Yazılar

Virüs ve enfeksiyondan korunmak için ne yapmalı?

Virüs ve enfeksiyondan korunmak için ne yapmalı?

Sonbaharla birlikte havaların soğumaya başlaması, okulların açılması ve kapalı mekanlarda daha fazla zaman geçirilmesiyle solunum yolları enfeksiyonları daha sık görülmeye başlandı.  Bir yandan da Covid-19 enfeksiyonu çeşitli varyantlarla tehdit olmaya devam ediyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığını, sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve daha az oranda da bakterilerin enfeksiyonlara yol açabildiğini belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Gribal enfeksiyonlarla birlikte şu an hakim olan Omicron sıklıkla BA.5 ve daha az da BA.4’dür. Son günlerde ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan yeni bir alt varyant olan BA.4.6’nın da görülme sıklığı artmaktadır. Üst solunum yolu enfeksiyonu gibi seyreden ancak risk grubundaki hastalarda ciddi sorunlara yol açabilen bu varyantların özelliği, daha öncekilerden çok daha bulaşıcı olmalarıdır. Üstelik hastalığın geçirilmesiyle ya da aşı ile oluşan antikorların etkilerinden de kendilerini koruyabilmektedirler. Öte yandan Hindistan ve Avrupa’da yeni bir Omicron varyantı daha var ki bu Omicron BA.2.75 olup, deney hayvanlarında akciğerlerde de çoğalma özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu durum, bu varyant yaygınlaşırsa yine ciddi ve ağır bir Covid-19 enfeksiyonu anlamına geliyor” diyor. Sonbahar ve kış aylarında kapalı ortamlarda daha sık bulunma, aşı tekrar doz oranlarının düşüklüğü ve aşı tekrar dozlarının ihmali ile bu dönemde diğer mikroorganizmaların da enfeksiyon etkeni olarak görülme riskinin arttığını belirten Prof. Dr. Çağrı Büke, buna karşın bazı basit önlemlerle hastalıklardan korunmanın mümkün olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, sonbaharı sağlıklı geçirmenizi sağlayacak 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Çağrı Büke

 Hem Covid-19 hem grip aşısı olmayı ihmal etmeyin!

Prof. Dr. Çağrı Büke, Covid-19 ve gribin özellikle risk faktörüne sahip kişilerde ölümcül seyir gösterebildiğine dikkat çekerek hem Covid-19’a karşı tekrar aşı dozlarının hem de mevsimsel gribe karşı aşılanmanın önemine dikkat çekiyor. Özellikle 60 yaş ve üzerindeki herkesin,  12 yaş ve sonrasında ise; kronik hastalığı (diyabet, hipertansiyon, KOAH, kalp, kanser vb) olanların, bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananların, obezite hastalarının ve hamilelerin Covid-19 tekrar doz aşısı ve mevsimsel grip aşılarının mutlaka yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Ayrıca aynı evde risk faktörüne sahip kişiler ile birlikte bulunan sağlıklı kişilerin ve sağlık çalışanlarının da aşılanması gereklidir. Covid-19 aşısı 80 yaş ve üzerindeki kişilerde hastalığı geçirdikten ya da son doz aşısını olduktan 3 ay sonra tekrarlanmalıdır. Diğer kişilerde ise hastalığı geçirdikten 3 ay sonra ya da son doz aşı yapıldıktan 6 ay sonra uygulanmalıdır. Mevsimsel grip aşısı ise ideal olarak ekim ayı ortalarına ya da en geç sonuna kadar tamamlanmalıdır” diyor.

Kapalı ortamlarda maske takın!

