Yazılar

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6

Kansere yakalanma kadınlarda yüzde 39.6, erkeklerde yüzde 41.6!

Sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, işlenmiş ve katkı maddeli gıdalar, çevre kirliliği, stres, aşırı kilo ve hareketsiz yaşam gibi birçok faktör nedeniyle kanserin görülme sıklığı son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Genetik ve çevresel etkenlerin yanı sıra taramaların daha fazla yapılması ve teknolojinin ilerlemesinin de kanser görülme sıklığının artışında etkili olduğunu belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay 2024 yılında yayınlanan istatistiklere göre erkeklerde hayat boyu kanser tanısı alma olasılığının yüzde 41.6, kadınlarda yüzde 39.6 olduğunu söylüyor. Buna karşın kanser tedavisinde son yıllarda çok büyük ilerlemeler yaşandığını, özellikle erken teşhis durumunda kişiye özel tedaviler sayesinde tam başarının mümkün olabildiğini belirten Prof. Dr. Gümüşay “İstatistiklere göre; kanser tanısı alan hastaların 5 yıllık hayatta kalma oranlarının 1970’li yıllarda yüzde 49 iken, son yıllarda erken tanı ve kişiye özgü tedaviler sayesinde yüzde 69’a kadar yükseldiği gözlendi” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, 4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında yaptığı açıklamada kanserde kişiselleştirilmiş tedavi hakkında en çok merak edilen 4 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

Prof. Dr. Özge Gümüşay

  • Kanser tedavisi herkese tek tip mi uygulanıyor?

Günümüzde kanser tedavisinin herkese tek tip uygulandığı fikrinden uzaklaşılmakta ve kişiye özel tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Kanserde kişiselleştirilmiş tedavi, hastanın kanser hücresinde bulunan gen ve protein değişiklikleri dikkate alınarak tedavinin düzenlenmesi ile oluyor. Doğru tedavinin, doğru hastaya, doğru dozda ve doğru zamanda uygulanması ile kanserin tedavisinde ve önlenmesinde daha iyi sonuçlar elde ediliyor.

  • Kişiselleştirilmiş tedavinin avantajları nelerdir?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kişiselleştirilmiş tedavinin en büyük avantajı hastada etkin olan tedavinin verilebilmesi sayesinde yüz güldürücü sonuçlar alınabilmesi ve daha uzun yaşam süresi elde edilebilmesidir. Hedefe yönelik tedaviler ile hastalarda daha az yan etki görülmesi diğer önemli bir avantajıdır. Kişiselleştirilmiş tedaviler için yapılan testler ve bilimsel çalışmalar sayesinde kanser hastalığının oluşumunda altta yatan mekanizma daha iyi anlaşılabilmektedir. Kanserin önlenmesi, tanısı ve tedavisindeki yaklaşımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadır” diyor.

kanser

  • Hangi kanser tiplerinde kişiye özel tedavi uygulanıyor?

Dünyada ve ülkemizde gerek erken gerekse ileri evre meme, akciğer, bağırsak, cilt, mide, yemek borusu ve yumurtalık kanseri ile bazı lösemi ve lenfoma alt tipleri başta olmak üzere pek çok kanserde kişiye özel tedavi ile başarılı sonuçlar alınabiliyor. Ancak pahalı bir tedavi olması ve neticenin de zaman alıcı olmasından dolayı her hasta kişiselleştirilmiş tedaviden faydalanamıyor. Ayrıca her hastaya uygulanabilmesi için yeterli veri olmaması ve bu testleri değerlendirecek yeterli sayıda yetişmiş insan gücünün de olmaması nedeniyle kişiselleştirilmiş tedavide halen zorluklar yaşanıyor.

  • İmmünoterapi kişiselleştirilmiş bir tedavi midir? Her hasta almalı mıdır?

Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “İmmünoterapi tedavisi çeşitli kanser tiplerinde hastanın bağışıklık sistemine etki ederek kanser hücresinin yok edilmesini sağlar. Tek başına ya da kemoterapi ile birlikte kullanılabilmektedir. İmmünoterapi de bir çeşit hedefe yönelik tedavi olup bazı yolaklar kullanılarak, hastanın bağışıklık sistemine tümör hücresi tanıtılır ve hastanın bağışıklık sistemi tümör hücresine karşı savaşır. Her hastaya,  her hastalık tipine ve her evreye  immünoterapi önerilmez, bazı belirteçlere bakılarak hasta özelinde uygun ise önerilir. Bu özellikleri nedeniyle de kişiselleştirilmiş bir tedavi seçeneğidir” diyor.

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Gebelikte meme kanseri tedavi edilebilir mi?

