Yazılar

‘Meme onarımı’ ameliyatı

‘Meme onarımı’ ameliyatı

2020 yılında dünya genelinde 2 milyon 300 bin yeni meme kanseri tespit edilmiş. Bu sayı, yaklaşık olarak her 8 kadından 1’inin meme kanseri olduğunun da göstergesi. Meme kanserinin görülme oranı geçmiş yıllara göre giderek artıyor. Ancak meme kanseri yaygınlaşırken tedavideki başarı oranlarının yükselmesi de dikkat çekiyor. Uzmanlar bu durumda, kadınların bilinçlerinin artmasının ve tarama programlarına daha sık başvurmalarının önemli bir payı olduğunu söylüyorlar. Tarama programları sayesinde erken teşhis oranı yükseliyor, erken teşhiste tedavi başarısı daha yüksek olduğu için kadınların hayata tutunma oranı artıyor.

Hastalık artıyor ama tedavi başarısı da yükseliyor

Meme kanserinin tedavisinde farklı yöntemler olsa da cerrahi tedavi hala önemli bir yer tutuyor. Tedavide hastaların büyük bir bölümünde, dişilik sembolü olarak algılanan meme korunabiliyor. Ancak yine de bazı durumlarda memenin kısmi veya tümüyle alınması gerekebiliyor. Kanserle savaşmak gibi zorlu bir mücadeleye meme kaybı sonrasında estetik kaygılar de eklenince, hastalarda özgüven kaybından ciddi travmaya kadar uzanan önemli sorunlar gelişebiliyor. Aslında meme kanseri sebebiyle memede oluşan deformasyonlar ve meme kaybı  ‘meme onarımı ameliyatı’ ile başarıyla düzeltilebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak, meme onarımı ameliyatlarında doğal görünüme oldukça yakın sonuçlar elde edilebildiğine işaret ederek, “Meme onarımı; protez, doku genişletici ve doku transferi gibi çeşitli yöntemlerle yapılıyor. Bu ameliyatların yöntemleri ve zamanlamaları; hastaların genel sağlık durumları, bireysel ihtiyaçları ile tercihleri gibi çeşitli etkenler göz önünde bulundurularak planlanıyor. Meme onarımı ameliyatı sayesinde hastalar özgüvenlerine yeniden kavuşuyor ve yaşamlarına daha sağlıklı devam edebiliyorlar” diyor.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Aynı anda veya geç zamanlı onarım

Cerrahi olarak tamamı veya bir kısmı alınan memenin tekrar bir bütün haline getirilmesi ‘meme onarımı’ olarak adlandırılıyor. Meme onarımı; mastektomi (memenin alınması) ile aynı anda ve geç zamanlı olmak üzere iki şekilde yapılabiliyor. Onarımın zamanlamasında kişisel tercihler ve hayat tarzı önemli olsa da; hastanın yaşı, genel sağlık durumu, kanserin evresi, ameliyat sonrası radyoterapi ve/veya kemoterapi alınıp alınmayacağı gibi pek çok nokta da göz önüne alınıyor. Mastektomi ile aynı anda onarımla hastalıklı olmayan meme cildi ve bazı durumlarda meme ucu korunarak normale yakın, oldukça tatmin edici meme görünümü elde edilebiliyor. “Aynı anda yapılan meme onarımıyla hastalar ikinci kez ameliyattan kurtuluyorlar. Daha da önemlisi meme kaybı yaşamadıkları için psikolojik ve sosyal zorluklar çekmiyorlar” diyen Prof. Dr. Bülent Saçak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öte yandan ameliyat ve hastanede yatış süreleri, iş ile normal hayata dönüş zamanları göreceli olarak daha uzun oluyor. Geç onarımda edilen estetik sonuçlar ise mastektomi ile aynı anda onarımla karşılaştırıldığında her zaman daha az tatmin edici kalıyor.”

Meme ucu yapılabiliyor

Mastektomi ile meme ucunun da alındığı hastalarda ameliyattan ve ışın tedavisi de uygulanacaksa ışın tedavisinin bitiminden 4-6 ay sonra, lokal anestezi altında, lokal deri flepleriyle meme ucu oluşturulabiliyor. Meme ucunu çevreleyen ve areola olarak adlandırılan, meme cildinin diğer kısımlarıyla ton farkı olan bölge ise tatuaj işlemiyle başarıyla yapılıyor. İlerleyen dönemde, iyileşme tamamlandıktan sonra belirgin olan asimetriler varsa, bunları gidermek, görünümünü iyileştirmek için iz düzeltimi, meme dikleştirme ve yağ grefti uygulaması yapılabiliyor.

Prof. Dr. Bülent Saçak

Meme onarımında üç yöntem

Meme onarımı; protezler, hastaların kendi dokuları ve her iki yöntemin birlikte kombine edildiği, temel olarak üç yöntemle gerçekleştirilebiliyor. Prof. Dr. Bülent Saçak, bu yöntemleri şöyle özetliyor:

Protezler ile onarım: Vücudun başka bir kısmından doku almadan, silikon protezler ile meme onarımı yapılabiliyor. Bu metot için hastanın isteği kadar uygunluğu da önem taşıyor. En uygun hastalar vücudunda başka bir bölgeden ameliyat istemeyen, meme cebi yeterli, radyoterapi almamış/almayacak hastalar oluyor.

Hastanın kendi dokularıyla onarım: Vücudun başka kısımlarından alınan dokuların taşınarak şekillendirilmesi ile yapılan onarımdır. Hastanın kendi dokularıyla gerçekleştirilen onarım, dokuların benzer nitelikleri nedeniyle doğala en yakın sonuçları veriyor. Vücutta en sık başvurulan doku kaynağı karın bölgesi oluyor. Ayrıca kalça, sırt ve uyluk, diğer özdoku kaynaklarını oluşturuyor.

Her iki yöntemin kombine edilmesi: Her iki tekniğe ait olumsuzlukların diğer metodun yardımıyla ortadan kaldırılması prensibine dayanıyor. İki tekniğin risklerini de içerdiği için günümüzde en az tercih edilen yöntemdir.

İyileşme süresi 3-4 haftayı buluyor

Hastanın günlük yaşam aktivitelerine dönüş süresi, tercih edilen onarım yöntemine bağlı olarak değişmekle birlikte, genellikle 3-4 haftayı buluyor. Birçok onarım yönteminde, ameliyat bölgesindeki kan ve sıvıları dışarı almak için kullanılan drenler 1-2 hafta içinde sonlandırılıyor. Hastanın ilk 3 hafta içinde, işlem yapılan taraftaki omuz ve kol hareketlerini kısıtlaması iyileşmeyi hızlandırıyor ve ağrıyı azaltıyor. Yürüyüş gibi basit egzersizlere hemen ilk günden itibaren başlanabilirken, pilates ve ağırlık kaldırma gibi kompleks egzersizler için 2 ay kadar beklemek gerekebiliyor.

Jinekolojik kanserlere karşı 3 önemli kural!

Jinekolojik kanserlere karşı 3 önemli kural!

Dünyada kadınlarda görülen her beş kanserden birini jinekolojik kanserler oluşturuyor. Jinekolojik kanserler her yıl kabaca bir milyon kadında teşhis ediliyor ve yüzbinlerce ölüme neden olabiliyor. Rahim, yumurtalık ve rahim ağzı kanserleri, jinekolojik kanserlerin yüzde 95 gibi büyük bir oranını kapsıyor. Ülkemizde de sık görülen jinekolojik kanserlerde ölüm oranı yüksek olsa da aslında erken teşhis ve tedavi hayat kurtarıyor! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Fuat Demirci, her yıl düzenli olarak yapılan jinekolojik muayenelerin kadın kanserlerinin önlenmesinde veya erken teşhis edilmesinde en önemli faktörü oluşturduğuna dikkat çekerek, “Bu nedenle, her kadının hiçbir yakınması olmasa dahi 21 yaşından itibaren jinekolojik muayene yaptırmayı ihmal etmemesi gerekiyor. Ayrıca adet düzeninde değişiklik, anormal kanama, ağrı, akıntı ve ilişki sırasında oluşan kanamalarda mutlaka hekime başvurulmalı. Bunların yanı sıra jinekolojik kanserlere yol açan risk faktörlerinin bilinmesi ve bu yönde önlem alınması önem taşıyor. Bu üç faktör jinekolojik kanserlerde yaşam kurtarıyor” diyor.

Prof. Dr. Fuat Demirci

RAHİM KANSERİ

Rahmin iç dokusundan kaynaklanan ve genellikle menopozdan sonra oluşan rahim kanseri erken dönemde tespit edilebilen bir hastalık. Ülkemizde yumurtalık ve rahim ağzı kanserinden daha sık görülen rahim kanserinin tedavisine erken dönemde başlandığında başarı oranı oldukça yükseliyor.

Belirtileri: Menopoz döneminde oluşan vajinal kanama, adet gören kadınlarda ise düzensiz kanamalar ve ara kanamalar, rahim kanserinin tipik belirtilerini oluşturuyor.