Tüm kapalı ortamlarda maske kullanımına özen gösterilmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, maskenin hem Covid-19’a hem de gribal enfeksiyonlara karşı korunmada kritik önem taşıdığını söylüyor. Solunum yolu enfeksiyonlarının yalnızca Covid-19 ve gripten oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Çağrı Büke şöyle konuşuyor: “Sonbahar ve kış aylarında çok sayıda virüs ve bakteriler de bu tür enfeksiyonlara neden olurlar ve bunların çoğuna karşı korunmak için mevcut aşı yoktur. Diğer mikroorganizmaların bulaşmasını önlemede de maske ciddi anlamda koruyucu özelliğe sahiptir. Yine açık ortamlarda dahi olunsa mesafenin korunamadığı alanlar içerisinde risk faktörüne sahip kişiler ile temas durumunda da maske kullanılmalıdır.”

Beslenme, spor ve uykunuza dikkat edin!

Bağışıklık sisteminin güçlü olması, enfeksiyon hastalıklarına karşı korunmada büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Çağrı Büke, bu nedenle bağırsak flora yapısının korunması, düzenli ve sağlıklı gıdalarla beslenme, yeterli dinlenme ve günde en az 7 saat kaliteli uyku, düzenli egzersiz yapma (haftada en az üç gün, en az yarım saat tempolu yürüme, yüzme vb) ve stresle başa çıkabilmeyi öğrenmenin bağışıklık sisteminin düzenli çalışmasında rol alan belli başlı faktörler olduğunu vurguluyor.

Gelişigüzel antibiyotik almaktan kaçının!

Antibiyotiklerin bakteriyel enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanıldığını, ancak hekim tarafından gerekli görülürse kullanılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çağrı Büke, toplumda yapılan en büyük yanlışlardan birinin gelişigüzel antibiyotik kullanımı olduğunu vurguluyor. Bunun, vücudun bakterilere karşı direnç gelişmesine yol açacağını ve vücudun savunma sistemini zayıflatacağını, antibiyotik kullanılması gereken durumlarda ise etki etmeyeceğini söyleyen Prof. Dr. Çağrı Büke “Solunum yolu enfeksiyonlarının önemli ve büyük kısmı virüsler ile oluşur ve antibiyotiklerin etkisi yoktur. Ancak üzerine bakteriyel bir enfeksiyon eklendiğinde kullanmak gerekebilir. Bunun gerekliliği ancak konunun uzmanı tarafından değerlendirmelerden sonra karar verilecek bir durumdur. Gelişi güzel antibiyotik kullanımı hem bağırsak florasını harap etmesi hem de direnç gelişimine yol açması nedeniyle sakıncalıdır” diyor.

Hekime danışmadan vitamin kullanmayın!

Prof. Dr. Çağrı Büke hem yetişkinlerde hem de çocuklarda hekime danışılmadan vitamin kullanılmasının sağlığa fayda yerine zarar verebileceğini belirterek şöyle konuşuyor: “Vitamin ve mineral içeren ilaçlar, ancak söz konusu vitamin ve mineraller kanda eksik olduğu saptandığında ya da etkin düzeylerde olmadıkları belirlendiğinde yerine konulursa etkilidir. Bunun dışında solunum yolu enfeksiyonlarında, eksik ya da yetersiz değilken vitamin ya da minerallerin kullanımları ek katkı sağladıklarına ilişkin kesin ve net veriler yoktur. Ayrıca bazı vitaminler ve mineraller vücutta birikip toksik etki gösterebilirler hatta organlara zarar verebilirler.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke

Gücenir, üzülür’ düşüncesiyle öpmekten kaçının!

Virüsler çoğunlukla öksürük, hapşırık ve konuşma esnasında etrafa yayılan damlacıkların solunmasıyla bulaştığından soğuk algınlığı geçirmekte olan kişilerle yakın temasta bulunmamak gerekiyor. Karşımızdaki kişinin üzüleceği ya da darılabileceği gibi düşüncelerle öpüşmekten de kaçınmak çok önemli. Aksi taktirde virüsler solunum sistemi yoluyla yakın temasta kolayca bulaş imkanına sahip oluyor. Sosyal mesafeyi korumak ve virüsler kalabalıkta çok daha fazla yayılma imkanı bulduğundan kapalı ortamlardan uzak durmak, ortamı sık havalandırmak gerekiyor.