Dünyada en sık görülen kanser türlerinde ilk sıraya yükselen meme kanseri kadınları her dönemde yakalayabiliyor. Öyle ki meme kanseri gebelikte en sık görülen kanserler arasında yine ilk sırayı alıyor. Araştırmalar, her 3 bin gebeliğin 1’inde meme kanseri geliştiğini gösteriyor. Üstelik günümüzde kadınların anne olma planlarını ileri yaşlara ertelemeleri nedeniyle gebelikte meme kanserinin önümüzdeki yıllarda daha sık görüleceği belirtiliyor. Güzel haber ise erken tanı sayesinde meme kanserinin gebelik döneminde de bebek zarar görmeden tedavi edilebilmesi. Ancak, anne adaylarının meme kanserine ait belirtileri gebelik sürecinde yaşanan doğal değişimler olarak düşünmeleri nedeniyle tanıda genellikle gecikme yaşanıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, erken tanı için gebelik döneminde memede ele gelen bir kitle varlığında veya doğal değişimlerde zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunarak, “Memede gelişen kitle veya şişme gibi belirtiler asla ‘gebeliğin doğal sonucudur’ düşüncesiyle göz ardı edilmemeli. Zira, çok sık olmasa da bu belirtiler meme kanserinin habercisi olabiliyor” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  ayrıca çocuk sahibi olmak isteyen her kadının gebelik öncesinde memeyle ilgili kontrollerini yaptırmasının son derece anlamlı olduğunu belirterek, “Gebelik öncesinde hekim tarafından meme kontrolü  ile ultrasonografi tetkikinin yapılması ve meme kanseri için yüksek risk grubunda olan kadınların genetik danışmanlık almaları doğru bir yaklaşım olacaktır” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Gebelik meme kanserinden korur mu?

Gebelikle ilgili meme kanseri, gebelik sırasında veya gebeliğin ardından bir yıl içinde görülen meme kanserlerini kapsıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine, gebeliğin meme kanserini önleyen veya tetikleyen bir etkisi olmuyor. Gebelik döneminde en çok meme, rahim ağzı ve yumurtalık kanseri görülebiliyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri tanısı neden gecikiyor?

Gebelikte meme kanserinin erken tanısı hem anne hem bebek için yaşamsal öneme sahip. Ancak gebelik sürecinde meme kanseri tanısının genelde geç konulduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, gecikmenin nedenlerini şöyle sıralıyor: “Geç tanının en yaygın nedeni, anne adayının kansere bağlı olarak memesinde oluşan  belirtileri gebelik sürecine ait değişimler olarak düşünmesi. Ayrıca gebeliğin özellikle ileri evrelerinde memenin yapısı çok değiştiği için ultrason ve mamografiyi yorumlamak zorlaşıyor. Dolayısıyla anne adayının hekime zamanında başvurmaması ve radyolojik görüntülerin yorumlanmasında güçlük çekilmesi nedeniyle gebelik döneminde meme kanserine normal popülasyona oranla biraz daha geç  tanı konulabiliyor”

SORU: Erken tanı için nasıl bir yol izlenmeli?

Meme kanserine erken dönemde tanı konulabilmesi için memede ele gelen bir kitle, memede ağrı, meme derisinde kızarıklık veya duyarlılık, meme ucundan akıntı gelmesi veya meme ucundaki derinin kabuklanması ya da soyulması gibi durumlarda gecikmeden hekime başvurulmalı. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, ayrıca her kadının gebelik öncesinde hiçbir yakınması olmasa bile hekime meme muayenesini yaptırmasının önemli olduğunu vurgulayarak, “Kontrolde meme muayenesinin yanı sıra ultrasonogafi de yapıyoruz. Erken tanı sayesinde tedavinin başarı oranı yüzde 98 gibi oldukça yüksek bir rakama ulaşıyor. Ayrıca kansere gebelik öncesinde tanı konabilmesi anne adayında oluşabilecek ağır psikolojik ve fizyolojik sorunları da azaltmış oluyor” diyor.

Prof. Dr. Metin Çakmakçı

SORU: Meme kanseri tedavisi bebeğe zarar verir mi?

Meme kanseri tedavisi bebeğimize zarar verir mi? kaygısını bu süreçte hemen her anne – baba doğal olarak yaşıyor. Prof. Dr. Metin Çakmakçı, günümüzde bebeğe zarar vermeyen tedavi protokolleri ile sağlıklı bir doğumun mümkün olduğuna işaret ederek, “Ancak bebeğin zarar görmemesi için tedavinin mutlaka genel cerrahi, tıbbi onkoloji ve radyasyon onkolojisi uzmanları, patoloji uzmanı, nükleer tıp uzmanı  ile kadın hastalıkları ve doğum uzmanının katıldıkları bir ekipten oluşan multidisipliner yaklaşımla gerçekleştirilmesi çok önemlidir” diyor.

SORU: Gebelikte meme kanseri nasıl tedavi ediliyor?

Günümüzde tıp dünyasında yaşanan önemli gelişmeler ve edinilen deneyimler sayesinde meme kanseri gebelik döneminde de tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, bu dönemde bebeği korumak amacıyla tedavi protokolünde değişiklikler yapıldığını belirterek, sözlerine şöyle  devam ediyor: “Gebeliğin her döneminde yapılabilen cerrahi girişimle, kanserli bölge, bebeğe zarar vermeden temizlenebiliyor. Kemoterapi bebekte anomali, düşük veya erken doğum gibi komplikasyonlara yol açabileceği için gebeliğin ilk üç ayında ve son üç haftada kullanılmıyor. Bu süreçlerin dışında bebeğin gelişimi yakından takip edilerek kemoterapi tedavisi uygulanabiliyor. Meme kanserinin tedavisinde kullanılan hormon ve hedefe yönelik tedavilerden ise bebeğin zarar görmemesi için gebelik döneminde kaçınılıyor. Radyoterapi tedavisine ise bebeğin gelişimini durdurma riski nedeniyle gebelikte asla başvurulmuyor. Bu yönteme, gerek duyulması halinde doğumdan sonra başlanıyor”  Prof. Dr. Metin Çakmakçı, meme kanserinde zamanla yarışıldığı için bebek sağlıklı yaşayabilecek kadar gelişmiş ise bazen doğumun öne alınabildiğini de sözlerine ekliyor.