Erken tanı için: Rahim kanseri hastaların yüzde 75’inde erken dönemde teşhis edilebiliyor. Dolayısıyla adet gören kadınların düzensiz veya ara kanamalarda, menopoz sonrasında ise bir kez oluşsa dahi vajinal kanamalarda hekime başvurmaları büyük önem taşıyor.

Tedavisi: Erken dönemde rahmin alınması yeterli geliyor ve hayat kurtarıcı oluyor. İleri evrelerde ise rahim, yumurtalıklar, omentum ve lenf düğümlerinin alınması gerekiyor. Prof. Dr. Fuat Demirci, cerrahi tedaviye destek için radyoterapi ve kemoterapi yöntemlerine de başvurulduğunu belirterek, “Son yıllarda hastaları pelvik ve paraaortik (karında büyük damarların etrafındaki lenf düğümleri) lenf düğümünün alınmasından korumak amacıyla laparoskopik sentinel lenf nod örneklemesi yapılıyor. Ayrıca moleküler tekniklerle gerçekleştirilen değerlendirmelerde konvansiyonel yöntemlerle atlanma olasılığı olan hastalar etkili biçimde tedavi edilebiliyor. Sentinel lenf nod örneklemesi hastayı hem olası ameliyat komplikasyonlarından hem de lenf bezlerinin alınmasından kaynaklanan ayaklarda şişlik ve ödem gibi komplikasyonlardan koruyor” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

RAHİM AĞZI KANSERİ

Tıp dilinde ‘serviks kanseri’ olarak adlandırılan rahim ağzı kanseri, dünyada kadın kanserleri arasında 4. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl yaklaşık 570 bin kadın, etkeni human papilloma virüsü (HPV) olan rahim ağzı kanserine yakalanıyor ve bu kadınların yarısı yaşamını yitiriyor. Bunun nedeni ise erken dönemde belirti vermeyen bir hastalık olması. Rahim ağzı kanseri aslında önlenebilen veya erken evrelerinde başarıyla tedavi edilebilen bir hastalık. Ülkemizde de uygulanan HPV aşısı rahim ağzı kanserinden korurken, smear testi de kanser öncülü lezyonların erken dönemde yakalanmasına yardımcı oluyor.

Belirtileri: Rahim ağzı kanserinde erken dönemde belirtiler görülmüyor. Geç dönemde ise kanlı akıntı, ilişki sırasında kanama ve düzensiz adet kanamaları şeklinde kendini belli ediyor.

Erken tanı için: Hiçbir yakınması olmasa bile 21 yaş üzerinde ve cinsel yaşamda aktif olan kadınların düzenli aralıklarla smear testi yaptırmaları şart! Smear testinden şüpheli bir sonuç çıkarsa, HPV araştırması, kolposkopi ve biyopsi ile kanserin öncül lezyonları saptanabiliyor. Ayrıca 30 yaş üzeri kadınlarda her 5 yılda bir birlikte yapılan smear ve HPV testi de taramada kullanılıyor. Prof. Dr. Fuat Demirci, günümüzde rahim ağzı kanserinden korunmak için en önemli yöntemin HPV aşıları olduğuna işaret ederek, “HPV aşıları kız ve erkek çocuklarda 9 yaşın üzerinde yapılıyor. Ülkemizde de 9 HPV virüsünden koruyan aşıdan üst yaş sınırı olmadan tüm kadınlar faydalanabiliyor. Ancak aşı yaptıran kadınların da smear testini ihmal etmemeleri gerekiyor” diye konuşuyor.

Tedavisi: Erken dönemde rahim ağzının küçük bir kısmının koni şeklinde alınması yeterli gelirken, ileri dönemlerde ise ameliyatın müdahale alanı genişliyor. Hastalığın ilerlemiş olduğu durumlarda ameliyatın yanı sıra radyoterapi ve kemoterapi tedavisi de gerekebiliyor.

YUMURTALIK KANSERİ

Yumurtalık kanseri ülkemizde jinekolojik kanserler arasında rahim kanserinden sonra 2. sırada yer alıyor. Sinsice ilerlemesi nedeniyle hastaların büyük çoğunluğunda tanı ileri evrede konulabildiği için ölümcül kanser olarak ifade ediliyor. Aslında erken teşhis edildiğinde tedavide yüzde 80-90’lara varan başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Yumurtalık kanserinin yüzde 10-15’inde genetik geçiş etkili oluyor. Dolayısıyla genetik öykü varlığında gen araştırması yapılarak kadının sıkı takibe alınması büyük önem taşıyor.

Belirtileri: Yumurtalık kanseri erken dönemde belirti vermeyen bir kanser türü. İleri evrelerde ise daha çok hazımsızlık, karında şişme, bulantı ve kilo kaybı gibi mide-bağırsak sistemiyle ilişkili sorunlara yol açıyor. Gastrit, ülser ve kolit gibi hastalıklara özgü belirti vermesi nedeniyle zaman kaybı oluyor; her 3 kadından 2’sinde hastalık ileri evrede (Evre 3-4) teşhis ediliyor.

Erken tanı için: Yumurtalık kanserinde en önemli erken tanı yöntemi düzenli aralıklarla yapılan jinekolojik muayene ve ultrasonografidir. Riskli olduğu saptanan kadınlarda ise bazı kan testleri (tümör belirteçleri) ve ultrasonografik takip önem taşıyor. Ayrıca genetik risk saptanarak muayene ve takip sıklığı belirleniyor.

Tedavisi: Prof. Dr. Fuat Demirci, cerrahi yöntemin yumurtalık kanserinin temel tedavisini oluşturduğunu belirterek, “Ameliyatta amaç gözle görülebilir kanser hücrelerinin tümünü almaktır. Bu amaçla gerekirse bağırsaklardan bir kısım ve dalak da alınabiliyor. Yumurtalık kanserleri kemoterapiye iyi cevap veren tümörlerdir. Ameliyat sonrasında kemoterapiyle tedavi destekleniyor.” diyor 

Lenfoma tedavi edilebilen bir kanser türü!

Lenfoma tedavi edilebilen bir kanser türü!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan lenfoma, bir başka deyişle lenf bezi kanseri, erişkin kanserleri arasında 7. sırada yer alıyor. Genellikle ergenlik döneminde ve 55 yaş sonrasında gelişen lenfomanın yürekleri ferahlatan özelliği ise günümüzde tedaviden oldukça başarılı sonuçlar elde edilebilmesi. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenfomanın nadir görülen bazı türleri dışında, erken teşhis ve tedaviyle tamamen iyileşme sağlanabilen bir kanser türü olduğuna dikkat çekerek, “Son yıllarda hedefe yönelik akıllı moleküllerin de kullanılmasıyla birlikte lenfoma tedavisinde önemli başarılar elde edilebiliyor. Öyle ki bazı lenfoma türlerinde yüzde 95 oranında başarı sağlanabiliyor. Ayrıca agresif türlerinde dahi hastalık kontrol altına alınabiliyor. Ancak erken tanı için tarama yöntemi olmaması nedeniyle lenfomanın belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak gerekiyor. Lenfomanın ilk sinyali ise genellikle boyun, koltuk altı ve kasık bölgelerinde sebepsiz yere gelişen ağrısız şişlik oluyor. Bu belirtide zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor” diyor.

Lenfoma

Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu

Çok sayıda alt grubu var

Vücudumuzun çeşitli bölgelerinde yer alan ve enfeksiyon hastalıklarına karşı bariyer görevi yapan lenf düğümleri bağışıklık sistemimizin önemli bileşenlerinden birini oluşturuyor. Lenfoma, lenfosit olarak adlandırılan hücrelerde gelişen kötü huylu hastalıklar olarak tanımlanıyor. Bu lenfositler vücudumuzun hemen her bölgesinde bulunuyorlar, ancak lenfomalar lenf düğümlerinin primer hastalığı oluyor. Sıklıkla da boyun, koltuk altı, kasık, göğüs ve karın boşluğunda yer alan lenf düğümlerine yerleşiyorlar. Lenfoma toplumdaki yaygın inanışın aksine tek bir kanser türü değil. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenfomanın aslında Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfoma olmak üzere iki ana gruba ayrıldığını belirterek, “Bunların da kendi içlerinde alt tipleri bulunuyor. Öyle ki özellikle Hodgkin dışı lenfomanın onlarca alt grubu mevcut” diyor.

Ağrısız şişlik ilk belirtisi olabilir!

Lenfomanın ilk belirtisi genellikle boyunda, kasıkta veya koltuk altında yer alan lenf düğümlerinde ele gelen şişlik oluyor. Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, lenf düğümünün büyüme hızının ise hastalığın alt tipine göre değişiklik gösterdiğine işaret ederek, şöyle devam ediyor: “Yavaş seyirli tiplerinde tümör yıllar içinde çok yavaş büyürken, hızlı seyirli lenfomalarda ise büyüme günler içinde fark edilebiliyor. Lenfomalarda, lenf düğümlerinde ağrı olması beklenmiyor, ancak lenf bezi çok hızlı büyümüşse, ağrı yapabiliyor. Yüksek ateş, gece terlemesi ve kilo kaybı lenfomalarda gelişebiliyor. Bu belirtiler genellikle hastalığın evresi ilerlediğinde ortaya çıkıyor. Hodgkin lenfomada ek olarak sebebi açıklanamayan kaşıntı olabiliyor. Bazen tanı hastanın hiçbir yakınması olmayıp başka bir hastalık için yapılan incelemelerde tesadüfen de konulabiliyor”

Pek çok etken riski artırıyor!

