldukça ideal.

 

Palamutbükü, Datça

Türkiye’nin doğayla en iç içe köşelerinden biri olan Datça Yarımadası, her bir koyuyla ayrı ayrı görenleri kendine aşık ediyor. Zeytin ve badem ağaçlarıyla süslenmiş cennetten bir köşe olan Palamutbükü, masmavi denizi ve dalış noktalarıyla huzurlu bir adres noktası olarak tatilcileri çağırıyor. Palamutbükü’ne en yakın havalimanı 90 kilometre uzaklıkta olan Bodrum Milas Havalimanı. Bodrum Marina’dan kalkan Datça feribotlarıyla ilçe merkezine gelerek Palamutbükü’ne giden araçlara binebilirsiniz.

 

Kekova, Antalya

Kekova, Demre ve Kaş arasında bulunan Kaleköy, Üçağız ve Kekova’yı kapsayacak bir bölgenin adı. Kekova’nın en önemli özelliği ise antik çağlardan bugünlere kadar kalan arkeolojik eserlerin su seviyesinin yükselmesiyle birlikte su altında kalması… Bu Batık Şehir aslında burayı eşsiz kılıyor. Dalış severlerin hayalleri arasında burada dalış yapmak mutlaka var. Dalışla ilgilenmeyenler bile bu Batık Şehir’den büyülenecek! Kekova’ya ulaşmak için en kolay seçenek Kaş Otogarı’na direkt sefer yapan otobüslere binmek. Kaş Otogarı’ndan Kekova’ya ulaşmak için ise taksi kullanabilirsiniz.

 

Bördübet Koyu, Marmaris

Bördübet Koyu’nda ormanın ev sahipliği yaptığı kuş türlerinin sesleri arasında doğanın kalbinde olmanın huzuru insanın iliklerine kadar işleyebiliyor. Bördübet’te Kız Kumu Plajı ve Bayır Köyü de gizli kalmış doğa harikası manzaralarıyla kendine hayran bırakıyor.

 

Gideros Koyu, Kastamonu

Doğal güzellikleriyle ün salmış Karadeniz’e her gidildiğinde bambaşka bir yer keşfedilebilir, bambaşka bir macera yaşanabilir. Kastamonu’nun Cide ilçesinde bulunan Gideros Koyu da keşfedilmemiş noktalardan biri. Kestane, kayın, meşe, çam ve şimşir ağaçlarının ortasında yer alan Gideros Koyu, Karadeniz’in dalgalı sularının aksine sakin bir denize sahip. Bu koyda yüzmenin tadını çıkardıktan sonra yeni tutulmuş taptaze balıkların tadına bakmak da mümkün. Farklı çeşitte balıkların yanı sıra Kastamonu’nun yöresel lezzetleri de denenmesi gerekenler arasında.

 

Akgöl, Sinop

Karadeniz’in en güzel şehirleri arasında ilk sıralarda yer alan Sinop, Akgöl’e de ev sahipliği yapıyor. Yaklaşık 3 dönümlük bir alanı kaplayan Akgöl, ağaçlarıyla da meşhur. Günübirlik piknikler ya da doğayla iç içe bir kamp tatili için harika bir nokta.

 

Çilingoz Tabiat Parkı, İstanbul

İstanbul’da yaşayanlar ve bu yaz çok uzaklara gitme fırsatı olmayanlar için Çatalca ilçesinde bulunan Çilingoz Tabiat Parkı ideal. İstanbul’dan çok uzaklaşmadan kalabalıklardan ve şehrin stresinden uzaklaşılabilecek bir destinasyon. İster günübirlik ziyaret edilebilir ister çadır ile hafta sonu kamp gezisi düzenlenebilir.

 

 

Ayasofya’nın bilinmeyen  tarihi

Ayasofya’nın bilinmeyen  tarihi

Ayasofya ya da resmî adıyla Ayasofya-i Kebir Camii, uzun uğraşlar ve tartışmaların sonrasında Danıştay’ın kararıyla tekrar ibadete açıldı. Biz de sizler için bu çok önemli tarihi binanın geçmişini derleyerek Ayasofya’nın tarihi yolcuğuna rehber olmak istedik.

Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1935 yılından 2020 yılına kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020 yılında cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle tekrar cami statüsü kazanmıştır. Ayasofya, mimari bakımdan merkezî planı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Ayasofya adındaki “aya” sözcüğü “kutsal, azize”, “sofya” sözcüğü ise herhangi bir kimsenin adı değil, eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden türemiştir. Yani Ayasofya adı Kutsal Bilgelik ya da İlahi Bilgelik gibi anlamlar taşımakta olup, Ortodoks Hıristiyanlar için Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. Yüzyılın bilim adamları, fizikçi Miletli İsidoros ve Trallesli matematikçi Anthemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve I. Justinianus tarafından bu iş için büyük bir servet harcandığı belirtilir. Bu kadim binanın özelliği, yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olması ve daha eski bir tarihi barındırmalarıdır.

Bizans İmparatorluğu döneminde Ayasofya, büyük bir “kutsal emanetler” zenginliğine sahipti. Bu eşyalardan biri de 15 yüksekliğinde gümüş ikonostasisti. İstanbul patriğinin patrik kilisesi ve Ortodoks Kilisesi’nin bin yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail Kirularios’un Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş ve bu olay Schisma’nın yani Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılmıştır.

1453’te gelen kutlu fetih ile birlikte kilise camiye dönüştürülden sonra Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörü ile mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan “Üçüncü Ayasofya” olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan Ayasofya’nın merkez kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya payandaları eklemesinden itibaren hiçbir çökme meydana gelmemiştir.

Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos‘un, İmparator Arcadius‘un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381’de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili‘ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılmaktadır. Bu yapı 13-14 Ocak 532’de Nika ayaklanması sırasında yakılıp yıkılmıştır.

İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında gördüğü şekilde çizmiştir. (Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius‘un Justinian’ın binaları adlı eserinde betimlenmektedir.

İnşada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşındığı bilinmemektedir. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki halini almıştır.

Mimaride yaratıcı bir anlayışı gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiye‘li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.

23 Aralık 532’de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537’de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” (“singulariter in mundo”) olarak nitelemişlerdir.

Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon, siboryum ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çalışmanın başına Milet‘li İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6,25 m daha yükseğe yapıldı. Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.

Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patriğinin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine ev sahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantinos “Törenler Kitabı” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.

Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarım kubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani‘deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir. Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti‘nin âmâ Doçu Enrico Dandolo komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis‘in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir.

Kiliseden aralarında İsa‘nın mezar taşından bir parça, İsa’nın sarıldığı bez olan torino kefeni, Meryem‘in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar çalındı, kapılardaki altınlar bile sökülerek batı kiliselerine götürüldü şeklinde anlatılmaktadır. Latin İstilası (1204-1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya’da giymiştir.

Enrico Dandolo adına konan mezar taşı Ayasofya’nın üst galerisindedir. Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirilen 1847-1849 restorasyonu sırasında mezarın gerçek bir mezar olmadığı Enrico Dandolo anısına bir sembolik plaket olarak konulduğu ortaya çıkmıştır.

Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. 1317’de imparator II. Andronikos finansmanını ölen eşi İrini‘nin mirasından karşılayarak binanın kuzey ve doğu kısımlarına 4 adet istinat duvarı ekletti. 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs 1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.

İstanbul’un 1453’te fethedilmesinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur ve Florentine Cristoforo Buondelmonti gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Minarelerden biri de sultan II. Bayezid tarafından eklenmiştir. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.

  1. Selim döneminde (1566-1574) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Doğu Roma İmparatorluğu dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkâr mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577). III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.

Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkâr mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, helenistik dönemden kalma (MÖ IV. yüzyıl), “bektaşi taşı”ndan (İng. alabaster) yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker Mustafa İzzed Efendi’nin (1801-1877) eseri olan, önemli isimlerin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı. Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane) ve hazine dairesi sayılabilir.