SORU: Meme koruyucu cerrahi uygulanabilir mi?

Son yıllarda, erken tanı sayesinde, sadece tümörlü alanı çıkarmayı kapsayan ‘meme koruyucu cerrahi’ yöntemi yaygın olarak kullanılıyor. Ancak gebelikte oluşan meme kanserinde bazı durumlarda memenin alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Metin Çakmakçı,  “Örneğin radyoterapinin mutlaka uygulanması gereken evrelerde, meme koruyucu ameliyat yerine mastektomi, yani memenin tümünü çıkaran ameliyat yöntemine başvurmak durumunda kalabiliyoruz” diye konuşuyor.

SORU: Meme kanseri olan anneler emzirebilir mi?

Meme kanserinin tedavi sürecinde bebeğin emzirilmesi genellikle önerilmiyor. Zira, emzirme sürecinde memeyi ameliyat etmek zorlaşırken çeşitli komplikasyonların gelişme riski de artıyor. Ayrıca meme kanserinin tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçları ve doğum sonrasında başvurulan hedefe yönelik veya hormon ilaçları da süt aracılığıyla bebeğe geçip, zarar verebiliyor. Tedavisi tümüyle tamamlanan annelerin bebeklerini emzirmelerinde ise bir sakınca olmadığı belirtiliyor.

SORU: Meme kanseri tedavisinden sonra yeniden gebe kalınabilir mi?

Meme kanseri olan ve tedavisi tümüyle tamamlanan kadınların yeniden gebe kalmalarında bir sakınca görülmüyor. Ancak kadınların tedavileri tamamlandıktan sonra en az bir yılını sağlıklı geçirmiş olmaları, tekrar gebe kalmaları konusunu hekimleriyle görüşmeleri ve gebelik sürecini hekimlerinin gözetimi altında geçirmeleri büyük önem taşıyor.

Karnesinde zayıf varsa nasıl davranılmalı?

Karnesinde zayıf varsa nasıl davranılmalı?

Okullarda eğitim ve öğretim döneminin ilk yarısı cuma günü çalacak karne ziliyle tamamlanırken, öğrenciler için heyecan dorukta! Onlar karne ve tatil heyecanının coşkusunu şimdiden hissederken, veliler açısından ise bu süreç kimi zaman güç olabilecek durumlar ortaya çıkarabiliyor. Özellikle de karnesinde zayıf notu olan veya LGS sınavına hazırlanan çocukların ailelerinde bu durum endişeli bir hale bürünebiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi’nden Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu “Unutmayın ki her çocuk farklı öğrenme tarzına sahiptir. Karnedeki zayıf notlar, çocuğunuzun belki de farklı bir yaklaşımı benimsemeye ihtiyaç duyduğunu gösterebilir. Tatil sürecini, onun öğrenme tarzına uygun olarak planlamak ve onu destekleyici bir ortam sağlamak çocuğunuzun başarısını ve motivasyonunu artırabilir” diyor.

LGS’ye hazırlanan çocukların ebeveynlerine de öneride bulunan Zakiroğlu şöyle konuşuyor: “LGS süreci ne kadar önemli olursa olsun sömestr tatili aynı zamanda dinlenme ve motivasyon kazanma sürecidir. Çocuğunuzun bu tatilde dinlenmesine, sevdiği aktivitelerle ilgilenmesine ve enerjisini toplamasına izin verin. Aşırı bir şekilde ders çalışma tatilin tadını kaçırabilir. Öte yandan derslerin tamamen bırakılması da tempo ve motivasyon kaybına yol açabilir; bu nedenle çocuğunuzun ihtiyaçlarına göre rehber öğretmenleriyle işbirliği içerisinde hazırlayacağınız kararında bir ders çalışma planının uygulanması çocuğunuz için faydalı olacaktır.”

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu yarıyıl tatilinde çocukların bu özel zamanını hem eğlenceli hem de öğretici bir şekilde değerlendirebilmeleri için 7 adımda pratik öneriler sundu; önemli uyarılar ve açıklamalar yaptı.

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

  • Kışın keyfini çıkarın

Sömestr tatili kış mevsiminin tadını çıkarmak için harika bir fırsattır. Kışa yönelik yapacağınız doğa etkinlikleri, çocuğunuzun hem fiziksel aktivitesini artırmasına hem de kışın getirdiği güzellikleri keşfetmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca evde sıcacık bir içecek eşliğinde kitap okumak veya ailece film izlemek gibi kışa özgü keyifli aktiviteler de planlayabilirsiniz.