Ellerinizi sık yıkayın ve yüzünüze sürmeyin!

“Bakterilerin vücuda en kolay girme yollarından birini de ellerimiz oluşturuyor” diyen Prof. Dr. Çağrı Büke, ellerin gerekli her durumda yıkanarak ya da dezenfektan kullanarak temiz tutulması gerektiğini, gün içerisinde başta ağız ve gözler olmak üzere yüze kesinlikle sürülmemesini söylüyor. Özellikle tuvalet kapıları, toplu taşıma araçlarında tutunma yerleri ile metro ve AVM’lerde yürüyen merdivenlerdeki tutunma yerlerine mümkünse kağıt peçete ile tutunmak ve hemen ardından kağıt peçeteyi çöpe atmakta fayda var. Çıplak elle tutuluyorsa da elleri en kısa zamanda temizlemek şart.

 Bu durumlarda dikkat!

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Burun akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, öksürük, yüksek ateş, kas ve eklem ağrısı gibi yakınmalardan bir ya da birkaçı ortaya çıktığında bunun hangi etkene bağlı geliştiğini saptamak için uzmana başvurmayı ihmal etmeyin. Bu durum ortaya çıkan enfeksiyon hastalığının hem daha ağırlaşmadan hem de toplumda daha fazla yaygınlaşmadan önlem alınması için de yararlıdır” diyor

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Sadece çene ve diş ağrısı bile kalp krizinin sinyali olabilir!

Kalp ve damar hastalıkları dünyada ölüme yol açan etkenler arasında ilk sırada yer almaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2020 yılı verilerine göre; dünyada yılda 18 milyon, ülkemizde de 2019 Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre; yılda yaklaşık 200 bin kişi kalp ve damar hastalıkları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Yapılan çalışmalar ülkemizde 30 yaş üzerindeki her 100 kişiden 6’sının kalp krizi geçirdiğini ortaya koyuyor.

Kalp krizi; kalbe oksijen ve besin taşıyan koroner damarlarda oluşan aşırı daralmaya veya tıkanıklığa bağlı olarak kan akışının kalp kasına kesilmesi durumuna deniyor. Aniden gelişmesi ve hastanın hayatını tehdit etmesi ise tablonun en korkutucu yanını oluşturuyor. Kalp krizi denildiğinde aklımıza genellikle göğsün tam ortasında basınç veya ağırlık hissi şeklinde gelişen ve bazen kollara da yayılabilen şiddetli ağrı geliyor. Oysa kalp krizi, hastaların yüzde 20-30’u gibi yüksek bir oranında göğüs ağrısı olmadan ve ‘atipik’ adı verilen ‘sinsi’ sinyallerle gelişiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, hastaların kalp krizinin sinsi belirtilerini göz ardı etmeden en yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmalarının yaşamsal önem taşıdığını belirterek, “Günümüzde sağlık kuruluşuna zamanında ulaşıldığında hızlı tanı ve tedavi sayesinde kalp krizi neredeyse hasarsız atlatılabiliyor. Ancak koroner anjiyografi sonrasında pıhtı eritici ilaç, balon ve stent gibi tedavilerden etkin sonuç alınabilmesi için kalp krizinde ilk 60 dakika içinde tıkanmış olan kalp damarının açılması gerekiyor. Ne kadar hızlı müdahale edilirse, kalpte kas kaybı ve hücre ölümü de o kadar az oluyor dolayısıyla, krizden sonra gelişebilecek olan kalp yetmezliği veya ritim bozukluğu gibi ciddi sorunlar önlenebiliyor, hastalarımız böylece normal yaşamlarına devam edebiliyorlar” açıklamasında bulunuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Selçuk Görmez