1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. Restorasyon sırasında Ayasofya’nın, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi doğrultusunda, yapılış amacı olan kiliseye tekrar çevrilmesi konusunda fikirler ortaya atılmışsa da bölgede yaşayan Hristiyan sayısının çok az olmasından dolayı oluşan talep yetersizliği, bölgede bu denli görkemli bir kiliseye karşı yapılabilecek muhtemel provokasyonlar ve mimarinin tarihî önemi göz önüne alınarak Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozaikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır.

Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’deki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931’deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940’lı yıllardaki girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çalışmalar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone ve C. Mango tarafından sürdürülmüş ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozaik arama ve temizleme işleriyle uğraşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini çıkarma çalışmasına girişmiştir. Çalışmalar hâlen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.

Tonlarca altının kullanıldığı Ayasofya mozaiklerinin yapımında altının yanı sıra, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermer gibi taş parçaları kullanılmıştır. 726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emriyle, tüm ikona ve heykeller Ayasofya’dan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da günümüzde görülen, surat tasvirleri içeren mozaiklerin hepsi ikonoklazm dönemi sonrasında yapılan mozaiklerdir. Bununla birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda yapılan ilk mozaiklerdir.

Küllerinden doğan şehir Varşova

Küllerinden doğan şehir;  “Varşova”

Geçmişte yaşadığı sıkıntılı ve yıkıcı dönemlere rağmen, Polonya’nın başkenti küllerinden yükselmeye devam ediyor. Bir zamanlar ünlü olan zarafeti, görünenin ötesine bakan kişiler tarafından hala bulunabilir.

Bir zamanlar, sahip olduğu Barok güzelliğinden dolayı ‘Doğu’nun Paris’i’ olarak bilinen Varşova, binalarının% 85’inden fazlasının II. Dünya Savaşı’nda yıkılmasına veya tahrip olmasına şahit oldu. Geçmişte yaşadığı sıkıntılarına rağmen, Polonya’nın başkenti küllerden yükselmeye devam ediyor..

Varşova’ya geldiğinizde Frederic Chopin Havaalanı’ndan şehir merkezine tren ve otobüs seferlerinin yanı sıra taksi ile de ulaşım sağlayabilirsiniz. Varşova toplu taşıma olarak gelişmiş bir şehirdir ve şehrin hemen hemen her noktasına giden tramvay seferleri mevcuttur. Toplu taşıma kullanacaksanız dikkat etmeniz gereken nokta biletlerdir. 20 dk. geçerli biletlerden ya da tüm gün geçerli biletlerden de alsanız yapmanız gereken ilk iş, tren, tramvay ya da otobüslerin içinde yer alan makinelerde biletlerinizi okutmanız. Şayet biletinizi bu makinelerde okutmazsanız, görevli geldiğinde size kaçak yolcu muamelesi yapacaktır ve hayli yüksek bir ceza ödemek durumunda kalabilirsiniz.

Polonya’nın en büyük şehri olan ve son yıllarda Polonya ekonomisinin gösterdiği gelişme ile hatırı sayılır bir yabancı nüfusa ev sahipliği yapmaya başlayan Varşova adeta bir Anka kuşu gibidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varşova Ayaklanması’nın ardından Naziler tarafından sistematik bir şekilde binalarının neredeyse tamamı yıkılan ya da tahrip edilen Varşova, o günden bugüne küllerinden tekrar doğarak yükselmeye devam ediyor. Vistül nehrinin ikiye ayırdığı şehir, sahip olduğu müzeler, heybetli kiliseleri, adeta yeniden inşa edilmiş eski şehiri ile geniş bahçe ve parklarıyla ziyaret edenleri kendisine hayran bırakıyor.

Varşova’ya geldiğinizde mutlaka ziyaret etmeniz gereken yerler, Sitare Miasto (Eski Şehir), Łazienki Parkı, Kültür ve Bilim Sarayı, Varşova Ayaklanma Müzesi, Wilanów Sarayı, Copernicus Science Centre, Frederic Chopin Museum, Aazienki Sarayı, POLIN Museum of the History of Polish Jews, Eski Şehir Market Alanı, Varşova Ulusal Müzesi, Castle Square (Kale Meydanı), Saxon Garden, Sigismund’s Column, Bazylika Archikatedralna w Warszawie p.w. Męczeństwa św. Jana Chrzciciela olarak sıralanabilir.

