Yazılar

Ülkemizde üreme çağındaki her 7 kadından 1’inin sorunu!

Kadınlarda görülen en yaygın hormonal bozukluklardan biri olan Polikistik Over Sendromu (PCOS) dünya genelinde üreme çağındaki kadınların yüzde 6-10’unda, ülkemizde de her 7 kadından 1’inde gelişmesine rağmen çoğu zaman fark edilmiyor. Bunun nedeni ise sendromun bazı kadınlarda hafif veya tek bir belirtiyle seyretmesi nedeniyle hekime geç başvurulması. Adet düzensizlikleri, tüylenme, kilo alımı, hatta infertilite gibi pek çok belirtiyle kendini gösterebilen bu sendrom, sadece üreme sistemini değil, genel sağlığı da etkileyebiliyor. Öyle ki tanı ve tedavide gecikilirse uzun vadede tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalıklar, rahim kanseri ile depresyon gibi oldukça ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol, aslında erken tanı ve doğru tedaviyle sendromun yönetilebildiğine dikkat çekerek, “Bu sendromun kesin bir tedavisi olmasa da erken tanı konulur, doğru tedavi yaklaşımı benimsenir ve gerekli yaşam tarzı değişiklikleri yapılırsa, belirtileri kontrol altına almak ve uzun vadeli sağlık risklerini önlemek mümkün. Bu nedenle eğer adet düzensizlikleri, kilo alımı, tüylenme veya hamile kalmakla ilgili sorunlardan birini bile yaşıyorsanız, kadın ve doğum uzmanına danışmaktan çekinmeyin” diyor.

Erkeklik hormonu daha fazla salgılanıyor

Yumurtalıklarda hormonal dengesizliklerin meydana gelmesiyle oluşan Polikistik Over Sendromu yumurtlama düzenini bozabiliyor. “Polikistik” ifadesi, yumurtalıklarda küçük ve içi sıvı dolu keseciklerin (kistlerin) bulunabileceğini belirtse de her hastada bu görüntü oluşmuyor. Asıl sorun hormonların düzensiz çalışması olduğu için östrojen ve progesteron dengesizleşirken, erkeklik hormonu olarak bilinen androjen normalden daha fazla salgılanabiliyor.  Bunun sonucunda hastalarda çeşitli semptomlar gelişmeye başlıyor.

Her kadında farklı belirtiler görülüyor!

Polikistik Over Sendromu her kadında farklı şekillerde ortaya çıkıyor.  Bazı hastalarda sadece adet düzensizlikleri yaşanırken, bazılarında ise kilo artışı, aşırı tüylenme ve cilt problemleri gibi daha belirgin semptomlar görülüyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol, sendromun en yaygın görülen belirtilerini, “Seyrek ya da düzensiz adet görmek, tüylenme (özellikle yüz, göğüs ve sırt bölgesinde), cilt problemleri (yağlı cilt, inatçı akneler, cilt koyulaşmaları), saç dökülmesi (erkek tipi saç seyrelmesi), kilo alımı ve insülin direnci (özellikle bel çevresinde belirgin kilo artışı), yumurtlama problemleri (hamile kalmada zorluk)” olarak sıralıyor. Doç. Dr. Gülfem Başol, bu belirtilerden bir veya birkaçını yaşıyor olmanın mutlaka polikistik over sendromu olduğunuz anlamına gelmediğini, ancak özellikle adet düzensizliği gibi durumlarla karşılaşıyorsanız bir uzmana danışmanızın son derece önemli olduğunu söylüyor.

Tip 2 diyabetten kalp hastalıklarına…  

Polikistik Over Sendromu sadece üreme sağlığını değil, genel sağlığı da etkileyen bir durum. Sendromun tedavi edilmediğinde yumurtlama bozuklukları nedeniyle infertiliteye yol açabildiğine dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol, “Ayrıca, insülin direnciyle yakından ilişkili olan sendrom kilo alımını kolaylaştırarak ilerleyen dönemde tip 2 diyabet ve kalp hastalıkları riskini artırıyor. Adet düzensizlikleri uzun vadede rahim içi dokusunun (endometrium) aşırı kalınlaşmasına ve bunun sonucunda rahim kanseri riskinin yükselmesine neden olabiliyor. Tüm bunların yanı sıra özellikle aşırı tüylenme ve kilo alımı gibi semptomlar bazı psikolojik sorunlara, örneğin özgüven eksikliğine ve depresyona yol açabiliyor” bilgisini veriyor.

Yaşam tarzı değişikliği çok önemli!

Polikistik Over Sendromu’nun kesin bir tedavisi olmasa da belirtileri kontrol altına almak ve uzun vadede gelişebilecek olan sağlık sorunlarını önlemek mümkün.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Gülfem Başol, tedavi planının hastanın yaşına, belirtilerine ve hamilelik beklentisine bağlı olarak değiştiğini vurgulayarak,  “Tedaviye ilk olarak yaşam tarzı değişiklikleriyle başlanıyor. Sağlıklı beslenmek, rafine şeker ile karbonhidratlardan kaçınmak ve düzenli egzersiz yapmak insülin seviyelerini dengelemeye yardımcı oluyor. Özellikle kilo vermek, adet düzenini sağlamak ve yumurtlamayı desteklemek açısından büyük fayda sağlıyor” diyor. Gerekli durumlarda ilaç tedavisine de başlandığına işaret eden Doç. Dr. Gülfem Başol,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Doğum kontrol hapları androjen seviyelerini düşürmek ve adet düzenini sağlamak için kullanılıyor. İnsülin direncini düşüren ilaçlar, özellikle kilo verme sürecini desteklemek için tercih ediliyor. Anne olmak isteyen kadınlar için yumurtlamayı destekleyen ilaçlar öneriliyor”

Halis Efe Saral “Toska”

Sanatta 15’inci yılını kutlayan CerModern, çağdaş sanatın güçlü anlatılarından birini genç sanatçı Halis Efe Saral’ın “Toska” sergisiyle izleyicilere sunuyor. Saral, insan ruhunun derin çalkantılarını, yalnızlık ve kimlik arayışlarını, zamanın silinmez izlerini sanatsal bir dilde ifade ediyor.