Midede yanma, bulantı ve kusma

Midede yanma hissi, bulantı, kusma, kollarda uyuşma, nefes darlığı, fenalık veya baygınlık hissi, soğuk terleme ile tansiyon düşmesi, kalp krizinin en sık görülen sinsi belirtilerini oluşturuyor. Kalbin alt yüzeyi midenin hemen üzerinde yer alıyor. Dolayısıyla kalbin alt bölümünü besleyen sağ koroner damar tıkanıklıklarında mideye yönelik sinyaller gelişebiliyor. Bu durumda ortaya çıkan midede yanma, hazımsızlık hissi, bulantı ve kusma gibi yakınmaları hastalar genellikle akşam yedikleri ağır yemeğe veya midelerini üşütmüş olmalarına bağlıyor ve hekime başvurmayı ihmal ediyorlar. Oysa bu belirtilerin nedeni aslında ‘kalp krizi’ olabiliyor” uyarısında bulunan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle 40 yaş üstündeki hastalar efor sırasında veya istirahat halinde midede yanma hissi, hazımsızlık, bulantı ve kusma gibi şikayetleri olduğunda hekime başvurmayı ihmal etmemeliler. Sağlık kurumunda ise altta yatan nedenin kalp krizi olabileceği düşünülerek hareket edilmesi ve EKG çekilmesi gerekiyor. Aksi halde ortak belirtileri nedeniyle kalp krizi atlanıp, yanlışlıkla reflü ve gastrit tanısı konulabiliyor.”

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı

Çarpıntı, bayılma ve bilinç bulanıklığı da yine tek başına kalp krizinin habercisi olabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, çarpıntı, bayılma veya bilinç bulanıklığı gibi belirtilerin de altında kalp krizi nedeniyle ortaya çıkan ciddi ritim bozuklukları, akut kalp yetmezliği ve ani gelişen hipotansiyonun bulunabileceğini belirtiyor.

Alt çeneye ve dişlere vuran ağrı

Özellikle alt çene ve alt çene dişlerinde oluşan ağrı da tek başına kalp krizine işaret edebiliyor. Sıklıkla efor halinde iken başlasa da istirahat ederken de görülebiliyor. Bazen tabloya boyun ve sırt ağrısı da eşlik edebiliyor. Bu tür ağrılarda hastaların önce diş hekimine başvurduklarını anlatan Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Diş hekimleri ağrının diş ve çeneden kaynaklanmadığını tespit edince hastaları kardiyoloji uzmanlarına yönlendirebiliyor. Bu hastalara yaptığımız anjiyolarda genellikle koroner damarlarda ciddi darlıklar bulunduğunu tespit ediyoruz.” diyor. Alt çenede ve dişlerde oluşan ağrılarda hastanın yaşının önemli olduğunu vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Genç yaş grubunda çenede gelişen ağrının kalp krizinden kaynaklanması düşük bir ihtimaldir. Ancak 40 yaşın üzerindeki erkekler ile 50 yaşın üzerindeki kadınların, özellikle tütün kullanımı, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, obezite, sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam ve ailede erken yaşta gelişen koroner kalp hastalığı gibi risk faktörleri varsa bu belirtiler konusunda daha dikkatli olmaları gerekiyor” bilgisini veriyor.

Fenalık hissi ve çabuk yorulma

“İç sıkılması, daralma hissi, hafif eforla bile gelişen nefes darlığı, aşırı yorgunluk ve bitkinlik gibi yakınmalarda akla ilk anda astım ile KOAH gibi hastalıklar gelse de yine altta yatan nedenin ciddi koroner arter hastalığı veya kalp krizi olabileceğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, “Kalbe giden damar tıkandığında kalp vücuda yeterince kan pompalayamadığı için dokular oksijensiz kalıyor. Bunun sonucunda da yorgunluk, sıkıntı veya daralma hissi, nefes darlığı, hatta ölüm korkusu gibi belirtiler görülebiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kol, omuz ve sırt ağrısı

Sinsi gelişen kalp krizi; göğüs ağrısı olmadan her iki kolda veya sadece sol ya da sağ kolda ağrı ve uyuşma belirtileriyle de karşımıza çıkabiliyor. Ağrı ve uyuşma genellikle sol kolda gelişiyor. Bunun nedeni ise kalp ile ilişkili olan sinirlerin aynı zamanda sol kol ile de bağlantılı olması. Omuz ve sırt ağrısı da kollarda başlayan ağrıya eklenebiliyor. Bu belirtilerin boyun fıtığı hastalığında olanlarla benzer olduğu için önemsenmeyebildiğini ifade eden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, kol, omuz veya sırt bölgesinde ani başlayan ve 20 dakikadan uzun süren ağrı ve uyuşma hissi gibi şikayetlerin asla ihmal edilmemesi gerektiği uyarısında bulunuyor.