Frederic Chopin, Polonyalıalar için çok önemli bir şahsiyettir. Varşova’daki havaalanın ismi ona atfedilmiştir ve Łazienki Parkı’nda yer alan heykelinin yanında ilkbahar ve yaz aylarında Chopin parçalarının çalındığı konserler düzenlenir. Ayrıca Eski Şehir’de gezerken de mutlaka kulağınıza yakınlarda çalınana bir Chopin parçası gelir. Babası Fransız, annesi Polonyalı olan ünlü müzisyen Frederic Chopin, Polonya’nın bağımsızlığı için verdiği mücadele ile Polonyalılar tarafından adeta bir kahraman olarak görülür.

Varşova’ya İstanbul’dan THY ve LOT tarafından düzenlenen karşılıklı uçak seferleri mevcuttur. Ayrıca Frankfurt veya Kiev üzerinden aktarmalı uçuşlar bulmak da mümkündür.

Ferhat Kaan Şahin

ferhatks@gmail.com

Instagram: fksahin

 

Meksika’nın keşfedilmeyi bekleyen şehri; Cancun

Meksika’nın keşfedilmeyi bekleyen şehri; Cancun

Meksika’nın Yucatán Yarımadası üzerinde bulunan ve Meksika’nın Karayipleri denilen Cancun, denizinin muhteşem mavisi ile görenleri büyülüyor. Meksika’nın modern yüzü Cancun; Şubat, Mart ve Nisan aylarında dünyanın her yerinden turist akınına uğruyor. Palmiyelerle çevrili plajları, farklı tonlardaki turkuaz denizi ve tarihi ile Cancun listenize almanız gereken gezi rotalarını not edin.

 

İnteraktif Akvaryum

Çocuklu ailelerin vazgeçilmezi akvaryum gezilerine bambaşka bir bakış açısı getiren İnteraktif Akvaryum’da yunuslarla yüzebilir, köpekbalıklarını besleyip birkaç su altı karakteriyle konuşma fırsatı yakalayabilirsiniz.  Akvaryum, aileler için mükemmel bir yağmurlu gün aktivitesi olabilir.

 

El Rey Harabeleri

Cancun gezilecekler listesinde olması gereken Meksika denince akla ilk gelen piramitler ve harabeler gezi rotasına mutlaka eklenmeli.  İnsanların buraya gitmesinin bir diğer nedeni de Maya kasabasını işgal eden yüzlerce iguanayı yakından görmek. Kendi evlerini ve sığınaklarını yapan iguanalar turistlerin ziyaretini bile umursamayacak kadar burayı sahiplenmişler.

 

Tulum

Dünyanın en çok konuşulan tatil rotalarından Tulum, 2019 seyahat listelerinde ilk sıralarda yer alıyor. Karayipler’e bakan manzarası ile insanı başka dünyalara götüren Tulum, Cancun’dan sadece 129 kilometre uzaklıkta yer alan ve Maya arkeolojik alanları ile çevrili büyüleyici bir yer. Görkemli geçmişini en iyi şekilde gözler önüne seren El-Castillo Kalesi kırkayaklık bir uçurumun üzerinde oturan geniş bir piramit.

Cozumel

En küçük Meksika adalarından biri sayılan Cozumel, Cancun gibi dünyaca ün yapmış ve tatil destinasyonu olarak epey popüler olmuş bir ada. Doğal güzellikleri, temiz ve huzurlu plajları, berrak suları, çeşitli renklerdeki resifleri, egzotik flora ve faunası ile Cozumel, Cancun tatili yapanların unutulmazlarından olacak. Dalış, şnorkel, yelken, tekne ve balıkçılık gibi su sporları faaliyetleri için dünyanın her yerinden ziyaretçi ağırlayan Cozumel bunun yanı sıra ada, Maya tarihine dayanan sayısız arkeolojik alana da ev sahipliği yapıyor.