İzleyiciyi yüzeyin ötesine bakmaya davet eden “Toska”, CerModern’de kapılarını açıyor. Sergide her figür, belirsizlikle şekillenen bir dünyada insanın kendini tanıma, geçmişle hesaplaşma ve geleceğe dair duyduğu kaygılarla yüzleşme sürecini yansıtıyor. Saral’ın eserlerinde figürler, yalnızca biçimsel öğeler değil; aynı zamanda insan varoluşunun derinliklerine uzanan bir keşif yolculuğunun parçaları…

Sergi, 23 Şubat tarihine kadar pazartesi hariç haftanın her günü görülebilecek.

İletişim dünyasının yeni yıldızı Prems Arts, Bodrum’dan yükseliyor

Bodrum merkezli iletişim ajansı Prems Arts, 2019 yılında sektöre güçlü bir giriş yaparak markalar için yenilikçi çözümler üretmeye başladı. Kurulduğu günden bu yana stratejik iletişim, halkla ilişkiler ve etkinlik yönetimi alanlarında önemli projelere imza atan ve pek çok global markaya hizmet veren ajans, 5. yılını kutlarken global arenada da etkisini artırıyor. Türkiye’deki başarısını uluslararası platformlara taşıyan Prems Arts, Avrupa başta olmak üzere İngiltere ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde halkla ilişkiler hizmetleri sunarak müşteri portföyünü genişletiyor. Aynı zamanda büyüyen influencer ağıyla da markalara 360 derece entegre iletişim desteği sağlıyor.

Şirketin büyüme hedefleri kapsamında İstanbul ve Antalya ofisleri için çalışmalar hızla devam ediyor. Prems Arts, bu yeni lokasyonlarıyla Türkiye’nin en dinamik iş ve turizm merkezlerinde hizmet ağını genişleterek, daha fazla marka ve projeye dokunmayı hedefliyor.

Rally Bodrum, Uluslararası Arenada Yankı Uyandırıyor

2020 yılında Bodrum Tanıtma Vakfı ile çalışan ve bu süreç içinde otomobil sporları organizasyonlarını Bodrum’a taşıyan Prems Arts, Rally Bodrum’un iletişim yönetimini ve etkinlik organizasyonunu üstlenerek yarışın her yıl daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. 5. kez düzenlenecek olan Rally Bodrum, bu yıl 11 farklı ülkede televizyon kanallarında yayınlanacak ve böylece Bodrum’un tanıtımına küresel ölçekte katkı sağlayacak.

Ajansın kurucu ortaklarından Akın Gürbulak, organizasyonların başarısının güçlü bir iletişim stratejisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: “İlk yılında ‘En İyi Spor Etkinliği’ dalında Ace of M.I.C.E. jüri özel ödülüne layık görülen Rally Bodrum, her geçen yıl daha da büyüyor. Bizim için sadece bir organizasyon değil, aynı zamanda Bodrum’un uluslararası spor ve turizm sahnesinde daha güçlü bir marka haline gelmesi için önemli bir adım. Hedefimiz, Rally Bodrum’u ve diğer projelerimizi prestijli global ödüllerle taçlandırmak.”

Prems Arts’ın Medya Direktörü Ayça Öztürk ise markaların iletişim stratejilerine bütünleşik bir bakış açısıyla yaklaştıklarını belirterek şu açıklamada bulundu: “İletişim artık sadece geleneksel PR yöntemlerinden ibaret değil; dijital dönüşüm, influencer iş birlikleri ve kesintisiz etkileşim gerektiriyor. Biz de markalarımız için tüm bu dinamikleri bir araya getirerek etkili ve sürdürülebilir bir iletişim stratejisi oluşturuyoruz. Prems Arts olarak, iş ortaklarımıza sadece yerel pazarda değil, küresel ölçekte de rekabet avantajı kazandırmayı hedefliyoruz.”

5.yılını kutlayan Prems Arts, yeni ofisleri ve büyüyen hizmet ağıyla, önümüzdeki dönemde en yenilikçi iletişim ajanslarından biri olma yolunda ilerlemeye devam ediyor.

Bilgi: ayca@premsarts.com

Tel: 05336463392

Kemoterapi sırasında neler yenmez?

Kanser tedavisinde her geçen gün yeni gelişmeler oluyor. Birçok tedavi, yeni umut ışığı yanmasını sağlıyor. Kanserle savaşta en önemli silahlardan olan kemoterapi birçok korkuyu da beraberinde getiriyor. Ancak tedavide uygulanan kemoterapi birçok kişide önyargı uyandırabiliyor. Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin, kemoterapi ile ilgili en çok merak edilen 5 soruyu cevapladı.

Liv Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Duygu Derin

Prof. Dr. Duygu Derin

Kemoterapinin etkileri ne zaman geçer?

Kemoterapide kullanılan ilaçların bir kısmı karaciğerden bir kısmı da böbrekten atılır. Bazı kemoterapi ilaçları da kalbe olumsuz etki yapabilir. Kemoterapi öncesi ve sonrası, doktor kontrolünde hastaya damar yolu ile bol sıvı vererek böbreklerin ve organların korunması sağlanır. Kemoterapi kürünün bitmesinin ardından, ortalama 3 hafta sonra kan değerleri normal aralığa gelir ve bağışıklık da büyük ölçüde toparlanır. Bu süreden sonra hasta, gündelik hayata büyük ölçüde dönebilir. Bununla beraber özellikle yorgunluk birkaç ay daha sürebilir. Hastanın kendi durumuna göre en doğru olanı ayarlaması yani bu süreçte kendi kendinin doktoru olması, kendini yorgun hissettiğinde dinlenmesi, doğru stres yönetimi çok önemlidir. Kemoterapi ilaçlarının vücuttan tam olarak atılması kişiden kişiye göre değişkenlik gösterse de bu süreç 6 ay ile 1 yılı bulabilir. Kadın hastalar eğer gebelik düşünüyorsa ancak bu süreden sonra hamile kalabilir. Öte yandan meme kanseri sonrasında 3 yıl ile 5 yıl arası hastanın takibinin yapılması ve bu süreç içinde mümkünse çocuk yapılmaması gerekir.