Lenfoma, hangi dokudan kaynaklanırsa kaynaklansın, hücrenin kendi genetiğinde olan bozukluklar nedeniyle kontrolsüz olarak çoğalmasıyla ortaya çıkıyor. Herbisit (yabani bitki öldürücü ilaçlar) ve pestisitler ile (zararlı mikroorganizmaları kontrol altına almakta kullanılan ilaçlar) uğraşmak, AIDS hastalığı, organ nakli yapılması ve genetik geçişli immün yetmezlik riski artırıyor. Helikobakter Pilori (mide mikrobu), Hepatit C ve  Ebstein Barr virüsü (öpücük hastalığı etkeni) gibi bazı virüsler de lenfoma riskini arttıran faktörlerden. İmmün sistemini etkileyen bazı ilaçlar ve bazı otoimmün hastalıklar, kronik antijenik uyarı, lenfoid sistemin sürekli sabit bir uyaranla uyarılması da lenfomanın gelişme riskini artıran etkenler olarak biliniyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Tedavi edilebilen bir kanser türü!

Lenfomanın tanısı, büyümüş olan lenf bezlerinden birinin cerrahi olarak tamamen çıkartılarak patolojik incelenmesiyle konuyor. Uygulanacak olan tedavi protokolü alınan bu patoloji sonucuna göre planlanıyor. Hodgkin dışı lenfomaların bir kısmı çok yavaş seyirli olup, yıllarca tedavisiz izlenebiliyor. Bir kısmı ise çok hızlı ilerliyor, bu nedenle tanı konulduktan sonra hemen tedaviye başlanması büyük önem taşıyor. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşen Timurağaoğlu, günümüzde nadir görülen bazı türleri dışında lenfomaların tedavisinde yüksek başarı oranları elde edildiğini belirterek, “Lenfomalarda cerrahi tedavi hemen hiç uygulanmıyor. Kemoterapinin yanı sıra akıllı ilaçların da bulunduğu ilaç protokollerine başvuruluyor, bazı hastalarda ışın tedavisi de gerekebiliyor. Akıllı ilaçlar sayesinde yan etkiler çok azalırken, tedavinin etkinliği de bir o kadar artıyor. Bazı alt tiplerinde ise ilk tedavi sürecine yanıt alınsa bile yüksek doz tedaviyle birlikte hastanın kendi kök hücrelerinin verildiği otolog kök hücre nakline ihtiyaç duyulabiliyor” diyor.

Dünya yaşlanıyor, Sepsis oranı artıyor!

Dünya yaşlanıyor, Sepsis oranı artıyor!

Sepsis için kısa bir tanımlama gerekirse “vücuttaki en ağır enfeksiyon hali” denilebilir. Sepsiste vücut, ağır enfeksiyonlara aşırı tepki verir. Bu, öyle ileri düzeyde bir tepki olur ki, organ yetmezliğinden hayat kaybına kadar önemli sonuçlara yol açar. Halk arasında “kan zehirlenmesi” olarak da bilinen sepsisin nedeni; virüs ya da bakteriler. Peki, hayatımızın çeşitli dönemlerinde farklı nedenlerle enfeksiyon atlattığımız halde, enfeksiyon nasıl en ağır hale gelerek sepsise dönüşüyor? Hayatı nasıl tehdit edebilir hale geliyor? Önlem almak mümkün mü? Bu soruları Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. İsmail Cinel’e sorduk ve sepsis hakkında bilinmesi gerekenleri öğrendik.

Dünyada her 5 kişiden birinin ölüm nedeni, sepsis! Hal böyle olunca, sepsis riskini bilmek, düşünmek ve önlem almak gerekiyor. Üstelik yalnızca tıp dünyasının değil, bireylerin de aktif olarak alabileceği önlemler var. Covid-19 pandemisi, dünya çapında enfeksiyonların yol açabileceği büyük riskleri hepimize hatırlattı. 2 yıl boyunca milyonlarca cana mal olan ve hayatımızı alt üst eden pandemi sürecinde pek çok hasta yoğun bakım tedavisi gördü. Ancak Covid-19 nedeniyle yoğun bakımda tedavi gören ve hayatını kaybeden her yüz hastadan 95’inin ölüm nedeni, Covid ilişkili sepsis oldu. Prof. Dr. İsmail Cinel, “Sepsiste vücut, enfeksiyonlara karşı anormal ve düzensiz yanıt veriyor; organların işlevi bozuluyor ve yetersiz kalıyor. Dolayısıyla sepsis, yaşamı tehdit eden klinik bir tablo haline geliyor. Sepsis, ancak yoğun bakım servislerinde tedavi edilecek bir hastalık ve yine yoğun bakımların en ölümcül hastalığı olarak kabul ediliyor” diyor.

Prof. Dr. İsmail Cinel

Bağışıklık düzeyini yükseltin

Sepsis, dünyada her yıl 12 milyon insanın ölümüne yol açıyor. Üstelik bebeklikten yaşlılığa kadar her dönemde kişinin karşılaşabileceği bir risk. Tıp dünyasında sepsis riskini düşürecek yeni tedavi yöntemleri kadar önleyici yöntemlerin de araştırıldığını belirten Prof. Dr. İsmail Cinel önemli uyarılarda bulunuyor. “Kişilerin de bu riskten uzak durmak için yapması gerekenler var. Öncelikle kişisel temizliğe dikkat etmek gerekiyor. Elleri yıkamak çok ama çok önemli. Araştırmalar enfeksiyon etkenlerinin en sık eller yoluyla vücudumuza girdiğini gösteriyor. Elleri yıkamak kadar damlacık yoluyla bulaşın artığı salgın dönemlerinde maske kullanımı da yaşamsal öneme sahip. Onun dışında bağışıklığını güçlü tutacak; sağlıklı beslenme, düzenli uyku, egzersizi hayatının olmazsa olmazları haline getirmesi gerekiyor. Zira enfeksiyonlar bağışıklığın düşük olduğu zamanlarda daha ağır seyrediyor” diyor. Ancak her zaman bağışıklığı bu yollarla yükseltmek mümkün değil. Bazı genetik ya da kronik hastalıklarda ve bazı durumlarda bağışıklık düşük seyrediyor ki bu da enfeksiyonlara davetiye çıkması, bazen de sespis gelişmesi anlamına geliyor.

Kimler risk altında?

Hastanede yatan hastaların ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan sepsisin hastaneye tekrar yatışlarda da yine listenin başında yer aldığını belirten Prof. Dr. Cinel, risk altındaki gruplar hakkında şu bilgileri veriyor:

“1 yaş altı bebekler veya 75 yaş üzeri kişiler, kronik hastalar, hamileler, kanser gibi bağışıklık sistemini baskılayan hastalar, organ nakli ameliyatı geçirenler ve uzun süre yoğun bakımda ya da hastanede yatan kişiler daha fazla risk altında oldukları için bu gruplarda enfeksiyon gelişmesi açısından belirli zamanlarda risk faktörlerinin değerlendirilmesi, immunizasyon ya da bağışıklamanın gözden geçirilmesi ve tamamlanması sepsis riskinin gelişmesini önlemek açısından çok önemli!”

Dünyada giderek yaşlı nüfusun artmasının sepsis riskini artıracağını belirten Prof. Dr. İsmail Cinel, bu durumun genellikle yaşlılarda bağışıklığın gençlere göre daha düşük olmasından kaynaklandığına dikkat çekerken “Sepsis gelişen hastaların 2/3 kadarının yaşlılar olduğu tahmin ediliyor. Sepsis tanısı konduktan sonra 28 gün içinde hayatını kaybeden 75 yaş üstü hastalarda,  sepsise yanıt olarak görülen klinik ve laboratuvar değişikliklerin orta yaşlılara göre daha hafif veya yüzeysel olduğu görülüyor. Bu hastaların üçte birinde kan ve enfeksiyon yerinden alınan kültürler de negatif sonuçlanıyor yani yaşlılarda sepsis tanısı daha zor konuyor” diyor.

Prof. Dr. İsmail Cinel

8 önemli belirti var!

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu Prof. Dr. İsmail Cinel sepsisin önemli 8 belirtisini şöyle sıraladı:

  • Titreme, ateş veya vücut ısısında düşüklük,
  • Şiddetli halsizlik/kas ağrıları,
  • “Ölecek gibi” hissetme,
  • Bilinç değişikliği/sersemlik,
  • Sık nefes alıp verme/nefes darlığı,
  • Öksürük,
  • Kalp çarpıntısı/nemli ve soğuk cilt,
  • Gün boyu idrar yapamama

Bunlardan bir ya da bir kaçının görüldüğü durumlarda acilen en yakın sağlık kuruluşuna gitmek gerekiyor.