  • Teknolojiyi bilinçli kullanmasını sağlayın

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu “Teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmak, çocuğunuzun dijital becerilerini geliştirmesine yardımcı olabilir. Ancak sömestr tatili sadece ekran başında geçirmek yerine, teknolojiyi bilinçli ve dengeli bir şekilde kullanmalarını sağlamak önemlidir. Eğitici uygulamalar, sanal müze turları veya online öğrenme platformları aracılığıyla çocuğunuzun bilgi birikimini artırmasına destek olabilirsiniz” diyor.

  • Birlikte plan yapın

Tatilinizi çocuğunuzla birlikte planlamak, hem onun beklentilerini anlamanıza yardımcı olur hem de tatil sürecini daha keyifli kılar. Ortak planlar yapmak aile bağlarını güçlendirir. Çocuğunuzun ilgi alanlarına odaklanarak, beraber yapacaklarınızı planlayın. Belki bir günü doğada geçirmek belki de sanatsal aktivitelere yönelmek isteyeceklerdir. Planlarınıza çocuğunuzun da fikirlerini dahil etmek, tatilin daha keyifli geçmesine yardımcı olacaktır.

  • Sosyal ilişkileri güçlendirin

Sömestr tatili, çocuğunuzun sosyal becerilerini geliştirmek ve arkadaşlarıyla daha fazla zaman geçirmek için harika bir zaman dilimidir. Onun sosyal çevresini genişletmek, grup aktivitelerine katılmasını teşvik etmek ve arkadaşlarıyla birlikte planlar yapmak, sosyal gelişimine önemli katkılarda bulunacaktır.

Klinik Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

  • Eğlenceli ve öğretici oyunlar oynayın

Ne yapıp edin ve çocuğunuzla birlikte eğlenceli ve öğretici oyunlar oynamaya özen gösterin. Bilgi kartları, bulmacalar ve strateji oyunları çocuğunuzun zihinsel gelişimine katkı sağlar. Eğlenceli matematik oyunları veya dil becerilerini geliştiren oyunlarla çocuğunuzun öğrenmeye olan ilgisi canlı tutabilirsiniz.

  • Kitap okuma alışkanlığı kazandırın

Çocuğunuzun kitap okuma alışkanlığını yeterince kazanmamış olmasına üzülüyorsanız  sömestr kitap okuma alışkanlığını geliştirmek için harika bir fırsattır. Birlikte kitaplar seçmek, birlikte düzenli okuma saatleri belirlemek ve hatta aile içi minik bir kitap kulübü oluşturmak çocuğunuzun okuma alışkanlığını güçlendirecek etkili yollar arasında yer alır. Söz konusu kitaplar, çocuğunuzun hayal gücünü zenginleştirecek ve öğrenmeye olan ilgisini artıracaktır.

  • Ev içinde sanatsal aktivitelere zaman ayırın

Ailece ev içinde birlikte resim yapma, el işi projeleri hatta tiyatro oyunları düzenleme gibi sanatsal aktiviteler çocuğunuzun yaratıcılığını geliştirir. Sömestr tatili birlikte keyifli sanat projelerine başlamak veya çocuğunuzun ilgisini çeken bir sanat dalını keşfetmek için mükemmel bir fırsattır. El becerilerini geliştiren aktivitelerle hem eğlenceli vakit geçirin hem de çocuğunuzun özgüvenini artırın.

Hamilelik öncesinde sağlık kontrolü şart!

Hamilelik öncesinde sağlık kontrolü şart!

Hamilelik kadınlar için en heyecanlı ve bir o kadar da mucizevi bir süreç kuşkusuz. Ancak anne olmaya karar verdiğinizde hekiminizle mutlaka ön görüşme için randevu alın. Zira, psikolojik olarak hamileliğe ne kadar hazır olsanız da bebeğiniz ve kendi sağlığınız için yapmanız gereken çok önemli şeyler var; örneğin jinekolojik muayene olmak ve bazı yaşam alışkanlıklarınızı değiştirmek gibi! Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, anne adaylarının korunmayı bırakmadan 3-4 ay önce hamilelik öncesi danışmanlık almalarının son derece önemli olduğuna işaret ederek,  “Hamileliğin planlı olması bu sürecin daha sağlıklı geçmesini, ileride karşılaşılacak olan zorlukların daha kolay ve bilinçli atlatılmasını sağlıyor. Hamilelik öncesi danışmanlık ile anne ve bebeğin sağlığı optimize ediliyor, değiştirilebilir olan risk faktörleri önlenebiliyor. Ayrıca anne adayı sağlıklı hamilelik koşullarını sağlamak konusunda bilgilendiriliyor, böylece anne ve bebek için en iyi şartlar sağlanabiliyor” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, anne olmaya karar verdiğinizde dikkat etmeniz gereken 10 önemli kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Hamilelik öncesinde danışmanlık alın

Hamile kalmadan önce; hamilelik öncesi değerlendirme, muayene ve tetkiklerin yapılması, varsa hastalıkların tedavi edilmesi, hamilelik öncesinde kullanmanız gereken vitaminler ve ilaçların belirlenmesi için mutlaka doktorunuzla görüşün. Zira diyabet, hipertansiyon, tiroit hastalıkları ile sağlıklı kiloda olmamak gibi birçok problem, doğurganlık ve hamilelik sonucunu etkileyebiliyor. Dolayısıyla bu problemlerin hamilelik öncesinde en iyi şekilde tedavi edilmeleri gerekiyor. Hamilelik öncesindeki değerlendirmede ayrıca aşılar gözden geçiriliyor, bağışıklık değerlendirilmesi yapılıyor, çeşitli tarama ve testler, gerekiyorsa cinsel yolla bulaşan enfeksiyon taraması yapılıyor. Bunların yanı sıra hamilelik öncesi yapılan pelvik muayene ile smear testi gibi testlerle hamilelik ve bebeğin sağlığını etkileyebilecek pek çok faktör değerlendiriliyor.