Kemoterapi sırasında beslenme konusunda nelere dikkat edilmeli?

Kemoterapi sırasında proteinden ve vitaminden zengin, hazmı kolay gıdalarla beslenilmelidir. Kemoterapi sebebiyle daha önce sevdiği yemekler kişide bulantı ve tiksinti yaratabilir. Bu daha sonra geçecektir. Faydalı gördüğümüz besin de olsa hastada bulantı oluşturuyorsa yemeye zorlamamak gerekir. Benzer yapıda, yemeyi tercih edeceği gıdaları vermek uygun olur. Kemoterapi sırasında greyfurt tüketilmemelidir. Bu meyve kemoterapi ilaçlarının karaciğer metabolizmalarını etkiler. Öte yandan greyfurtla aynı aileden olan portakal, limon ve diğer tüm turunçgillerin tüketiminde sakınca yoktur. Greyfurtun yanı sıra narın da kemoterapi ilaçları ile etkileştiği düşünüldüğü için kemoterapi sırasında tüketilmesi tavsiye edilmez. Kemoterapi ilaçlarının çoğu bağırsak hareketlerini yavaşlatarak kabızlık, bazıları da ishal yapar. Doktorun tavsiyesine göre hareket edilmelidir. Bol su tüketimi böbrekleri korur ve özellikle böbrekten atılan kemoterapi ilacı kullanımında çok gereklidir.

Kemoterapi sırasında görülebilecek yan etkiler

Kemoterapi sırasında en sık bulantı ve kusma görülür. Günümüzde bu yan etkileri giderecek çok kuvvetli ilaçlar vardır ve hem damar hem de ağız yolu ile verilerek bu yan etkiler ciddi biçimde azaltılır. Kullanılan ilaca göre sıklıkla kabızlık, bazen de ishal olabilir. Bu yan etkiler için önce diyet düzenlenir, yetmediği hallerde de kabızlık veya ishal için ilaç verilir. İştahsızlık, tat duyusunda da azalma olabilir. Öğün sayısı arttırılarak, tercihe göre atıştırmalıklar ekleyerek yeterli gıda alımı sağlanabilir. Nane, limon ve kahve içeren çiklet ve şekerler hastanın kötü tat hissini bastırır ve daha iyi hissetmesini sağlar.  Özellikle kemoterapi sonrası ilk hafta hastada halsizlik olur ve istirahat etmek isteyebilir. İkinci hafta daha rahattır ve üçüncü hafta genelde normale döner. Açık ve temiz havada yürüyüşler iyi gelir. Kemoterapi kullanıldığı dönemde ağızda yaralar ve pamukçuk çıkabilir. Pamukçuk oluşumunu engellemek için ağız hijyenine dikkat edilmelidir. Ayrıca günde dört kere karbonatlı su ile ağız gargarası önerilir. Kemoterapiden sonraki 7-14 gün arasındaki dönem, bağışıklığın en çok baskılandığı zamandır genelde. Bu dönemde 38 ve üstü bir ateş olursa hemen hastaneye başvurup doktora görünmek gerekir. Kemoterapi nedeniyle kanımızdaki lökositler yani bizi mikroplara karşı savunan beyaz hücrelerimiz sayıca çok düşmüş olabilir. Doktor, bu noktada gereken tedaviyi yapacaktır. Bu dönemde havasız ortamlarda bulunmamalı, hasta kişilerle görüşülmemelidir. Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan ilaçlarda istenmeyen bir yan etki olarak saçlar dökülmektedir. Bu geçici bir yan etkidir ve kemoterapi bittikten sonra saçlar geri gelecektir. Bu dönemde peruk, bandana ve benzer araçlar kullanılabilir.

Cinsel ilişkiye ne zaman dönülebilir?

Yorgunluk, halsizlik, üzüntü ve fiziksel güçsüzlük cinsel yaşamı olumsuz etkileyebilir. Bu durum geçicidir. Kemoterapi sürecinde cinsel ilişki ile ilgili genel olarak yasak bulunmuyor. Ancak, kanserin tuttuğu yer (rahim ağzı ve vajen kanseri) nedeniyle, cinsel yaşam doktorunuz tarafından geçici olarak yasaklanmış olabilir. Veya kemoterapi boyunca bazı özel durumlar yaşandığında; örneğin lökositler düştüğünde, enfeksiyonlardan korunmak için cinsel hayata ara vermek gerekebilir. Bu durumlar haricinde kemoterapi sırasında cinsel yaşam devam edebilir. Hatta tedavi sürecinde yaşanan cinsel ilişkinin sevgi ve şefkat ile yaşanması hastaya moral verir, onu kuvvetlendirir ve mutlu eder. Kemoterapi ve radyoterapi ile vücuda alınan ilaçlar cinsel ilişki ile karşı tarafa bulaşmaz, bu iddia yanlıştır.

Tedavi sırasında doktor hasta ilişkisi nasıl olmalı?

Kemoterapi çok sayıda yan etkisi olan, zor bir tedavidir. Hastanın yan etkiler konusunda iyi bilgilendirilmesi, bunlarla başa çıkabilmek için iyi yönlendirilmesi gereklidir. Bu nedenle hasta-doktor ile iletişimi çok önemlidir. Hastanın rahat olması için doktorunun ona vakit ayırabilmesi, samimi ve sıcak bir iletişim kurması önemlidir. Kemoterapi sonrasındaki zamanlarda da sorun olduğunda doktoruna ulaşabilmesi de yine aynı şekilde çok önemlidir. Bunu telefonla, mesajla veya kendi gelerek yapabilir. Duygusal olarak da çok hassas ve kırılgan oldukları bu dönemde doktorlarıyla olan iyi ilişkileri hastalara ciddi psikolojik destek de sağlayabilir.