Erken tanı hayat kurtarıyor

Çok ciddi hayati riskler taşıyan sepsiste, pek çok hastalıkta olduğu gibi erken tanı çok önemli. Bunun için toplumda öncelikle sepsis farkındalığının artırılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. İsmail Cinel şunları söylüyor: “Toplumsal farkındalık, önlenebilir ölüm nedenlerinin başında gelen sepsisin görülme sıklığını da düşürecektir. Farkındalık şu şekilde olmalı: Öncelikle kişisel temizlik konusundaki bilinç yükselmeli. Sık sık ellerin yıkanması, yiyecek ve içeceklerin hijyenine dikkat edilmesi gibi. Enfeksiyonlara karşı aşı olmak da olası hastalık risklerini bertaraf eder. Ayrıca özellikle bağışıklığı düşük kişilerin enfeksiyon belirtilerini ciddiye alması, hastaneye başvurmayı ötelememesi erken tanı olanağını da artırarak, tedavi başarısının yükselmesini sağlar.”

Kurumlara düşen roller de var!

Prof. Dr. İsmail Cinel, kişiler kadar, tüm dünyadaki kurum ve kuruluşlara da bu konuda rol düştüğünü belirterek “Temiz su kaynaklarının sağlanması, kamusal temizliğe dikkat edilmesi gibi yönetimlerin yapacağı görevlerin yanı sıra hastanelerde doğum yapılan ortamların hijyeni, özellikle yoğun bakımlar ve ameliyathaneler başta olmak üzere enfeksiyon önleyici uygulamalara sıkı şekilde uyulması, doğru tedavilerle hastanede yatış sürelerinin kısaltılması, hastanelerdeki sağlık çalışanlarının, değişim hızının az olması, hastanelerde havalandırma sistemlerinin son teknoloji ile donatılmış olması gibi faktörler de sepsis gelişme oranını düşürecek önlemlerdendir” diyor.

Çocuklarda ‘miyopi’ riski artıyor!

Çocuklarda ‘miyopi’ riski artıyor!

Günümüzde özellikle dijital teknoloji kullanımının artması ve açık havada geçirilen zamanın azalması, çocuklarda önemli sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Örneğin, çocuklarda en yaygın görülen ve göz sağlığını ciddi şekilde etkileyebilen miyopi, bir başka deyişle uzağı net görememe sorununa yol açması gibi! Üstelik son yıllarda çocuklarda miyopi görülme oranında ciddi artış olduğu belirtiliyor. Yapılan çalışmalar, miyopinin her dört çocuktan birini etkisi altına aldığını gösterse de Dünya Sağlık Örgütü’ne göre 2050 yılında nüfusun yaklaşık yarısının miyop olması bekleniyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhsin Eraslan, miyopinin çocukların okul başarısını ve sosyal hayatını olumsuz yönde etkileyebileceğine işaret ederek, “Öyle ki tahtayı göremeyen çocuğun zamanla derslere olan ilgisi azalıyor ve notları düşmeye başlıyor. Oysa erken teşhis ve uygun tedaviyle uzağı görme sorununun ilerlemesi kontrol altında tutulabiliyor, hatta önlenebiliyor. Dolayısıyla çocukların her 6 ayda veya yılda bir, okul çağında ise özellikle okullar açılmadan önce göz muayeneleri olmaları ve sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıkları kazanmaları yönünde ebeveynleri tarafından teşvik edilmeleri gerekiyor” diyor. Prof. Dr. Muhsin Eraslan, miyopi riskini azaltmak için çocukların daha fazla açık hava aktivitelerine katılmaları ve ebeveynleri tarafından ekrana bakma sürelerinin kontrol edilmesi gerektiğine de dikkat çekiyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhsin Eraslan

Prof. Dr. Muhsin Eraslan

Miyopi için 6 önemli kural!

Tedavi ve takipte önemli olan, miyopinin ilerlemesini kontrol altında tutmak. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhsin Eraslan, miyopi sorununda ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken kuralları şöyle sıralıyor:

  • Gün içerisinde, akıllı telefon ve tablet kullanımı gibi yakın aktivitelerini olabildiğince kısıtlayın.
  • Yakın aktivite sürecinde 20 dakikada bir 20 saniye mola vermesini ve 20 metre kadar uzağa bakarak gözünü dinlendirmesini sağlayın.
  • Günde en az bir saat açık havada ve gün ışığında, tercihen kalabalık spor aktiviteleriyle zaman geçirmesi için teşvik edin.
  • Evde, özelikle çalışma odasının iyi aydınlatılmış olmasına dikkat edin.
  • Üç yaşındaysa akıllı telefon ve tablet kullanmasına izin vermeyin. Dört-altı yaş grubundaysa akıllı telefon ve tablet kullanımının 45 dakikayı aşmamasına özen gösterin. Daha uzun kullanım söz konusuysa iki-üç ayrı zaman diliminde olacak şekilde düzenleyin.
  • En önemlisi, 6 ayda bir veya senelik olarak göz muayenesini alışkanlık haline getirin.

Dijital alışkanlıklar miyopi riskini artırıyor!

Miyopi, gözün optik sisteminin bozulması sonucunda uzak nesnelerin bulanık, yakın nesnelerin ise daha net göründüğü bir göz problemini ifade ediyor. Gözün en ön tabakası olan kornea yoluyla göze giren ışık ışınları, gözbebeği aracılığıyla göz merceğine ulaşıyor. Kornea ve göz merceği ışık ışınlarını kırıyor, böylece ışık tam olarak retinanın üzerine düşüyor. Normalde, göz ışığı retina üzerinde odaklandığında, net bir görüntü oluşuyor. Uzağı net görememe durumu, yani miyopide ise göze giren ışık ışınları retinanın üzerine değil, bir miktar önüne düşüyor ve bunun sonucunda bulanık görmeye neden oluyor. Çocuklarda miyopinin ana nedeni genellikle genetik yatkınlık oluyor. Dolayısıyla ailesinde miyopi öyküsü olan çocuklar daha yüksek risk altındalar. Prof. Dr. Muhsin Eraslan, ancak modern yaşam tarzının da miyopiyi tetikleyebildiğini vurgulayarak, “Uzun süreli bilgisayar, tablet ile cep telefonu kullanımı ve açık hava aktivitelerinden yoksun bir yaşam tarzı da miyopi riskini artırabilir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhsin Eraslan

Erken dönemde tedavi ilerlemeyi durduruyor!

Miyopi nedeniyle uzağı bulanık görme sorunu genellikle gözlük veya lens kullanımıyla düzeltiliyor ve çocuğun net görmesi sağlanıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Muhsin Eraslan, net görmeyi mümkün kılan ve miyopinin ilerlemesini durduran tedavi seçeneklerini şöyle sıralıyor:

  • Gözlük ve kontakt lensler: Her iki yöntem, çocukların görüş yeteneğini düzeltmek için yaygın olarak kullanılıyor. Gözlük uygulamasında, merkezde tam numaraya sahip olan ve çevreye doğru numaranın azaldığı yeni gözlük camlarıyla miyopinin ilerlemesi durdurulabiliyor.
  • Damla tedavisi: Atropin türevi damlaların çok düşük konsantrasyonlarda kullanımıyla miyopide ilerleme durdurulabiliyor. Ancak bu damlaların kullanılmasına karar verildiğinde çocuğun sistemik hastalık ve yatkınlıklarının mutlaka araştırılması gerekiyor. Zira, kalp hastalıkları ve astım varlığında yan ekiler oluşturabildiği biliniyor.
  • Ortokeratoloji: Gece boyunca takılan özel lensler miyopinin geçici olarak düzelmesini sağlıyor.
  • Lazer Cerrahi: Belirli bir yaşa geldiklerinde lazer cerrahisi bazı çocuklar için seçenek olabiliyor, ancak genellikle yetişkinlik dönemine erteleniyor.

Miyopinin 5 önemli sinyali!

  • Uzakta bulunan yazıları okumakta zorlanmak
  • Okumak için yazıya yaklaşma ihtiyacı duymak
  • Televizyon izlerken veya uzaktaki nesneleri görmeye çalışırken sürekli gözleri kısmak
  • Gözleri sık sık kırpma ihtiyacı duymak
  • Baş ağrıları veya göz yorgunluğu sorunu yaşamak

 Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

 Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

Günümüzde çoğumuzun dert yandığı  ‘unutkanlık’  özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de, aslında 65 yaş üzerinde en sık görülen bunama nedeni olan ‘Alzheimer hastalığının ilk uyarılarından biri de olabiliyor! Türkiye’de net veriler olmasa da 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu ve uzayan insan ömrüyle birlikte bu sayının 65 yaş üzerinde her beş yılda bir iki katına çıktığı belirtiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Demans ve Davranış Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalığın ilerleme hızı belirli bir süre yavaşlatılabiliyor, hatta bazı tablolarda durdurulması bile mümkün olabiliyor. Alzheimer en sık unutkanlık gibi yakın bellek sorunlarıyla başlıyor. Hastalığın özelliği, önce yeni olaylar unutulurken eski yaşantıların detaylı bir şekilde hatırlanması. Bu durum hasta yakınlarını şaşırtabiliyor ve unutkanlığın gerçek olup olmadığının sorgulanmasına neden oluyor. Yıllar içinde hastanın belleğindeki bilgiler en yeniden en eskiye doğru bir bir siliniyor ve en eski anılar da kayboluyor. Dolayısıyla erken tanı için özellikle 65 yaş üzerindeki kişilerde oluşan  ‘unutkanlık’ sorununda zaman kaybetmeden konunun uzmanı bir nöroloji hekimine başvurmak gerekiyor” diyor.