Rutin tetkikler krizi önlüyor!

Kalp krizi, hastaların yaklaşık yüzde 20-30’unda tipik bir göğüs ağrısı şikayeti olmadan mide yanması, hazımsızlık, bulantı, kusma, çene ağrısı, kol uyuşması, baygınlık, çarpıntı hissi gibi sinsi belirtilerle gelişebiliyor. Reflü, gastrit, safra kesesi iltihabı veya boyun fıtığı gibi farklı hastalıklarda görülen belirtilerle seyredebildiği için hastalar hekime başvurmayı ihmal edebiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Görmez, bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi erkeklerin 40 yaşından, kadınların ise 50 yaşından itibaren her yıl kardiyovasküler risk faktörleri yönünden tetkik edilmeleri gerektiğini belirterek, “Öncelikli amacımız kalp krizini önlemek. Tütün kullanımı, yüksek tansiyon, diyabet hastalığı, kolesterol yüksekliği, sağlıksız beslenme, obezite ve hareketsiz yaşam gibi değiştirilebilir risk faktörlerine karşı önlem alarak kalp krizi riskini yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranda önleyebiliyoruz. Her yıl yapılan rutin tetkikler hayat kurtardığı için asla ihmal edilmemelidir.” diyor.

Prostat kanserinde doğru bilinen yanlışlar

Prostat kanserinde doğru bilinen yanlışlar

Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinin başında prostat kanseri geliyor. Dünyada yaklaşık bir milyon 500 bin civarında erkeğe prostat tanısı konuyor. Ülkemizde de durum farklı değil. Yaygınlığı; akciğer kanserinden sonra, 2. sırada yer alıyor. Böylesine sık görülen kanser türünde ise erken teşhis, hayat kurtarıyor! Ancak erken teşhisi geciktirecek pek çok yaygın inanış da var.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim, erken teşhisin ihmal edilmesine yol açan bu şehir efsanelerinin doğruları hakkında bilgi verdi.

Prostat kanseri, sık görülen ama toplumsal farkındalığı yeterince oluşmamış bir hastalık. Farkındalığı artırmak için Eylül ayının Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Ayı olduğuna dikkat çeken Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer alan prostat kanserini şöyle ifade ediyor:

“Prostat, yaklaşık olarak bir ceviz büyüklüğünde, erkeklerde mesanenin altında yerleşmiş, üreme faaliyetleri için çeşitli salgılar üreten bir organdır. Prostat kanseri ise prostat dokusunu oluşturan bazı hücrelerin anormal seyrederek tümör oluşturması sonucu meydana geliyor. Tümörler, prostatın sadece belirli bir kısmında gelişebileceği gibi birden çok kısmında da gelişebiliyor.”

Hastalığın erken dönemlerinde genellikle hiçbir belirti vermediğine değinen Prof. Dr. Sofikerim, hastalığın gelişim sürecini “Tedavi edilmezse zamanla büyüyerek idrar kanalına baskı yaratabiliyor. Böyle hastalarda idrar yapmayla ilgili bazı şikayetler görülüyor.” diyerek açıklıyor.

Prof. Dr. Sofikerim, prostat kanseriyle ilgili doğru bilinen yanlışları sıralıyor ve özelikle risk grubundaki kişilerin kontrollerini ihmal etmemesi için doğruları anlatıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mustafa Sofikerim

YANLIŞ: Prostat kanseri yalnızca yaşlı erkeklerde görülür
Her zaman olmasa da evet, ancak hastaların önemli bir kısmı da 50 ve daha genç yaşta olan erkekler. Bu nedenle, erken teşhis için 50 yaşın altındaki erkeklere de prostat kanseri taraması öneriliyor. Özellikle ailesinde prostat kanseri olan kişilerin 40 yaşından sonra kontrollere başlaması daha önemli hale geliyor.