LS Traktör Türk çiftçisi ile buluşuyor

Yanmar Turkey, Türkiye distribütörlüğünü üstlendiği LS Traktör’ün en yeni ve ileri teknoloji ürünü modellerini, ilk kez İzmir’deki AGROEXPO 20. Uluslararası Tarım ve Hayvancılık Fuarı’nda tanıtacak. Yanmar Turkey, LS Traktör’ün üstün özellikli ve dayanıklı 8 farklı modelini ise bu yıl içinde Türk çiftçisiyle buluşturacak.
Yanmar Turkey’nin bu yıl satışına başlayacağı LS traktör portföyündeki MT3 serisi 35-60 beygir aralığındaki ROPS’lu model traktörler, özellikle küçük ve dar alanlarda çalışan çiftçilerin ihtiyacına cevap verebilecek şekilde geliştirildi. Çok yönlü ve konforlu traktörlerin çiftçilerin büyük beğenisini kazanacağı tahmin ediliyor. 60-100 beygir aralığında olan XU, MT5 ve MT7 serisi kabinli traktörler ise orta ve büyük ölçekli işletmeleri olan çiftçilere hitap ediyor. Bu traktörler, dayanıklı yapısının yanı sıra konforu üst seviyeye çıkaran premium özelliklerle öne çıkıyor.
Yanmar Turkey, LS Traktörlerin yanı sıra Yanmar YH700M biçerdöveri de ilk kez AGROEXPO 20. Uluslararası Tarım ve Hayvancılık Fuarı’ndaki ana standında çiftçilerin beğenisine sunacak. Yeni nesil biçerdöver, çevre dostu teknolojiyi ve üstün performansı, Yanmar 4TNV98C model 70 beygir gücündeki Euro 5 motoruyla bir araya getiriyor. Arpa, buğday, çeltik ve mısır gibi ürünlerin hasadında farklı hasat tablalarıyla maksimum verimlilik sunarken, klimalı kabini sayesinde uzun çalışma saatlerinde konforlu bir ortam sağlıyor. 1.670 litrelik geniş depo hacmiyle daha az mola vererek daha fazla iş yapma imkânı tanıyan biçerdöver, paletli tasarımıyla çamurlu ve ıslak zeminlerde kesintisiz çalışabiliyor. Bağımsız hareket eden paletleri, tank dönüşü kabiliyetiyle tarla kenarlarında kolay manevra sağlarken, yerden yükseklik ayarı sayesinde eğimli arazilerde makinenin araziye uygun şekilde ayarlanmasına olanak tanıyor. 3.500 kiloluk kompakt ağırlığıyla Yanmar YH700M, yakıt tüketimini minimum seviyede tutarak hızlı ve etkili hasat kabiliyetiyle çiftçilerin işlerini kolaylaştırıyor.

Hyundai Motor Grubu, Avrupa’daki Test ve Ar-Ge merkezlerini genişletiyor

Hyundai Motor Grubu, Avrupa’daki araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) tesislerini 25.000 metrekarenin üzerinde genişleterek otomotiv sektöründe yenilikçi ve değişimin itici gücü olarak lider rolünü güçlendiriyor.

Grup, dünyanın en zorlu yarış pisti olarak ünlenen Nürburgring’deki mevcut test merkezini genişletmesiyle birlikte performanslı modellerindeki gelişimi artıracak. Yüksek performanslı modellere ek olarak sürdürülebilir mobilite ve geleceğe yönelik genişleme konusunda da stratejik olarak yatırımlarına devam edecek.

Hyundai, ilk kez 2011’de dayanıklılık testleri için açtığı Nürburgring Test Merkezi’nde otomotiv endüstrisine çok önemli modeller kazandırdı. Aynı zamanda markanın performanslı modellerinin kısa sürede çok sevilmesinde önemli bir rol oynayan bu merkez, diğer içten yanmalı ve tamamen elektrikli Hyundai modellerinin inovasyonuna da katkıda bulundu. Nürburgring’deki bu son genişleme, grubun kapasitesini 834 metrekarelik ek son teknoloji test tesisleriyle artırıyor. Yeni atölye alanları, özel laboratuvarlar ve yüksek voltajlı elektrikli araç (EV) şarj istasyonları merkeze eklenirken aynı zamanda tekerlek gürültüsü, titreşimi ve sertliği (NVH) dinamometresi, gelişmiş şasi ve güç aktarma organı sistemleri de en gelişmiş haliyle yer alacak. Bu cihazlar, yol testine gerek kalmadan çeşitli koşullar altında araç performansını simüle etmek ve değerlendirmek için kullanılıyor.

Tesis, EV’leri, gelişmiş sürücü destek sistemlerini (ADAS), bilgi-eğlence ve elektriklendirme teknolojilerini geliştirmeye odaklanacak. HMETC Test Merkezi, özellikle Avrupa pazarındaki müşterilerin değişen ihtiyaçlarını karşılamak adına özel çözümler sunmayı amaçlıyor.

Mustafa Arapoğlu ve İsmail YK’dan çok özel çalışma “Sen Gitme Bari”

Son dönemde yaptığı hit şarkılarla adından sıkça söz ettiren Mustafa Arapoğlu, “Sen Gitme Bari” isimli şarkı da İsmail YK ile buluştu. Söz, müzik ve aranjesi İsmail YK imzası taşıyan şarkı Musicom Prodüksiyon etiketiyle tüm dijital platformlardan yayınlanırken ikili çalışmalarını İstanbul’da kliplendirdi. Çekimleri bir günde tamamlanan klip yayınlandığı andan itibaren büyük ilgi gördü. Yapımcılığını Harun Savaş Aksoylu – Fatih Aksoylu kardeşlerin  üstlendiği çalışmaları için konuşan Mustafa Arapoğlu ve İsmail YK kısa sürede gelen olumlu tepkilerden  oldukça mutlu olduklarını belirtti.