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Alzheimer’ın 10 erken sinyali!

Alzheimer hastalığına erken tanı konulması tedaviden etkin sonuç alınmasında büyük öneme sahip.  Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın erken dönem belirtilerini şöyle sıralıyor:

·         Unutkanlık giderek artıyorsa ve günlük yaşamı artık etkiler hale geldiyse

  • Konuşmada bozulma varsa
  • Zaman ve yer algısında kayıp başladıysa
  • İç görü ve yargılamada bozulma varsa ve hastalık inkar ediliyorsa
  • İş planlama ve takipte zorluk başladıysa
  • Aynı soruları tekrar tekrar sorma, eşyaları yanlış yere koyma dikkat çeker hale geldiyse
  • Kişilik ve davranış değişikliği gözleniyorsa
  • Yol, yön bulma güçlüğü nedeniyle artık dışarı çıkmak zor oluyorsa
  • İçe kapanma, sosyal ortamlara girememe sorunu başladıysa
  • Hobi ve uğraşlardan vazgeçme olduysa

 

Beyindeki değişimler 20-30 yıl önce başlıyor

Alzheimer hastalığının nedenleriyle ilgili çok sayıda çalışma ve teori mevcut. Beyinde asetil kolin azalması bir neden olarak biliniyor. Yapılan çalışmalara göre; beynin kabuk kısmında hücre içi ve hücreler arasında anormal protein birikimi oluyor, buna bağlı olarak hücreler ölüyor ve hücreler arası bağlantılar geri dönüşümsüz kayboluyor. Bunun sonucunda beyinde hafızayla ilgili görev yapan aracı kimyasalların (asetil kolin) düzeyi azalıyor. Alzheimer hastalığında beyindeki bu değişimler belirtiler ortaya çıkmadan 20-30 yıl önce başlıyor. Dolayısıyla hastalık bulguları ilerledikten sonra tedavilerin faydası sınırlı kalıyor.

Aile öyküsü önemli bir risk faktörü

Beyindeki proteinlerin neden bazı kişilerde biriktiği tam olarak bilinmese de hastalığa yatkınlık oluşturan etkenler üzerine tıp dünyasının kapsamlı çalışmaları sürüyor. Alzheimer’de en önemli risk faktörünün ilerleyen yaş olduğu belirtiliyor. Bunun yanı sıra düşük eğitim düzeyi ve sedanter yaşam, ağır beyin travmalarına maruz kalmak, hipertansiyon ve diyabet gibi damar yapısını bozan hastalıkların kontrolsüz şekilde var olması, kadın cinsiyeti, tedavi edilmemiş depresyon, obezite, sigara ve alkol tüketimi, hatta hava kirliliği ve zehirli gazlar gibi pek çok etken hastalığın başlamasında etkili oluyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer, aile öyküsünün Alzheimer’da önemli bir risk faktörü olabileceğine işaret ederek, Alzheimer hastalığının bazı ailesel formlarında hastalığa yakalanma riskinin normal popülasyona göre 3-4 kat fazla görülebileceği belirtiliyor. Üstelik ailesinde Alzheimer hastalığı olan kişilerde hastalık 65 yaş öncesinde başlayabiliyor ve bu tablo ‘erken başlangıçlı Alzheimer’ olarak nitelendiriliyor. Bu nedenle aile öyküsü olan kişilerde genetik araştırma yapılması önem taşıyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Yeni tedaviler umut veriyor!

Alzheimer hastalığının tedavisinde Amerika Birleşik Devletleri’nde onay alan, henüz Avrupa’da onay almamış bazı yeni ilaçlar mevcut. Amiloid aşıları olarak geçen bu moleküller beyinde biriken anormal proteinleri temizleyerek etkili oluyorlar. Bilim dünyası her gün bu tedavileri geliştiriyor; etkinliğini arttıran ve yan etkilerini azaltan formlar üzerinde çalışıyor. Çalışmaları yakından takip ettiklerini belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Yakın bir dönemde ülkemizde de hastalarımıza verebileceğimiz yeni tedaviler için umutluyuz.” diyor.

Hastalığın ilerleme hızı yavaşlatılabiliyor

Halihazırda kullanılan ilaç tedavisi ve yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemelerle hastalığın ilerleme hızı yavaşlatılarak hastanın fonksiyonel kapasitesi artırılabiliyor. Demans ve Davranış Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, ancak tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için ilaç kullanımına mutlaka erken dönemde başlanması gerektiğine dikkat çekerek, “Özellikle, hastalığın bulgularını yavaşlatmakta etkili olduğu yapılan çalışmalarla kanıtlanmış olan ilaçların tedavisine erken dönemde başlandığında, tedavinin etkinliği daha uzun süreli oluyor. Erken teşhisin bir başka önemi ise bunamaya neden olan Alzheimer dışındaki tiroit hastalıkları, vitamin yetmezlikleri, depresyon ve diğer sistemik hastalıkların tedavi edilmesidir” bilgisini veriyor.

Bedensel ve zihinsel yöntemler önemli

Prof. Dr. Neşe Tuncer, ilaç tedavisinin yanı sıra bilişsel stimülasyon, hastanın zihinsel kapasitesinin arttırılmasına yönelik hobiler, faaliyetler, egzersizler, sosyalliğin arttırılması, fiziksel egzersiz programları, beslenme alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler (yeşil sebze, meyve, tahıllardan zengin kolesterolden  fakir Akdeniz diyeti ile beslenme) gibi bedensel ve zihinsel yöntemlerin de hastalığın ilerlemesini önlemede etkili olduğunu belirtiyor.

Ergenlikte kişisel bakım ve hijyen için altın öneriler!

Ergenlikte kişisel bakım ve hijyen için altın öneriler!

Günümüzde kişisel bakım ve hijyen konusunda bilinçlenme hızla artarken, ergen gençlerin olduğu ailelerde ise özellikle kozmetik kullanımı konusunda ebeveynlerle çocuklar arasında fikir ayrılığına düşülebiliyor. Birçok anne baba, çocuğunun bedensel ve hormonal değişimlerle karşı karşıya kalmasıyla kişisel bakım konusunda kozmetik ürünleri kullanmasına sıcak bakmıyor ve doğal yöntemler arayışına giriyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Ergenlik dönemi birçok fiziksel ve duygusal değişimin yaşandığı bir evredir. Bu süreçte, gençler bedensel ve hormonal değişimlerle karşı karşıya kalırken, kişisel bakım da büyük önem kazanır. Dış görünüşün benlik algısında önem kazandığı bu dönemde gençlerin sağlıklı bir yaşam tarzı ve hijyen alışkanlıkları geliştirmesi fiziksel görüntüleri kadar sağlıkları ve özgüven gelişimi için önemlidir” diyor. Peki, ergenlikte kişisel bakım nasıl olmalı? Nelere dikkat edilmeli? Hangi yanlışlardan kaçınılmalı? Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay ergenlik döneminde kişisel bakım hakkında bilinmesi gereken 8 önemli bilgiyi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Armağan Kutlay

  1. Her gün yüzünüzü temizleyin

Ergenlikte hormonların etkisiyle yüzde ve vücutta belirli bölgelerde sebum (yağ) üretiminin arttığını belirten Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Artan sebum üretimi ve ölü deri artıkları derideki gözeneklerin tıkanması ve akne oluşumuna neden olan başlıca faktörlerdir. Cildi fazla yağ ve kirden arındırmak için cilt yapısına uygun bir temizleyiciyle sabah ve akşam olmak üzere iki kez yüzü yıkamak, akne oluşumunu engellemekteki en önemli basamaktır. Temizleyiciler jel, köpük ya da sabun formunda olabilir. Cildin yağ dengesini bozmadan nazikçe temizleyecek bir yüz temizleyici ile yıkanıp temizlenen cildin nem dengesini korumak için hafif ve yağsız bir nemlendirici kullanmak da gerekebilir. Bu yaş grubunda cildin genellikle karma ya da yağlı yapıda olduğu göz önünde bulundurularak yağsız ve su bazlı ürünler tercih edilmelidir.”

  1. Sivilce ve aknede bu yanlışlardan kaçının!

Ergenlik döneminde hormonal faktörlerle ortaya çıkan ve gençlerin yüzde 90’ını etkileyen akne, özgüven sorunlarına da yol açabilen bir sağlık sorunu. Deride siyah ve beyaz noktalar, iltihaplı sivilceler, derin nodüller şeklinde görülebilen aknede tedavinin temelini; yüz temizliği, sağlıklı beslenme ve kaliteli uyku oluşturuyor. Ayrıca yüze fazla dokunmamak, sivilceleri kesinlikle sıkmamak, gözenekleri tıkayan kozmetik ürünler kullanmamak gerektiğini vurgulayan Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Akne tedavisi kişinin ihtiyacına göre dermatolog tarafından düzenlenmelidir. Sosyal medya gibi yerlerden görülen çeşitli kozmetik ürünlerin bir uzmana danışmadan kullanılması ciltte tahriş ve leke gibi olumsuz etkilere neden olabilir” diyor.