Her gün 400 mikrogram folik asit şart!

Vücudumuzdaki hücreler sağlıklı büyümeleri ve gelişmeleri için B vitamini olan folik aside ihtiyaç duyuyorlar. Hamilelikten en az bir ay önce ve hamilelik sırasında vücudunuzda yeterli miktarda folik asit bulunması, gelişmekte olan bebeğinizin beyninde ve omurgasında meydana gelebilecek büyük doğum kusurlarını (anensefali ve spina bifida) önlemeye yardımcı olabiliyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Bu nedenle hamile kalmadan önce folat açısından zengin bir diyete ek olarak, her gün 400 mikrogram folik asit almayı ihmal etmeyin” diyor.

Genetik danışmanlık önemli

Ailenizin sağlık geçmişine dayanarak doktorunuz sizi genetik danışmanlığa yönlendirebiliyor. Ayrıca hamile kalmada zorluk, birden fazla düşük, bebek ölümü, önceki hamilelik sırasında oluşan genetik bir rahatsızlık veya doğum kusuru durumunda, genetik danışmanlık gerekiyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Taşıyıcıysanız, kendinizde bu hastalık yoktur, ancak bebeğinize aktarabileceğiniz bir gen değişikliğiniz vardır. Hem siz hem de eşiniz aynı genetik hastalığı taşıyorsanız, bebeğinizin bu tabloya yakalanma riski artıyor” diyor. Hamilelikten önce test yaptırmanın bebeğinizin risklerini değerlendirmenize ve hamile kalma konusunda karar vermenize destek verebileceğini belirten Dr. Gülay Beydilli Nacak, “Kistik fibroz, spinal müsküler atrofi, talasemi ve kırılgan x sendromu, günümüzde sıklıkla taşıyıcılık taraması yapılan genetik hastalıkları oluşturuyor” bilgisini veriyor.

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Sigara ve alkolden uzak durun

Sigara ve alkol tüketimi; erken doğum, doğum kusurları ile bebek ölümü gibi birçok ciddi soruna neden olabiliyor. Dolayısıyla sigara ile alkolü bırakmanız sizin ve bebeğinizin sağlığı için büyük önem taşıyor.

Toksik maddelerden korunun

Hamilelik sürecinde zararlı kimyasallar, çevresel kirleticiler, bazı metaller, gübreler, böcek ilaçları, kedi veya kemirgen dışkısı gibi toksik maddelerden kaçınmanız çok önemli.  Dr. Gülay Beydilli Nacak, bu kimyasallar ve toksik maddelerin erkek ile kadınların üreme sistemlerine zarar verebileceğine işaret ederek, “Hamilelik, bebeklik, çocukluk veya ergenlik döneminde toksik maddelere küçük miktarlarda bile maruz kalmak çeşitli hastalıklara yol açabiliyor. Bunun sonucunda hamile kalmayı zorlaştırabiliyor” diyor.

Sağlıklı kilonuza ulaşın

Obezite sorunu yaşayan kadınlar hamilelik sürecinde; yüksek tansiyon, hamileliğe bağlı diyabet ve doğum travmaları gibi komplikasyon gelişimi, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve bazı kanserler (rahim, meme ve kolon) dahil olmak üzere, birçok ciddi hastalıklarda daha yüksek risk altında oluyorlar. Tam aksine düşük kilolu kadınlar da aynı riski taşıyorlar. Dolayısıyla obezite veya düşük kilo sorununuz varsa, hamile kalmadan önce sağlıklı kilonuza ulaşmanın ve bu kiloyu korumanın yolları hakkında doktorunuzla konuşun.

Korunmayı bırakın

Doğum kontrol hapı kullanıyorsanız, yumurtlamanın normale dönmesi birkaç ay alabiliyor. Dolayısıyla hamile kalmayı düşündüğünüz tarihten itibaren ilacı bırakmanızda fayda var. Bu, vücudunuzun birkaç normal adet döngüsüne sahip olmasını sağlıyor. Hamilelikten önce normal döngülere sahip olmak, hamile kaldığınızda son adet tarihinin belirlemesine yardımcı olabiliyor. Spiralin ise çıkarıldıktan hemen sonra doğum kontrolü etkisi ortadan kalkıyor.

Dr. Gülay Beydilli Nacak

Aşılarınızı yaptırın

Doğru aşıları doğru zamanda yaptırmak sağlıklı kalmanıza ve bebeğinizi yaşamının ilk birkaç ayında bazı hastalıklardan korumanıza yardımcı olabiliyor. Kızamıkçık (Rubella) hamilelik sırasında size ve bebeğinize zarar verebiliyor. Dolayısıyla bağışıklığınız yok ise hamile kalmadan önce aşılarınızı yaptırmayı ihmal etmeyin.