Roka İstanbul’dan özel günler

Roka İstanbul, iki farklı konseptle hafta içi akşamlarına renk katıyor.  Roka, Japon kültürüne dair yeni bir bakış kazandıracak Izakaya Geceleri ve Sushi Salısı menüleriyle misafirlerini bekliyor.

Roka İstanbul’un yeni konseptlerinden ilki Izakaya Geceleri! Japon kültüründe ve sosyal hayatında önemli bir yere sahip olan İzakaya’yı İstanbul’a taşıyan Roka, her Perşembe ve Cuma akşamı özel bir menü sunuyor.

Roka İstanbul

Izakaya Geceleri menüsünde ise Roka İstanbul mutfağından benzersiz bir seçki yer alıyor. Roka misafirlerini Japonya havasına sokacak menüde, tütsülenmiş tosazu ile tavuk karaage, yuzu miso morina kroketleri, hoisin ile glaze edilmiş dana kaburga bun, turşulanmış salatalık ile somon teriyaki bun, ve acılı whiskey glaze ile kuzu kaburga şiş yer alıyor. Aynı zamanda DJ performansının da olduğu Izakaya Geceleri, her Perşembe ve Cuma saat 6’da başlıyor.

Roka İstanbul

Roka’nın yeni konseptlerinden bir diğeri ise Sushi Salısı. Salı akşamlarına özel sunulan konseptte, misafirler taptaze balık ve malzemelerle hazırlanan sushi menüsünden diledikleri sashimi, nigiri ve maki’leri seçerek kendi özel tabağını tasarlayabiliyor.

Japon robatayaki mutfağını modern bir dokunuşla sergileyen Roka, ‘Ro’ Robata çevresinde sosyalleşilen ve güzel yemek ve içeceklerin paylaşıldığı yer, ‘Ka’ sıcak, içten ve her şeyi kucaklayan bir enerji ortamı anlamı ile konuklarına özel bir deneyim sunuyor.

Roka İstanbul

Bilgi: 0 212 401 02 60

Adres: Kılıç Ali Paşa Mahallesi, Meclis-i Mebusan Caddesi, Dış Kapı No:8, İç Kapı No:102, Beyoğlu, İstanbul

Morluklar, halsizlikler ve yorgunluk varsa dikkat!

Çocuklarda kanser erişkinlere oranla 100 kat daha az görülür. Türkiye’de ve dünyada her 1 milyon çocuktan 110-150’sinde kansere rastlanıyor. Çocuk çağı kanserlerine dikkat çeken Liv Hospital Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan, tüm kanserlerin sadece yüzde 2-4’ünün çocuklarda görüldüğünü belirterek, “Her yıl 1 milyon çocuktan 110-150’sinde kanser gelişiyor. Çocukluk çağı kanserleri en sık ilk 5 yaşta ve 10-15 yaş döneminde ortaya çıkıyor. Tedavi başarısının yüksek olması ve çocukların önündeki beklenen yaşam süresinin uzunluğu, erken tanı ve tedavinin önemini ortaya koyuyor. Gelişmiş ülkelerde çocuklar arasında en sık ölüm nedenlerinde 2’nci sırada olan kanserler, ülkemizde enfeksiyonlar, kazalar, kalp hastalıklarından sonra 4’üncü sırada yer alıyor. Nüfusumuzun yüzde 26,3’ü 0-14 yaş arasında bulunuyor. Ülke nüfusumuzu 84 milyon olarak kabul edersek 21 milyon çocuk için yıllık beklenen yeni kanserli çocuk olgu sayısı 2 bin 500 ile 3 bin arasındadır” dedi.

Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan

Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan

Çocukluk çağı kanserlerinde lösemi başı çekiyor

Türkiye’de ve dünyada çocukluk çağında görülen kanserlerin yüzde 30’unu lösemi oluşturuyor. Ülkemizde ikinci sırada lenf bezi kanserleri (Hodgkin ve Hodgkin-dışı lenfoma) yer alıyor. Bunları sırasıyla sinir sistemi tümörleri, nöroblastoma, Wilms tümörü ve yumuşak doku sarkomaları (rabdomiyosarkoma) izliyor. Kemik, deri, göz ve karaciğer tümörleri ise çocuklarda daha nadirdir. Çocukluk çağında tümörlerin çoğu embriyonel kaynaklı, erişkin kanserlerinin çoğu ise karsinomlardır. Genetik nedenler, erişkin kanserlerinden çok daha sık saptanıyor. Ailevi yatkınlık, doğumsal hastalıklar, doğumsal anomaliler, gen bozuklukları, immün yetmezlikler ve nörofibromatozis gibi genetik hastalıklar kansere yatkınlık yaratıyor.

İyileşme oranları yüzde 5’ten 80’e çıktı

Çocuk kanserlerinin özelliklerinden biri, çok hızlı çoğalan ve büyüyen kanserler olmalarıdır. Hızlı büyüdükleri için de ilaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisine (radyoterapi) duyarlı oluyorlar. Çocuk kanserlerinde genellikle cerrahi, ışın ve ilaç tedavileri birlikte kullanılıyor. Işın geç yan etkileri fazla olduğu için giderek çocukluk çağı kanser tedavilerinde daha az sıklıkla ve azalan doz ve süreler ile yer alıyor. Genellikle tedavinin kesilmesinden sonra 5 yıl geçmiş ve kanser tekrarlamamışsa hasta tamamen kür olmuş deniliyor. 1960’lı yıllarda yüzde 5’i iyileşen çocukluk çağı lösemilerinin günümüzde yüzde 75-80’i şifa buluyor.

Hangi belirtilerde çocukluk çağı kanserlerinden şüphelenilmeli?