  1. Tüy dökücü krem kullanacaksanız!

Ergenlikte kız ve erkeklerde istenmeyen tüyleri azaltmak için epilatör, tüy dökücü krem, ağda ve tıraş gibi yöntemler kullanılabiliyor ancak dikkat! Dr. Kutlay “Ergenlikte kız ve erkeklerde farklı bölgelerde tüylenme ortaya çıkar. Kızlarda genital, koltukaltı ve bacak bölgelerindeki tüylerin artışı olağandır. Erkeklerde sakal ve bıyık bölgesi, göğüs ve karın çevresi gibi bölgelerde tüylenme olması beklenir. İstenmeyen tüyleri azaltmak için kullanılan her yöntem her cilt tipine uygun olmayabilir. Örneğin; batık oluşumuna yatkın, hassas ve kolay tahriş olan ciltlerde ağda kullanımı önerilmez, ağda sonrası güneş maruziyetinden kesinlikle kaçınılmalıdır. Hassas ciltlerde tüy dökücü kremler tahrişe neden olabilir. Ergenlik süreci biten ve tüylenmesi tamamlanan gençlerde lazer epilasyon etkili bir seçenektir. Epilasyon sonrası cildi nemlendirmeye dikkat edilmelidir” diye konuşuyor.

  1. Terlemeye karşı bu önlemleri alabilirsiniz!

Ergenlik döneminde hormonların etkisiyle koltukaltı, saçlı deri, genital bölge gibi yerlerde ter bezlerinin gelişmesiyle terleme artışı görülürken, bu bölgelerde yerleşen bakteriler kötü koku oluşumuna neden oluyor. Gençlerin özgüvenini etkileyebilen bu durumla baş etmek için özellikle yaz aylarında sık banyo yapmanın çok önemli olduğunu belirten Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Koltukaltı ve genital bölgedeki tüyler de teri hapsederek koku oluşumuna neden olduğundan dolayı bu bölgelerdeki tüylerin temizlenmesi önemlidir. Kıyafet seçimi ter kokusunu azaltmada önemli rol oynar; nefes alabilen, pamuklu veya diğer doğal liflerden yapılmış kıyafetler giymek terin buharlaşmasını kolaylaştırırken, sentetik kumaşlar kötü koku oluşumuna neden olabildiğinden sentetik kumaşlı kıyafetlerden kaçınılmalıdır.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

  1. Deodorantta dikkat!

Yaz aylarında sık duş alınsa bile kısa süre içinde tekrar ter kokusu oluşabildiğinden, ergenlik dönemindeki gençlerin deodorant kullanmak istemesi anne babaların ‘acaba ileride zararlı etkileri olur mu?’ endişesine yol açıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay “Antiperspiran deodorantlarda bulunan alüminyum tuzlarının kanserojen olup olmadığı tartışma konusudur. Bilimsel araştırmalarda net bir kanıt ortaya konmamakla beraber alüminyum bileşenlerinin koltukaltı derisinden emilip meme kanseri, Alzheimer gibi hastalıkları tetikleyebileceği şüphesiyle aileler bu ürünleri kullanmaktan çekinmektedir. Bu durumda magnezyum tuzları içeren antiperspiran deodorantlar alternatif olarak kullanılabilir” diyor.

  1. Saç düzleştirici ve jöleyi sık kullanmayın!

Ergenlikte saçlı deride yağlanma ve terleme artışı nedeniyle saç bakım ihtiyacı artarken, kışın iki üç günde bir banyo yapmak yeterli ancak yaz aylarında her gün duş almak gerekebiliyor.  Saç spreyi ve jöle gibi maddelerin çok sık kullanılmaması, kullanıldığı zaman da saçta uzun süre kalmadan yıkanması gerektiğini belirten Dr. Kutlay, saç düzleştirme gibi uygulamalar da saça zarar verebileceğinden sık yapılmamasının doğru olacağını söylüyor.

  1. Bu yiyeceklerden kaçının!

Dengeli ve sağlıklı bir beslenmenin cilt sağlığı üzerinde de son derece etkili olduğunu belirten Dermatoloji Uzmanı Dr. Armağan Kutlay şöyle konuşuyor: “Sebze, meyve, protein ve tam tahıllar içeren bir diyet ve bol su tüketimine özen gösterilmelidir. Glisemik indeksi yüksek gıdalar, özellikle şeker tüketiminin fazla olması ciltte yağlanma ve akne artışına neden olacağından kontrollü tüketilmelidir. Baharatlı yiyeceklerin fazla tüketilmesi kötü koku oluşumuna katkıda bulunabilir. Hem genel sağlık için hem cilt sağlığı için sigara ve alkolden kesinlikle kaçınılmalıdır.”

  1. Güneşe çıkarken bu kurallara dikkat edin!

Kontrolsüz güneş maruziyeti güneş yanığı riskinin yanı sıra leke oluşumuna da neden oluyor.  Özellikle akne izleri ve böcek ısırığı izleri güneş maruziyeti sonrası koyulaşıp leke bırakabiliyor. Dr. Kutlay, güneşin zararlı UV ışınlarına maruz kalmamak için güneş ışınlarının en yoğun ve dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmaması, çıkılırsa gölgede olmaya dikkat edilmesi, şapka takılması ve minimum SPF 30 içeren bir güneş koruyucu sürülmesi gerektiğini belirtiyor.

Yazın hangi dondurma yenmeli

Yazın hangi dondurma yenmeli

Çilekli, limonlu, kavunlu, çikolatalı, kaymaklı ve daha niceleri… Dondurma, özellikle bunaltıcı yaz sıcaklarında serinlemek için en çok tercih edilen tatlılar arasında yer alıyor. İçeriğinde karbonhidrat ve proteinin yanı sıra, kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum, sodyum, demir ve çinko gibi mineraller ile A, B vitaminleri ve D, E ile K vitaminlerini belirli seviyelerde barındırıyor. Zengin besin öğesi içeriğiyle diğer ağır tatlılarla kıyaslandığında dondurma hafif ve sağlıklı bir alternatif olarak karşımıza çıkıyor. Ancak her besinde olduğu gibi dondurma tüketiminde de porsiyon kontrolünün sağlanamaması; kan şekerinin yükselmesi, ağırlık artışı ile bel çevresinin yağlanması gibi olumsuz sağlık etkilerine neden olabiliyor.

Bunların yanı sıra güvenilir ve doğru koşullarda muhafaza edilmediğinde besin zehirlenmeleri meydana gelebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, sağlığımızı olumsuz etkilememesi için dondurmanın çeşidine, tüketim miktarına ve sıklığına dikkat etmemiz gerektiğini belirterek, “Diyabet sorununuz yoksa, sağlıklı vücut ağırlığındaysanız, haftada 2-3 kez 2 top dondurmayı külahsız ve sos ekletmeden tüketebilirsiniz. Zira, külah ve ilave edilen soslar dondurmanın enerji içeriği ile karbonhidrat miktarını ekstra olarak arttırıyor.” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, dondurmanın faydalarını maksimum seviyede tutmak için tüketirken dikkat etmemiz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu

Sağlıklı ve hafif bir tercih

Yazın hareketsiz bir düzene sahipseniz, sıcakların da etkisiyle yavaşlayan metabolizma hızınız için ağır ve şerbetli tatlılar risk oluşturabiliyor. Bu tür tatlılar kan şekerinde dengesizlik, vücut ağırlığında artış, ani acıkma atakları, sinirlilik, baş ağrısı ve artan susama hissi gibi sorunlar oluşturabiliyor. Bu nedenle tercihinizi şeker ve yağ içeriği yüksek şerbetli tatlılar yerine, sindirimi daha rahat olan dondurmadan yana kullanmanız, daha sağlıklı bir seçim olacaktır. Zira dondurma sütle yapıldığı için nispeten daha düşük enerji değerine sahip. Dolayısıyla kontrollü tüketildiğinde kan şeker dengesizliklerine ve vücut ağırlığı artışına yol açmıyor.

Kemik ve diş sağlığına katkıda bulunuyor

Kemik ve diş sağlığı için önemli bir mineral olan kalsiyumun yetersizliğinde kemik erimesi, diş çürükleri ve kayıpları, kemiklerden kalsiyum çekilmesi gibi sağlık problemleri gelişebiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, ana maddesi süt olan dondurmanın kalsiyum ihtiyacınızın desteklenmesine yardımcı olacağını belirterek, “Ancak tercih edeceğiniz dondurmaların süt tozu içermemesine ve paketli olmamasına özen gösterin. Ayrıca dondurmanın tek başına bir kalsiyum kaynağı olmadığını, fazla tüketiminde ise ağırlık artışına ve kan şekeri yükselmesi gibi olumsuz sağlık etkilerine yol açabileceğini unutmayın” diyor.

Kalp sağlığını destekleyebiliyor

Dondurma içerdiği potasyum, fosfor, kalsiyum mineralleri sayesinde kalp damar sağlığının korunmasında destekleyici rol oynayabiliyor. Ancak dikkat! Porsiyon kontrolünü sağlayamadığınız taktirde, içerdiği doymuş yağ ve şeker olumsuz sağlık etkilerine neden olabiliyor.