Ağız ve diş sağlığınızdan emin olun

Hamilelik öncesinde ve hamilelik sırasında düzenli diş kontrollerinizi yaptırmayı ihmal etmeyin. Zira bazı çalışmalar, diş eti hastalığı ile prematüre veya düşük doğum ağırlıklı bebeğe sahip olmak arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Dr. Gülay Beydilli Nacak, diş eti hastalığınız varsa hamilelikten önce tedavi olmanızın sizin ve bebeğinizin sağlık sorunlarını önleyebileceğine işaret ederek, “Diş hekiminize hamile kalmayı planladığınızı veya hamilelik sırasında gittiyseniz, hamile olduğunuzu mutlaka söyleyin” diyor.

Zihinsel sağlığınızı koruyun

“Ruh sağlığı; hayatla başa çıkarken nasıl düşündüğümüz, nasıl hissettiğimiz, nasıl davrandığımızdır ve fiziksel sağlığımız kadar önemlidir” uyarısında bulunan Dr. Gülay Beydilli Nacak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Hamilelik hayatınızın en önemli dönemlerinden birisidir ve süreci en sağlıklı şekilde geçirmek için hayatınız hakkında iyi hissetmeniz ve kendinize değer vermeniz gerekiyor. Herkes bazen endişeli, üzgün veya stresli hissedebiliyor. Ancak bu duygular geçmiyorsa ve günlük yaşamınızı etkiliyorsa uzman yardımı almayı ihmal etmeyin”

Dizlerde tam protez yerine yarım protez de yapılıyor!

Dizlerde tam protez yerine yarım protez de yapılıyor!

Vücudumuzun tüm yükünü taşıyan, bükülen, dönen, bizi dimdik ayakta tutan dizlerimiz… Bazen yaşla, bazen genetik etkilerle, fazla kilo veya yaralanma gibi sebeplerle bu temel eklemdeki kıkırdak doku aşınıyor ve dizler ağrılar içinde kalabiliyor; üstelik yaşla birlikte kireçlenme ihtimali de artıyor. İnsan vücudunun en karmaşık ve en büyük eklemlerinden olan dizler, ayak bilekleri ve kalçalarla birlikte vücudun tüm yükünü taşıyor. Bu eklemlerin rahat hareket etmelerini sağlayan kaygan kıkırdak doku niteliğini kaybeder ve aşınırsa “kireçlenme” dediğimiz hastalık ortaya çıkıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, sıklıkla dizde şişlik, ağrı ve sertlik şeklinde kendini belli eden kireçlenmenin, yürüme, eğilme, çömelme ve merdiven çıkma gibi gündelik işleri bile engelleyerek kişinin yaşam kalitesini azalttığına dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Burak Akan

Prof. Dr. Burak Akan

Her yaşa uygun bir tedavi yöntemi

Genetik yatkınlık, spor yaralanması, fazla kilo, eklemlerin fazla kullanımı gibi durumların neden olduğu diz kireçlenmesinin görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor. Diz kireçlenmesi özellikle dizin tek bölgesini etkiliyorsa (çoğunlukla dizin iç tarafı) yarım diz protezi, bu tedavide başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, ‘parsiyel diz protezi’ ya da ‘unikondiler veya unikompartmental diz protezi’ olarak da adlandırılan yarım diz protezi ameliyatlarına dair, “Bu tedavi kireçlenme ve osteokondral defekt gibi nedenlerden dolayı diz ekleminin sadece bir bölgesinde oluşan kıkırdak kaybının tedavisinde kullanılan total diz protezine alternatif bir ameliyattır. Menisküs ve kök yırtıkları olmak üzere birçok durumda kullanılır. Bu protezler düzeltilebilir varus -valgus gibi hekimin muayene ve tetkikler ile karar verebileceği bazı durumlarda, tek bölge kıkırdak harabiyeti olan yetişkin hastalara uygundur. Her yaşa uygun olmakla beraber, 60 yaş altı veya 80 yaş üstü hastalarda özellikle tercih edilir. 60 yaş altında ileride revizyon gerekirse total diz protezine alternatif, ileri yaş grubunda ise daha az riskli bir ameliyat olduğu için tercih edilir” diyor. Yarım diz protezinde total diz protezine göre daha az riskle daha hızlı bir iyileşme amaçlanıyor. Bu ameliyat, açık yöntemle hastaların heyecanını alan hafif uyku altında vücudun belden aşağısının spinal anestezi ile uyuşturulmasıyla yapılıyor ve 45 dakika – 1 saat içinde tamamlanıyor. 10 yıllık kullanım oranları yüzde 95’in üzerinde olan bu ameliyatlarda hastanın ömür boyu iyileşmesi hedefleniyor.