  • Çocukta beze, kansızlık, karın şişliği, herhangi bir dokuda anormal bir büyüme fark edildiğinde derhal hekime başvurmalı ve nedeni araştırılmalıdır.
  • Hastada solukluk, deride nokta kanamalar veya morluklar, halsizlik, yorgunluk, kemik ağrısı gibi belirtiler varsa; dalağı ve karaciğeri, bezeleri büyümüşse akla öncelikle lösemi gelmelidir. Bu durumda hemen bir kan tetkiki ve kesin tanı için gerekiyorsa kemik iliği tetkiki yapılır. Lenf bezi büyümelerine ateş, gece terlemeleri, halsizlik, kilo kaybı, kaşıntı gibi belirtiler eşlik ediyorsa, Hodgkin hastalığı düşünülmelidir. Tanıya, lenf bezinden biyopsi yapılarak gidilir.
  • Küçük çocuklarda ağrısız bir karın kitlesi, deri altında küçük şişlikler (nodül), öksürük veya ateş, solukluk, gözlerin tek veya çift taraflı öne fırlaması ve göz çevresinde morluk gibi belirtiler, kemik ağrıları varsa “nöroblastoma” adı verilen böbreküstü bezinden veya sempatik sinir sisteminden kaynaklanan bir tümör akla gelir. Tanıya biyopsi veya kemik iliği tetkiki, tümör belirteçleri (NSE testi) ile gidilir.
  • Ağrısız karın kitlesi veya nadiren karın ağrısı ve karında şişlik, idrarda kan, gözün renkli tabakası irisin yokluğu gibi belirtiler küçük bir çocukta böbrek tümörünü (Wilms tümörü) düşündürmelidir. Tanı, görüntüleme yöntemleri (MR veya BT) ve biyopsi ile konur.
  • Karaciğer bölgesinde şişlik, sarılık, bulantı, kusma, kilo kaybı gibi belirtiler ise karaciğer tümörünü akla getirmelidir. Bu durumda kanda alfa-fetoprotein (ALP) denen tümör belirteci yükselmiş olarak saptanacaktır. Tanı biyopsi ile konur.

Tedavide farklı yöntemler uygulanıyor

Çocuk kanserlerinde cerrahi yöntemler genellikle tümör kaynaklandığı organ içinde sınırlı ise tümörün çıkarılması şeklindedir. Ancak tümör çıkarılamayacak büyüklükte ise veya başka dokulara yayılma yapmış ise (metastaz) bu durumda tümörden biyopsi almakla yetinilir ve öncelikle kemoterapi uygulanarak tümör ve/veya metastazları bu yol ile yok edilmeye çalışılır. Tümör küçülüp, metastazlar kaybolduktan sonra tümör kalıntısı cerrahi olarak çıkarılabilir.

Kemoterapi, belirli aralıklarla kemoterapi ilaçlarının ağız veya damar yolu ile verilmesiyle yapılır. Lösemi tedavisi sırasında ilaçlar beyin-omurilik sıvısı içine de verilebilir; buna “intratekal tedavi” denir.

Kemoterapi süreleri, uygulanan tedavi şemalarına göre farklılıklar gösterir. 2-3 günden 7-8 güne değişen sürelerde, blok halinde genellikle 21-28 günde bir ilaçların birlikte kullanımı söz konusudur. Kemoterapinin süresi genellikle 6 ay ile 2 yıl arasında değişir.

Kemoterapide kullanılan ilaçların bazı yan etkileri olur ancak bu etkilerin çoğu geçicidir ve birtakım ilaçlarla başarılı bir şekilde önlenebilir. Kemoterapi döneminde çocuk oldukça halsiz olur, ayrıca bulantı, kusma, kemik ağrıları görülebilir. Kemoterapinin dıştan fark edilen en belirgin yan etkisi ise saçların dökülmesidir. Tedavileri biter bitmez saçlar hemen çıkmaya başlar.

Kemoterapinin bir etkisi olarak enfeksiyon riski arttığından bu dönemde hijyen çok önem kazanır. Genellikle okul çağı çocukların bir süreliğine okuldan uzak kalmasında yarar vardır.

Radyoterapi ise tümörün bulunduğu alana doğrudan ışın verilmesi şeklinde uygulanan tedavi şeklidir. Radyoterapi çocuklarda mümkün olduğu kadar az kullanılır, özellikle büyüyen vücutlarda gelişme bozukluklarına yol açabileceğinden zorunlu durumlar dışında ilk tercih edilen tedavi değildir.

Yeni yıldan en çok ne istedik

Dünyanın ve ülkemizin lider araştırma şirketi Ipsos’un GÜNDEME DAİR araştırma verilerinden derlenen bu dosyada; yeni yıl kutlamalarının arkasındaki motivasyonları ve bireylerin bu gelenekten neden uzaklaştıklarını derinlemesine incelemektedir.

  •  Bu sene yeni yılı kutlayanların oranı geçen yıla oranla nasıl?
  • Yeni yılı kutlamayanların nedenleri nelerdir? 
  • Yılbaşı harcamaları için finansal çözümlerden en çok hangileri kullanıldı?
  • ​Bu sene herhangi birine bir yeni yıl hediyesi satın alanlar oldu mu? Olduysa oranları nedir? 
  • Hatta geçen yıllara oranla nasıl? 
  • Bu sene hediye almayanlar oldu mu?
  • Bu sene yeni yıl için hislerini ifade edenler olumlu duygular mı, olumsuz duygular mı daha yüksek? Kamuoyu bu sorulara nasıl yanıtlar verdi? 
  • Toplumun % kaçı 2025 yılında ekonominin ve kendi yaşam standartlarının daha iyi olacağını düşünüyor?  
  • Geçen seneye göre yeni yıla dair umut etmekten korkanlar var mı? Bu değişimler olumlu​ / olumsuz ​ne yönde ?
  • Yılbaşını dışarıda kutlamaya korkanlar var mı?
  • Yeni yıla dair tek bir dilek şansı olsa toplumdaki bireyler en çok ne dilerdi?