Mutluluk veriyor

Dondurma, ağızdaki serinletici ve susuzluğu giderme mekanizmasına olan etkisiyle beyindeki haz merkezini uyararak keyifli ve mutlu hissetmenize destek olabiliyor.

Enerjinizi arttırıyor

Dondurmanın karbonhidrat içeriği sayesinde verdiği enerji günlük beslenmeye destek olabiliyor. Özellikle zayıf çocuklarda ve yoğun mide bulantısı olan iştahsız hamilelerde, dondurma nötr tadı ve zengin besin ögesi içeriği sayesinde enerji alımının artmasına katkıda bulunabiliyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Çocuklar için atıştırmalık alternatifi

Karbonhidrat, protein ve yağın yanı sıra vitaminler ile kalsiyum başta olmak üzere birçok minerali içermesi nedeniyle, çocuğunuzun atıştırmalık saatini çeşitlendirmek için hijyenik ortamlarda doğru malzemeler ve yöntemlerle hazırlanan dondurmaları tercih edebilirsiniz. “Ancak dondurmanın fazla tüketiminin çocukluk çağı obezitesi için risk oluşturabileceğini dikkate almalısınız” uyarısında bulunan Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, sözlerine şöyle devam ediyor: “Tüketim sıklığı ve miktarı doğru ayarlanamazsa dondurmanın şeker, glikoz-fruktoz şurubu ve yüksek yağ içeriği olumsuz sağlık etkilerine neden olabiliyor. Bu sebeple besin etiketini okuyarak dondurmanın içerdiği enerji ve şeker içeriği, tüketim sıklığı ile miktarları göz önüne alınarak kontrollü tüketim sağlanmalı. Hafif kilolu ve şişman çocuklarda dondurma tüketimi haftada 2 top ile sınırlanabilir”

Dondurma tüketirken 6 kurala dikkat!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Burcu, dondurma tüketirken dikkat etmemiz gereken kuralları şöyle sıraladı:

  • Çok aç olmadığınız zaman tüketin: Dondurmayı çok aç olmadığınız bir zaman diliminde tüketin. Aksi taktirde 2 top dondurma yeterli gelmeyecektir. Bu şekilde ani kan şekeri yükselmelerinin de önüne geçebilirsiniz.
  • Külah yerine kapları tercih edin: Külah yerine kapta tüketmeyi tercih ederek dondurmadan gelen kaloriyi azaltmanız sizin elinizde.
  • Sade veya meyveli olanları seçin: Üzerine eklenen soslar, meyveler ve kuruyemişler, dondurmanın kalorisini arttırabiliyor. Bu nedenle dondurmayı sade ya da meyveli olarak tercih etmeniz daha uygun olacaktır. Aksi halde hafif ve masum bir besinsel kaynak olan dondurmanın enerji içeriği çok yükselebiliyor.
  • Ambalajında buz kalıntıları varsa, dikkat: Dondurma alırken ambalajların üzerinde buz kalıntılarının olmamasına özen gösterin. Buz kalıntıları olan dondurma eriyip tekrar donmuş olabilir. Bu durum bakteriyel üremeye açık olacaktır.
  • Pastörize sütten yapılmış olmalı: Sıcak yaz günlerinde dondurmanın hijyen kurallarına uygun olarak hazırlanması oldukça önemli. Dondurmanın ham maddesi olan süt sıcak hava koşullarında hızla bozulabilen bir besindir. Bu nedenle besin zehirlenmesine karşı dondurmanın açık sütten değil, pastörize sütten yapılmış olması sağlık açısından daha uygundur.
  • Etiketini mutlaka okuyun: Yapımında farklı kaynaklar ve üretim teknikleri kullanıldığı için açık veya ambalajlı dondurma tüketirken güvendiğiniz markaları tercih etmeye ve etiketlerini okumaya özen gösterin.

Bol su içmek sistiti önleyebiliyor!

Bol su içmek sistiti önleyebiliyor!

Genellikle kadınları etkileyen ve toplumda idrar kesesi iltihabı olarak bilinen sistit hava sıcaklıklarının yükselmesiyle birlikte yaz aylarında daha sık görülüyor. Bunun nedeni ise vücuttaki su kaybının terleme ve nefes yoluyla sıcak havalarda artması sonucu günlük idrar miktarının azalması, idrardaki metabolit yükünün artması. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Doğan, yaşam kalitesini oldukça düşürebilen sistitten korunmak için bol sıvı tüketiminin son derece önem taşıdığına dikkat çekerek, “Sıcak havalarda vücudu susuz bırakmamak sistitten koruyan başlıca önlemdir. Dolayısıyla yaz aylarında susamayı beklemeden günde en az 2.5 – 3 litre sıvı, özellikle de su içmeyi alışkanlık edinin. Ayrıca mikroplar kolayca bulaşabildiği için temizliğinden emin olmadığınız havuz gibi durağan sulara girmekten kaçının. Yaz aylarında ıslak mayo ile dolaşmak da nemli ortamın üremeyi kolaylaştırıcı etkisi nedeniyle az da olsa sistit için risk faktörü oluşturuyor” diyor.

Doç. Dr. Serkan Doğan

Her iki kadından birinin sorunu!

Sistit, komplike ve komplike olmayan şeklinde iki gruba ayrılıyor. Komplike sistit genelde kronik hastalıkları olan, yaşlı, bağışıklık sistemi bozulmuş hastalarda görülüyor. Asıl sık görülen ve toplum kaynaklı olan türü, komplike olmayan sistittir. Bakteriler, özellikle E.Coli bakterisi, komplike olmayan sistitlerin en sık görülen etkenini oluşturuyor. Vücudun dışında yer alan bakteriler üretra yoluyla idrar yoluna girip çoğalmaya başladıkları zaman idrar yolu enfeksiyonlarına yol açıyor. Yaşam kalitesini oldukça düşüren boyutlara ulaşabilen sistit genellikle kadınları tehdit ediyor. Öyle ki her iki kadından biri hayatı boyunca en az bir kez komplike olmayan sistit geçiriyor. Yapılan araştırmalara göre, sistit sorunu yaşayan her dört kadından birinde hastalık altı ay sonra tekrar atak yapıyor. İdrar kesesinden çıkış kanalının kısa olması, oturarak tuvalet yapma zorunluluğu, adet sırasında kullanılan ped gibi enfeksiyon oluşturabilecek materyallerin fazla kullanılması sistit oluşumunu kolaylaştırıyor.

Bu belirtiler varsa hekime başvurun!

Tedavi edilmeyen sistit yaşam kalitesini düşürmesinin yanı sıra nadiren de olsa böbreklere ilerleyebiliyor ya da kana karışıp tüm vücutta enfeksiyon tablosu oluşumuna (ürosepsis) yol açabiliyor. Bu nedenle erken dönemde ve doğru tedavi edilmesi büyük önem taşıyor. Dolayısıyla sistit belirtilerinden bir veya bir kaçının olduğunu durumlarda üroloji hekimine başvurmak gerekiyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Doğan, sistitin belirtilerini şöyle sıralıyor:

  • İdrar yaparken ağrı ve yanma hissi sistitin en sık görülen semptomunu oluşturuyor.
  • İdrar sonrasında kesenin tam boşalmamış olduğu hissi, yani rezidü hissi belirgin oluyor.
  • Sürekli idrar yapma dürtüsü ve bazen ani sıkışma görülebiliyor.
  • Sık ve az miktarda idrar yapma genelde sık görülüyor.
  • Kötü kokulu ve bulanık görüntülü idrar da tipik belirtilerini oluşturuyor. Nadiren kan sebebiyle kırmızı ya da pembe tonlarında da olabiliyor.
  • Düşük dereceli ateş görülebiliyor, komplike ya da böbrek enfeksiyonunda ateş yüksek değerlere ulaşıyor.
  • Karın bölgesinde baskı hissi gelişebiliyor.
  • Bazen pelvik rahatsızlıklar ve hazımsızlık sorunu oluşabiliyor.
  • Nadiren de olsa bulantı eşlik edebiliyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Doğan

Sistitten koruyan 10 önemli öneri!

  • Bol ve doğal sıvılar tüketin (Su, ayran, maden suyu, bitki çayları, taze meyve suları, hoşaf vb)
  • Genital bölgede hijyen kurallarına dikkat edin. Tuvalet temizliğini mutlaka önden arkaya doğru yapın.
  • Havuza ya da durgun sulara girdikten sonra mutlaka duş alın.
  • Genital bölgenin ıslak kalmaması için havuz veya deniz sonrasında ıslak mayo ve giysilerinizi hızlıca değiştirin.
  • Hem sistit oluşumunu hem de bulguları önleyen; Turna yemişi (cranberry), dağ kızılcığı (lingonberry), ekinezya, güveyotu, kekik çayları ve suları tüketin. İdrar asiditesini artıran bu bitkisel kürler bakterilerin mesane duvarına ve birbirlerine tutunmalarını, çoğalmalarını, hatta canlı kalmalarını önleyebiliyor.
  • İdrarla birlikte vücuttan atılan C vitamini idrarın asitlik oranını da yükseltiyor. Asit ortam bakterilerin vücuda yerleşmesini ve üremesini güçleştiriyor. Dolayısıyla C vitamininden zengin besinleri tüketmeyi alışkanlık edinin.
  • Paketli gıda ve gazlı içeceklerden sakının. Yüksek şeker düzeylerine sahip bu ürünler bakterilerin üremelerini kolaylaştırıcı etki sağlarken, içerdikleri koruyucu maddelerin bazıları da mesane yapısını bozuyor ve daha hassas hale getiriyor.
  • Probiyotik içeren gıdalar tüketmeye özen gösterin. Zira bu gıdalarda yer alan ve kadın vajen florasında da bulunan laktobasiller (yararlı bakteriler) hastalık etkeni mikroorganizmaların yerini alıyor.
  • Genital bölgenin kuru kalması için pamuklu ve boyar madde olmayan iç çamaşırlarını tercih edin.
  • Adet kanaması ya da idrar kaçırma için tek kullanımlık pedleri tercih edin ve sık aralıklarla değiştirin.