YANLIŞ: Şikayetim yoksa prostat kanseri yoktur
Hayır! Prostat kanseri en az şikayet veren kanserlerin başında geliyor. Özellikle erken evredeki kanser hastalarında şikayet oluşmuyor. Ancak ilerleyen evrelerde şikayetler başlıyor.

YANLIŞ: Prostat kanseri hızlı ilerlemez
Çoğu prostat kanserinin yavaş ilerleme eğiliminde olduğu doğrudur. Ancak önemli bir kısım hastada, kanser çok saldırgan ve hızlı seyredebiliyor.

YANLIŞ: Ailemde prostat kanseri yok, ben de olmam
Aile öyküsü ve bazı ırklar prostat kanseri riskini artırsa da birçok hastanın ailesinde prostat kanseri yoktur ya da bilinmiyordur. Yapılan çalışmalar hastaların ancak yüzde 15’inin ailesinde prostat kanseri öyküsü olduğunu gösteriyor. Birinci derece akrabalarından birinde prostat kanseri olanlar kişilerde risk 2 kat, ailesinde 2 kişide prostat kanseri görülüyorsa risk 5 kat, üçünde görülenlerde ise 11 kat artıyor.

YANLIŞ: PSA prostat kanser testidir
Kan örneğiyle bakılan PSA (prostat spesifik antijen) kanserli hücreden değil, prostat tarafından salgılanan bir belirteçtir. PSA’nın bir tarama testi olduğunu söyleyen Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sofikerim kanda yüksek olmasının, prostata bağlı bazı sorunların olduğuna işaret ettiğini söylüyor. Kanserde olduğu gibi kanser dışı birçok prostat hastalığında da PSA yüksekliği görülebilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

YANLIŞ: PSA testi muayenenin yerini tutar
Sadece PSA’ya bakılırsa, prostat kanserlerinin yaklaşık dörtte birini atlamış, gözden kaçmış olur. PSA’nın yükselmediği bazı prostat kanserlerinde tanı konabilme şansı rektal muayene ve prostat multiparametrik MR tetkiki sayesinde olur.

YANLIŞ: Prostat kanseri çevreme ya da eşime bulaşabilir
Prostat kanseri bir enfeksiyon hastalığı gibi bulaşıcı bir hastalık değil. Cinsel ilişki ile de bulaşmıyor.
YANLIŞ: Prostat kanseri tedavisi sonucunda idrar kaçırma ya da iktidarsızlık kaçınılmazdır
Prostat kanser ameliyatları veya ışın tedavisi sonrası görülebilen sorunların en sık idrar kaçırma ve iktidarsızlık olasılığı olması doğrudur. Ancak günümüzde gelişmiş tıbbi yöntemler laparoskopik ve robot yardımlı laparoskopik cerrahi ve deneyimli ellerde bu sorunlar oldukça nadir görülür.

YANLIŞ: Bazı yiyecekler ve sık cinsel ilişki prostat kanserine neden olur
Prof. Dr. Mustafa Sofikerim ne sık cinsel ilişkinin ne de bazı yiyeceklerin, prostat kanseri nedeni olmadığını belirtiyor. Prostat kanseri riskini yükselten etkenlerin başında genetik özellikler ve sigara gibi zararlı alışkanlıklar geliyor.

YANLIŞ: Doğru beslenme ve vitamin takviyeleri, bitkisel ilaçlarla ile prostat kanserinden tamamen korunabilirim
Beslenme ve yaşam tarzının genel anlamda kanser oluşum süreçlerinde olumlu etkilere sahip olduğu bilinse de, yalnızca bu yöntemlerle prostat kanserinin tedavi edileceği fikri yanlıştır.