 Lider araştırma şirketi Ipsos’un yaptığı GÜNDEME DAİR araştırmasına göre;

bu yıl yeni yıl kutlamalarına katılanların oranı geçen yıla göre belirgin bir düşüş göstermiştir. 2025 yılı için yapılan ankette, yeni yılı kutladığını belirtenlerin oranı %18 iken, kutlamadığını ifade edenlerin oranı %82 olarak kaydedilmiştir. Geçen yıl ise bu oranlar, kutlayanlar için %23 ve kutlamayanlar için %77 şeklindeydi. Bu veriler, yeni yıl kutlamalarının toplumda giderek daha az ilgi gördüğünü göstermektedir.​ Araştırma sonuçları, yeni yıl kutlamalarının arkasındaki motivasyonları ve bireylerin bu gelenekten neden uzaklaştıklarını derinlemesine incelemektedir.

Ipsos Türkiye

İnancı nedeniyle yılbaşını kutlamayanların oranı, geçen yıl %52 iken bu yıl % 47…

Bu konuda yüksek rakamların olması, bireylerin inançlarının yaşamlarının önemli bir parçası olduğunu ve bu değerlerin kutlama gibi sosyal etkinliklere yansıdığına işaret etmektedir. Ayrıca, kutlamayacak bir gün olduğunu düşünenlerin oranı geçen yıl %33 olarak belirlenirken bu yıl %31 olarak izlenmiştir. Bu durum da bazı bireylerin yeni yılın sadece takvimde bir değişiklikten ibaret olduğunu düşündüğünü ortaya koymaktadır. Ekonomik faktörler de; kutlamaların azalmasında önemli bir rol oynamaktadır. Araştırmada, ekonomik nedenlerle kutlamayanların oranı geçen yıl da bu yıl da %31 olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle son yıllarda tüm dünyada artan yaşam maliyetleri ve ekonomik belirsizliklerin, ülkemizde bireylerin kutlama yapma isteğini olumsuz etkilediğini göstermektedir. Geçen yıl da benzer bir oran (%30) gözlemlenmişti, bu da ekonomik kaygıların kalıcı bir etken haline geldiğini düşündürmektedir. Bütün bunlara ek olarak; o gün yapması gereken başka işleri olduğunu dile getirenlerin oranı ise %9’dur. Bu, bireylerin hayatlarının yoğun temposu içinde yeni yıl kutlamalarına zaman ayıramadıklarını ve diğer sorumlulukların öncelik kazandığını göstermektedir. Tüm bu veriler, yeni yıl kutlamalarının yalnızca bir eğlence biçimi değil, aynı zamanda bireylerin inançları, ekonomik durumları ve yaşam koşullarıyla şekillenen karmaşık bir sosyal dinamik olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, yeni yıl kutlamalarının gelecekte nasıl evrileceği merak konusu olmaya devam edecektir.

Ipsos Türkiye

Araştırma sonuçları, yılbaşı harcamaları için kullanılan finansal çözümleri detaylı bir şekilde ortaya koymaktadır. Özel harcama yaptığını belirtenlerin oranı, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da %67 seviyesinde sabit kalmıştır. Bu durum, bireylerin yılbaşı döneminde belirli bir bütçe ayırarak harcama yapma eğilimlerinin sürdüğünü göstermektedir.

 Nakit harcama yapanların oranı ise geçen yıl %14 iken, bu yıl %11’e yükselmiştir. Bu artış, bireylerin nakit kullanımına yönelik bir eğilim gösterdiğini ve harcamalarını doğrudan nakit ile gerçekleştirmeyi tercih ettiklerini ortaya koymaktadır. Nakit avans çekenlerin oranı ise her iki yılda da geçen yıl da bu yıl da %3 olarak sabit kalmıştır. Dolayısıyla; bu yöntemle harcama yapma isteğinin değişmediğini göstermektedir. Ayrıca, ailesinden veya arkadaşlarından borç aldığını belirtenlerin oranı geçen yıl %3 iken, bu yıl %4’e çıkarak bir puanlık bir artış göstermiştir. Bireyleri yılbaşı harcamalarını finanse etmek için sosyal çevrelerine başvurma konusunda küçük de olsa bir yükselme % 4 olarak izlenmiştir. İhtiyaç kredisi alanların oranı ise geçen yıl %2 iken, bu yıl %1’e düşmüştür. Bu azalma, bireylerin kredi kullanma konusunda daha temkinli davrandığını ve yılbaşı harcamalarını daha az borçla finanse etmeyi tercih ettiklerini ortaya koymaktadır.  Ipsos araştırma şirketi tarafından genel olarak, yılbaşı harcamaları için kullanıldığı tespit edilen finansal çözümler, bireylerin harcama alışkanlıkları ve ekonomik durumları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Bu veriler, yılbaşı döneminin sadece bir kutlama değil, aynı zamanda bireylerin mali yönetim becerilerini de etkileyen bir süreç olduğunu göstermektedir.

Ipsos Türkiye

 Ipsos verileri, bu yıl bireylerin büyük çoğunluğunun yılbaşı için hediye almadığını ortaya koymaktadır.

Hediye almayanların oranı, geçen yıla göre 9 puan artarak %84 seviyesine ulaşmıştır. Ekonomik koşullar bireylerin harcama alışkanlıkları üzerindeki etkisini net bir şekilde tespit edilmiştir. Ekonomik sebepler, hediye almayanların başlıca nedeni olarak öne çıkmaktadır. Yılbaşı hediyesi satın alıp almadığı sorusuna, vatandaşların yalnızca %16’sı olumlu yanıt verirken, %84’ü hediye almadığını belirtmiştir. Daha önceki yıllarda hediye alıp almadıkları sorulduğunda ise, %27’si “evet, aldım” derken, %73’ü “hayır, almadım” yanıtını vermiştir. Bu veriler, geçmiş yıllara kıyasla bu yıl hediye alışverişinin belirgin bir şekilde azaldığını göstermektedir. Hediye almama nedenleri arasında ekonomik sebepler %79 gibi yüksek bir oranla başı çekerken, bu yıl yılbaşını kutlamadığını belirtenlerin oranı ise %27’dir. Bu durum, bireylerin sadece maddi kaygılarla değil, aynı zamanda yılbaşı kutlamalarına yönelik tutumlarıyla da ilgili bir değişim yaşadığını göstermektedir. Sonuç olarak, yılbaşı hediyeleri ile ilgili bu veriler, bireylerin harcama kararlarını etkileyen ekonomik faktörlerin yanı sıra, sosyal ve kültürel dinamiklerin de önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Bu yıl, birçok kişi için yılbaşı kutlamalarının ve hediyelerin anlamı, ekonomik zorluklar nedeniyle farklı bir boyut kazanmıştır.