 Antibiyotik önemli, ancak…

Sistit tedavisinde antibiyotiklere ve ihtiyaç halinde ağrı kesicilere başvuruluyor. Ancak sistit tedavisinde kontrolsüz antibiyotik alınması bakterilerde direnç gelişmesine ve enfeksiyonun kronikleşmesine yol açabiliyor. Bu nedenle tedavinin mutlaka bir üroloji uzmanı kontrolünde uygulanması gerekiyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Doğan, ilaç tedavisinin yanı sıra alınacak olan bazı önlemlerle hastalığın neden olduğu şikayetlerin hafifletilebildiğini belirterek, “Gazlı meşrubat ve paketli hazır içecekler hariç bol sıvı tüketmek, sık sık idrara çıkmak, genital bölgeye hijyen ürünü kullanmamak, acı ve baharatlı gıdalardan kaçınmak ve cranberry-turna yemişi, kekik, maydanoz, ekinezya ile güveyotu gibi çaylar tüketmek yakınmaların hafiflemesinde genellikle fayda sağlıyor” diyor.

Sabahları her yanınız ağrıyarak uyanıyorsanız!

Sabahları her yanınız ağrıyarak uyanıyorsanız!

“Sabah yataktan yorgun kalkıyorum. Hiç dinlenmemiş gibiyim”, “Dayak yemiş gibi uyanıyorum”, “Yataktan çıkamıyorum, belim korkunç ağrıyor”, “Sabah kalktığımda çok kötü bir kalça ağrısı yaşıyorum”… Bu ve benzeri şikayetler modern çağın koşuşturmacasında artık neredeyse kanıksanmış durumda. Üstelik yaşa da bakmıyor! Peki bütün gece uyuduğumuz halde neden dinlenemiyoruz? Sabahları kalkarken neden her yerimiz ağrıyor? Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ağrı Kliniği (Algoloji) Uzmanı Prof. Dr. Alp Yentür normalde sabahları uyanınca dinlenmiş hissedilmesi gerekirken güne ağrılarla başlamanın altında birçok neden yatabildiğini söylüyor. Prof. Dr. Alp Yentür sabah ağrılarının altında gizli etkenleri ve başa çıkma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Alp Yentür

Stresinizi yönetmeyi öğrenin

Stres, vücutta bir dizi fizyolojik değişikliğe neden olur. Farkında olmadan kas gerginliğini artırır ve ağrıya neden olan kimyasal maddelerin salınımına yol açabilir. Günümüzde sık görülen bu olgu, yoğun stres altında olduğunuz dönemlerde kaslarda ortay çıkan gerginliğin neden olduğu ağrılardır. Bu nedenle, stresten tamamen kurtulmak mümkün olmasa da kontrol altına almayı öğrenmeye çalışın, gerekirse profesyonel bir destek alın. Unutmayın; kontrollü yaşadığınız stres sizi tehlikelerden korurken, zinde tutar ancak aşırıya kaçmamak, ipleri elinizde tutmak şartıyla. Yatağa stresli ve gergin girmemeye, özellikle yatmadan hafif egzersizler yapmaya ya da gün içinde pilates gibi kasları geren ve güçlendiren egzersizler yapmaya çalışın.

İdeal kilonuza kavuşun

Fazla kilo sağlığın düşmanı olduğu gibi sabahleyin güne zinde, enerjik ve ağrısız başlamanın da önündeki en büyük engellerden biri. Bu nedenle sağlıklı bir diyetle, varsa aşırı kilolarınızdan kurtulun ve ideal kilonuza ulaşın.

Uyku apneniz var mı kontrol ettirin!

Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Alp Yentür “Uyku apnesi; fazla kilo, anatomik sorunlar ve yatış pozisyonu ile ilişkili olarak uyku sırasında tekrarlayan solunum durması veya azalmasıyla karakterize edilen bir uyku bozukluğudur. Bu kişiler, uyku sırasında oksijen eksikliği yaşayabilir bu da sabah ağrılarına ve yorgunluğa neden olabilir. O nedenle uyku apneniz olup olmadığını öğrenmek için KBB Uzmanına görünmeniz fayda sağlayacaktır” diyor.

Kas ve eklemlerinizi güçlendirin

Halk arasında kireçlenme de denilen “osteoartrit” gibi eklem rahatsızlıklarının, sabahları eklem ağrısı ve sertlikle kendini gösterdiğini belirten Prof. Dr. Alp Yentür şöyle konuşuyor: “Eklem kıkırdağının yıpranması sonucu ortaya çıkan bir eklem rahatsızlığı olan osteoartrit, özellikle ileri yaşlarda sabahları görülen eklem ve kemik ağrılarının en önemli nedenidir. Belirgin özelliği yatakta gece boyunca sağa sola dönerken görülen ağrı şikayeti ve yataktan kalktıktan sonra hareket etmeye başlayınca ağrıların kısmen hafiflemesidir. Sabah tutukluğunun süresi kişiden kişiye değişebilir ve genellikle hareketle birlikte azalır. Sabahları eklem sertliği ve tutukluğu yaşayan kişiler hafif egzersizler yaparak rahatlayabilirler. Ancak düzenli egzersizi mutlaka günlük yaşam alışkanlıkları arasına eklemek gerekir. Kilo vermek de şikayetlerin azalmasında etkili olur. Bunlara rağmen sorun devam ediyorsa Ağrı Hekimine başvurulabilir.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ağrı Kliniği (Algoloji) Uzmanı Prof. Dr. Alp Yentür

Fibromiyaljiniz var mı öğrenin

Yaygın kas ve bağ dokusu ağrısı ile karakterize kronik bir rahatsızlık olan fibromiyalji çoğunlukla “Her yerim ağrıyor, yorgunum, sırtımın ve kollarımın ağrısından duramıyorum, ağrı kesici işe yaramıyor” şeklindeki serzenişlere yol açıyor. Fibromiyaljinin; klasik ağrı kesicilere cevap vermeyen, vücudun her tarafında ağrı, sızlama, halsizlik ve yorgunluk ile kendini gösteren sinsi bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Alp Yentür “Kişi sabah yorgun kalkar hatta kalkamaz. Kalkmak istemez. Sabahları sertlik ve ağrıyla yorgun uyanmak fibromiyalji hastalarında sık görülen bulgudur. Halsizlik, kırıklık, yorgunluk hissi ve yaygın vücut ağrısı gün boyu davam eder. Fibromiyaljisi olanların kardiyo egzersizleri yapmasında fayda var. Haftada 3 kez ve en az 30’ar dakika kalp atışınızı hızlandıracak şekilde yürüyüş veya bisiklet gibi egzersizler yapın. Egzersiz ile birlikte uzun süreli (en az 6 ay) uygun ilaç tedavisine başlamak gerekebileceğinden dolayı mutlaka doktora başvurun” diyor.

Yatış pozisyonuna dikkat edin

Özellikle yanlış yatak veya yastık kullanımı boyun, omuz veya sırt ağrısına yol açabilir. Ayrıca yatış pozisyonuna göre boyun, omuz ve sırtın uygun olmayan pozisyonlarda kalmış olması da ağrı nedenidir. Bu nedenle yatak, yastık ve yatış pozisyonu konusunda doğru yatış tercihleri yaratın. Genellikle sırt üstü yatmak özellikle kilolu kişilerde dilin hava yolunu kapatma olasılığı nedeni ile önerilmez. Reflü olasılığı ve kalbin iş yükünü azaltması nedeni ile ideal yatış şekli olarak sol tarafa yatmak önerilir.  Ancak en rahat ne şekilde yatıyorsanız sizin için ideal olan odur” diyor.

Düzenli egzersiz yapmayı ihmal etmeyin

Sabah ağrıları ve tutukluğunun genellikle dinamik hareketlerle azalacağını ancak aktif olmayan dönemlerde veya uzun süre hareketsiz kaldıktan sonra tekrar ortaya çıkabileceğini belirten Prof. Dr. Alp Yentür şöyle konuşuyor: “Sabah tutukluğunu ve ağrılarını hafifletmek için eklem hareketlerini ve esneme egzersizlerini düzenli olarak yapmak ve kasların esnekliğini ve gücünü korumak önemlidir. Kronik eklem rahatsızlıklarında ise tıbbi destek gerekir.”