Prof. Dr. Burak Akan

Daha düşük riskle daha doğal bir diz

Bu yöntemle hastaların hızla iyileştiğine değinen Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Burak Akan, “Amacımız fonksiyonu bozulmuş bir diz eklemini tekrar ağrısız ve işler hale geri getirmek, yani ağrısız hareket elde etmektir. Total diz protezine göre daha düşük riskle daha doğal bir diz elde etmek en büyük avantajı olmakla birlikte, enfeksiyon oranları daha düşüktür, yara izi daha küçüktür, hastalar daha hızlı normal hayata dönerler ve çoğu ameliyatsız normal bir diz gibi hisseder” diyor. Hastalar, ameliyattan 5-6 saat sonra ayağa kalkıp diz üzerine tam yük vererek yürüyorlar. Hastanede bir gün kaldıktan sonra taburcu edilen hastalar genelde 3-4 hafta sonra kendi rutin yaşamlarına dönebiliyorlar. Her işlemde olduğu gibi bu ameliyatta da enfeksiyon, yara iyileşmesinde gecikme ve anestezi komplikasyonları gibi riskler minimum düzeyde bulunsa da bu tedavi yöntemiyle oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor.

“Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir” demeyin!

Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir” demeyin!

Kimi zaman el bileğinde belirirken kimi zaman karında, kollarda, sırtta, boyunda çıkıyor ortaya… Toplu iğne başından ceviz büyüklüğüne hatta 10 santimetrenin de üzerine çıkarak dev bir görünüme dönüşebiliyor… Ülkemizde çok yaygın bir sorun olan yağ bezeleri (lipomlar) yaklaşık her 1000 kişiden 1’inin kapısını çalıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan, yağ bezelerinin dünya genelinde en sık görülen iyi huylu yumuşak doku tümörü olduğunu belirtirken “Dokunduğunuzda genellikle kolayca hareket eden ve sıklıkla ağrıya neden olmayan yağ bezelerinde en büyük tehlike, kötü huylu yumuşak doku kitlelerini taklit edebilmesidir! Bu nedenle vücudunuzdaki yumruları yani yüzeyel ve derin cilt altı kitlelerini yağ bezesi olarak düşünmeyin ve mutlaka konunun uzmanı hekime başvurun” diyor. Yağ bezelerinin nedenlerinin kesin olarak bilinmemekle beraber, genetik bozukluklar, hiperkolesterolemi gibi kolesterol seviyesinin kanda çok yüksek olduğu rahatsızlık, obezite ve kronik darbeler (travma) sonucu da oluşabildiğini belirten Prof. Dr. Korhan Özkan, toplumda doğru sanılan yanlış bilgilerin hayati riske yol açabildiğini vurguluyor. Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan, yağ bezeleri hakkında doğru bilinen 5 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Korhan Özkan

Prof. Dr. Korhan Özkan

  1. “Herkesin vücudunda yağ bezesi oluyor, normal bir şey”: YANLIŞ!

DOĞRUSU: ‘Herkesin vücudunda görülebilen yaygın bir sorun’ şeklindeki yaklaşım toplumda en tehlikeli, yanlış inanışların başında geliyor. Dışarıdan gözle görülebilen, dokunabildiğimiz her şişlik yağ bezesi olmayabilir. Bu lezyonlar fibrom, hemanjiyom ve nodüler fasit gibi iyi huylu kitleler olabildiği gibi, sarkom denilen oldukça saldırgan, kötü huylu ve zamanında tedavi edilmezse hayatı tehdit edebilen tümörler ve kanserler olabilirler.

  1. Ağrı yoksa basit bir yağ bezesidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yağ bezeleri ağrısızdırlar ama büyüklüklerine bağlı olarak çevre damar sinir yapılarına bası yapabildiğinden ağrı, uyuşma hatta hareket kaybına yol açabilen şikayetler ve bulgular ortaya çıkabiliyor. Ayrıca nadir görülen bir tümör olan ‘iğsi hücreli tümör’ ya da ‘anjiolipom’ denilen bazı yağ bezesi alt tipleri kendiliğinden ağrıya yol açabilirler.

  1. Lezyonların hepsi iyi huyludur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ortopedi ve Travmatoloji, Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan  “Ne yazık ki liposarkom denilen yağ bezesi benzeri hücreler ihtiva eden bazı tümörol şişlikler oldukça agresif ve vücudun diğer organlarına yayılma yani metastaz yapma potansiyeline sahiptirler. Uygun zamanda ve uygun şekilde ortopedik onkologlar gözetiminde tedavi edilmelidirler” diyor.

pause sağlık

  1. Bitkisel tedavi ile sorun halledilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumumuzda yaygın olan yanlış bilgilerden biri de; yağ bezelerinin ve diğer kitlelerin sülük tedavisi, hacamat ve bazı bitkisel merhemlerle tedavi edilebileceği! Yağ bezelerinin sülük, hacamat ve bitkisel merhemlerle tedavi edilemeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Korhan Özkan “Konuyla hiçbir ilgisi olmayan ve tıp eğitimi bulunmayan kişilerin önerdiği ve gerçekleştirdiği bilimsel literatürden tamamen uzak uygulamalar hastalarımızın durumunu daha komplike hale getirebilmekte hatta hayatlarını tehdit edebilecek sonuçlara yol açabilmektedir!” diyerek tıbbi tedavinin şart olduğu uyarısında bulunuyor.