 

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

Yaşlandım artık her şeyi çabuk unutuyorum… Günümüzde hemen hepimizin ortak sorunu olan ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de, aslında ‘Alzheimer’ gibi son derece ciddi hastalığın ilk sinyallerinden biri olabiliyor! Alzheimer, 65 yaş üzerinde en sık görülen ve demansa neden olan ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık. Hafızayı, davranışı, düşünmeyi ve sosyal yetenekleri bozarak, kişinin günlük yaşam aktiviteleri ile sosyal özerkliğine engel olacak düzeyde bir bilişsel gerilemeye neden oluyor. Üstelik günümüzde yaygınlığı gün geçtikçe artıyor; dünyada her 3 saniyede bir yeni Alzheimer tanısı konuyor. Ülkemizde net veriler olmasa da, 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu, bu sayının her geçen gün katlanarak arttığı ve tanı konulmamış çok sayıda hasta olduğu belirtiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Günümüzde tam bir tedavisi olmasa da erken tanı ve tedavi sayesinde Alzheimer’ın ilerleme hızı belirli bir süre durdurulabiliyor veya yavaşlatılabiliyor. Verilen eğitimler ile hastalıkla baş etme donanımı kazanmak için hasta ve ailesine zaman kazandırılmış olunuyor. Dolayısıyla erken tanı için özellikle 65 yaş üzerindeki kişilerde oluşan  ‘unutkanlık’ sorunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak düşünülmeyip, zaman kaybetmeden bir nöroloji hekimine başvurmak büyük önem taşıyor.” diyor.

20-30 yıl önceden sinyal veriyor!

Alzheimer, beyinde anormal protein depolanması ve sinir hücre kaybı ile seyreden bir hastalık.  Beyindeki değişiklikler hastalığın bulgularının ortaya çıkmasından 20-30 yıl önce başlıyor. Günümüzde Alzheimer tanısını kesinleştiren, objektif olarak ölçebilen, normal veya patolojik biyolojik süreçleri tanımlayan veya tedavi yanıtını değerlendirebilen biyoişaretleyiciler yaygın olarak kullanılıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Ülkemizde beyin omurilik sıvısında, hatta kanda bakılan amiloid ve tau protein düzeyleri, genetik yatkınlık ve geçişlilik tespiti için kandan test edilen ve Alzheimer’den sorumlu olan ApoE, APP, Presenilin, I ve II gibi genleri,  MRI ile beynin yapısal görüntülemelerinde saptanan ve küçülme analizi yapan volüm ölçüleri gibi yöntemler sayesinde,  henüz bulguların görülmediği hastalık öncesi dönemdeki riskli kişiler ile bulguların yeni başladığı hastalar yüksek doğrulukla saptanabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Neşe Tuncer

ERKEN DÖNEM BELİRTİLERİNE DİKKAT!

Alzheimer hastalığı iç görüyü erken dönemden itibaren bozabilen bir hastalık olduğu için hastalar çoğu zaman içinde bulundukları durumun farkında olamayabiliyor ve hekime gitmeyi reddedebiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, hasta yakınlarının Alzheimer’a yönelik belirtileri fark ettikleri zaman gecikmeden hekime başvuruyu sağlamalarının son derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın erken belirtilerini şöyle sıralıyor:

Yakın geçmiş hatırlanmıyor

Sinsi ilerleyen bir hastalık olan Alzheimer sıklıkla yakın bellek kusurlarıyla başlıyor. Hastalık yeni bilgi öğrenmeye engel olup önce en yeni yaşanmışlıkların silinmesine neden oluyor. Yakın geçmişteki kişisel ve aktüel olaylar, bir gün önce yaşanılanlar unutulurken, eskiye ait yaşantılar ise hatırlanıyor. Hastalık ilerledikçe eski anılar da hafızadan siliniyor.