Ipsos Türkiye

Son iki yıldır yapılan araştırmalar, bireylerin yeni yıla girerken hissettikleri heyecanın önemli ölçüde azaldığını rakamlarla ortay koymaktadır.

Her 10 kişiden 4’ü, yeni yılın gelişine eskisi gibi heyecanlanmadığını ifade etmektedir. Bu durum, toplumda genel bir motivasyon kaybı ve belirsizlik hissinin hâkim olduğunu göstermektedir. İnsanların yeni yılın getirdiği yenilikler ve umutlarla dolu bir başlangıç yapma isteği, son yıllarda yerini daha temkinli bir yaklaşım ve karamsarlığa bırakmış gibi görünmektedir. Ayrıca, bu yıl yeni yılda hayatlarının daha iyi olacağını düşünenlerin oranı, geçen yıla göre bir düşüş göstermiştir. Geçen yıl %24 olan bu oran, bu yıl bir puan gerileyerek % 23’e gerilemiştir. Bu azalma, bireylerin geleceğe dair umutlarının azaldığını ve daha önceki yıllarda sahip oldukları iyimserliğin kaybolduğunu ortaya koymaktadır. Ekonomik belirsizlikler, sosyal sorunlar ve genel yaşam koşullarındaki zorluklar, insanların yeni yıla dair beklentilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Sonuç olarak, yeni yılın getirdiği heyecan ve umut, bireylerin yaşam koşullarına ve psikolojik durumlarına bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bu yıl, birçok kişi için yeni yılın sadece takvimde bir değişiklikten ibaret olduğu hissi ağır basmakta; bu da bireylerin yaşamlarındaki olumlu değişimlere dair inançlarını zayıflatmaktadır. Bu durum, toplumsal bir yansıma olarak, bireylerin ruh halini ve geleceğe dair bakış açılarını derinlemesine etkileyen karmaşık bir dinamik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ipsos Türkiye

Araştırma verileri, toplumun yalnızca yaklaşık %4’ünün 2025 yılında ekonominin ve kendi yaşam standartlarının daha iyi olacağına inandığını göstermektedir.

Bu oran, bireylerin geleceğe dair umutlarının son derece sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, “Eski yılbaşını özlüyorum” ifadesine katılanların oranı geçen yıl %58 iken, bu yıl %51’e düşmüştür. Bu azalma, bireylerin geçmişe yönelik özlemlerinin azaldığını, ancak yine de eski yılbaşı kutlamalarının getirdiği nostaljik duyguların hâlâ önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Geçmişteki kutlamaların daha anlamlı ve keyifli olduğunu düşünen bireylerin sayısının azalması, toplumun genel ruh halinin ve kutlama kültürünün değiştiğini işaret etmektedir. Sonuç olarak, bu veriler, bireylerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan yaşadığı belirsizliklerin, yeni yıl kutlamalarına olan bakış açılarını etkilediğini göstermektedir. Geçmişe duyulan özlem, mevcut koşulların getirdiği hayal kırıklıklarıyla birleştiğinde, bireylerin geleceğe dair umutlarını daha da zayıflatmaktadır. Bu durum, toplumun genel psikolojisini ve sosyal dinamiklerini derinlemesine etkileyen karmaşık bir tablo çizmektedir.

Ipsos Türkiye

Ipsos verileri, bireylerin yeni yıl dilekleri arasında sağlık konusunun her zaman en öncelikli yere sahip olduğunu göstermektedir.

Bu yıl sağlık dileklerini ifade edenlerin oranı %47 ile ilk sırada yer alırken, geçen yıl bu oran %44’tü. Bu artış, bireylerin sağlık konusuna verdikleri önemin giderek arttığını ve bu alandaki kaygıların devam ettiğini ortaya koymaktadır.  Sağlığın ardından gelen ikinci en önemli dilek ise %26 ile para… Bu durum, ekonomik koşulların bireylerin yaşamları üzerindeki etkisini yansıtırken, maddi güvenliğin sağlanmasının da önemli bir hedef haline geldiğini göstermektedir. Üçüncü sırada ise %11 ile huzur dileği yer almaktadır. Huzur, bireylerin yaşam kalitesini artıran önemli bir unsur olarak öne çıkmakta ve insanların içsel dinginlik arayışını yansıtmaktadır. Diğer dilekler arasında barış, mutluluk, aşk ve evlilik gibi kavramlar ise listenin daha alt sıralarında yer almaktadır. Bu durum, bireylerin önceliklerinin değiştiğini ve sağlık, maddi güvenlik ve huzur gibi temel ihtiyaçların, daha soyut ve duygusal dileklerin önüne geçtiğini göstermektedir.  Sonuç olarak, bu veriler, bireylerin yeni yıl dileklerinin, mevcut yaşam koşulları ve toplumsal dinamiklerle şekillendiğini ortaya koymaktadır. Sağlık, para ve huzur gibi somut dileklerin ön planda olması, bireylerin yaşadığı belirsizliklerin ve zorlukların bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda, yeni yıl dilekleri, bireylerin ruh halini ve önceliklerini anlamak açısından önemli bir gösterge niteliği taşımaktadır.