Eşyalar bulunamıyor, sorular tekrarlanıyor

Eşyaları uygunsuz yerlere koyma ve bulamama, aynı soruları tekrar tekrar sorma, kelime bulma güçlüğü ve konuşurken konuyu unutma sorunları da sık görülen erken dönem belirtilerinden.

Alışılagelmiş görevler yapılamıyor

Alışılagelen rutin işleri ve hobileri yapmakta güçlük (yemek yapma, araba kullanma, tamirat, dikiş dikme), bir işi başlatamama, yargılama ve karar vermede güçlük çekme ile konsantre olamama da hastalarda sıkça görülüyor.

Kişilik değişimi yaşanıyor

Nedensiz davranış ve duygu durum değişiklikleri de Alzheimer hastalığında sıklıkla görülen belirtileri oluşturuyor. İçe kapanma, depresyon ya da aşırı öfkelilik, ajitasyon nedensiz sinirlenme, bağırma, saldırganlık ya da şüphecilik (parasının çalındığını, öldürülmek için ilaç verildiğini, eşinin kendisini aldattığını düşünme) gibi davranış değişiklikleri ve psikiyatrik bulgular da sık oluşuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Zaman ve yer algısı bozuluyor

Yer ve zamanın farkında olamama gibi sorunlar yaşanıyor. Özellikle bilinen yollarda kaybolma, yön bulmakta güçlük yaşama da Alzheimer hastalığının tipik belirtilerini oluşturuyor.

Kişisel görünüşe ve çevreye ilgi azalıyor

Kişisel görünüşe ve başkalarına karşı kayıtsızlık gibi sorunlar yaşanıyor. Alzheimer ilerledikçe çevreye karşı ilgi azlığı gelişiyor, örneğin hasta hobilerini yapmada isteksiz olabiliyor, ev ile ilgili sorumluluklarından vazgeçiyor.

Tedaviyle hastalığın bulguları yavaşlatılıyor

Alzheimer hastalığında erken tanı büyük önem taşıyor. Günümüzde kullanılan ve hastalığın bulgularını yavaşlatmakta etkili olduğu kanıtlanmış semptomatik tedavilerden özellikle asetil kolin esteraz inhibitörlerinin etkinliği, sinir hücresi kaybı çok artmadan erken dönemde başlanırsa, daha uzun süreli oluyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, erken dönemde  tanımlanan Alzheimer’da, hastalığın bulgularını arttıracak olan atherosklerotik riskler, vitamin eksiklikleri, tiroit hastalıkları ve depresyon gibi diğer faktörlerin kontrol altına alınabildiğine işaret ederek, “Ayrıca hastaya bilimsel olarak faydalılığı kanıtlanmış uygun beslenme, bilişsel stimülasyon, uyaranların arttırılmasının yanı sıra bedensel ve zihinsel egzersiz yöntemleri öğretiliyor. Hasta ve ailesine hastalıkla baş etme ile mücadele etme donanımı kazanmak için zaman kazandırılmış olunuyor. Hastalık bulguları ilerledikten sonra ise tedavilerin faydası sınırlı olarak kalıyor.” diyor.

İlaç çalışmaları umut veriyor

Dünyada ve ülkemizde kullanılan iki grup ilaç dışında, Alzheimer tedavisine yönelik farklı ilaçlar üzerine çalışmalar halen devam ediyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bu ilaçlardan 31’inin faz 3 olarak adlandırılan son aşamaya geldiklerini belirterek, tedaviyle ilgili gelişmeleri şöyle anlatıyor: “2021 yılı ortasında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bir ilaca şartlı onay vererek erken dönemdeki Alzheimer hastalarında kullanılabileceğine karar verdi. İlaç, Alzheimer hastalığında, henüz hastaların şikayetleri başlamadan önce, beyinde birikmeye başlayan amiloid proteinini beyinden temizleyebiliyor. Ancak ne kadar faydalı olduğuna karar verebilmek için çalışmalar sürdürülmeye devam ediyor. Benzer mekanizma ile amiloid plakları temizleyen farklı ilaçların sonuçlarının da çok yakında çıkması bekleniyor.”