  1. Biyopsi yapılmadan çıkarılabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Vücuttaki tüm yüzeyel kitlelerin uygun görüntüleme yöntemleri yapılmadan, herhangi bir doktor tarafından çıkarılabileceği şeklindeki inanışın doğru olmadığını ve ciddi zararlara neden olabileceğini vurgulayan Ortopedik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Korhan Özkan “Maalesef ortopedik onkoloji kliniğine başvuran hastaların neredeyse yarısına yakını başka yerlerde uygun olmayan görüntüleme ve biyopsi yapılmadan ‘basit yağ bezesi’ olarak düşünülen ancak sarkom denilen kötü huylu tümörü olan hastalardan oluşmaktadır! Uygun olmayan şekilde yapılmış ilk cerrahi, ikincil cerrahiyi zorlaştırmakta ayrıca nüks oranını artırarak hastanın hayatını tehdit etmektedir” uyarısında bulunuyor. Bu tür olayların yaşanmaması için görüntüleme yöntemleri uygulanması ve şüphelenilen vakalarda uygun şartlarda uygun teknikle biyopsi yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Korhan Öztürk, “Biyopsiyi yapan kişinin tümör cerrahisini de yapabilecek yetkinlikte olması ve multidisipliner ekip yönetiminde uygulanması gerekmektedir” diyor.

Popüler diyet ve zayıflama haplarından uzak durun!

Popüler diyet ve zayıflama haplarından uzak durun!

Havaların iyice soğuyup günlerin kısaldığı bugünlerde pek çok kişide iştah artışı nedeniyle daha fazla yemek yeme eğilimi meydana geliyor. Bir yandan da egzersiz yapma motivasyonunda azalma olması kilo artışını ve bel çevresinin kalınlaşmasını kaçınılmaz hale getiriyor. Ancak tabloyu tersine çevirmek mümkün! Acıbadem Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar “Sonbahar ve kış ayları bazı kişilerde kilo verme motivasyonlarını olumsuz etkilese de, aslında günlük yaşam alışkanlıklarımızda birkaç küçük değişiklikle ideal kiloya kavuşmak hiç de zor değildir. Yaz aylarına göre mevsimsel değişiklikler dikkate alındığında bazı zorluklarla karşılaşılabilse de; dikkatli planlama, öz disiplin ve sağlıklı alışkanlıklar kazanarak zinde ve fit bir görüntüye ulaşılabilir. Çeşitli popüler diyetler, çaylar, zayıflama haplarının hiçbiri sağlıklı beslenme ve egzersizin yerini tutmaz. Aksine fayda yerine, kalpten karaciğere, böbrekten safra kesesine dek bir çok organda ciddi zarara yol açabilir” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar, kış mevsiminde incelmenin 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Aysun Işıklar

Sık ve az yemek yiyin

Kilo vermede en büyük zorluklardan biri açlık hissi oluyor. Açlık hissini bastırmak, kan şekerini sabit tutmak ve iştahınızı azaltmak için sık ve az yemek yemeye özen gösterin. Zira çok uzun süre aç kalındığında çok hızlı ve yanlış türde yiyecekler tüketilebiliyor. Canınızın çektiği yiyeceklerden kendinizi mahrum etmeyin ama küçük porsiyonlarda tüketin. Kış aylarında susama hissi azaldığı için her gün yeterli ölçüde su içmeyi ihmal etmeyin.

Hareketsiz kalmayın

Özellikle kış aylarında pekçoğumuz evden dışarı çıkmak bile istemiyoruz. Ancak dikkat! hareketsiz (sedanter) yaşam kendinize yapacağınız en büyük kötülüklerden biridir. İlla ki spor salonuna gitmenize gerek yok; haftanın en az üç günü birer saat düzenli ve tempolu yürümeniz hem genel sağlınıza hem de incelmenize büyük katkı sağlayacaktır. Gününüze daha fazla adım eklemenin yollarını bulun. Egzersizi sevdiğiniz bir kişiyle yaparak eğlenceli kılabilirsiniz.

Planlama yapın

Egzersiz programınızı hatta atıştırmalıklarınızı bile önceden planlayın. Her zaman elinizin altında meyve, kuruyemiş, tek porsiyon yoğurt ve az yağlı peynir gibi taşınabilir atıştırmalıklar bulundurun. Mutfağınızda sağlıklı seçenekler oluşturun. Lifli ve yağsız, protein oranı yüksek atıştırmalıklar kendinizi tok hissetmenizi sağlayacaktır. Tatlı olarak kendi hazırlayacağınız meyveli yoğurt, küçük bir parça çikolata ya da aşırıya kaçmamak koşuluyla kuruyemiş ve kuru meyve tüketebilirsiniz.

Her güne mutlaka kahvaltıyla başlayın

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar “Kahvaltı yapmak sabah saatlerinde metabolizmayı çalıştırır. Kahvaltıyı atlamak, günün ilerleyen saatlerinde daha az besleyici gıdaların aşırı tüketimine davetiye çıkarır. Kahvaltınıza lifli besinler, yağsız protein, meyve veya sebze eklemeye çalışın. Poğaça ve börek gibi yakılması daha zor olan karbonhidratlardan kaçının. Eğer kahvaltı yapmayı sevmiyorsanız az yağlı bir yoğurt, birkaç tane fındık ve ceviz ile bir parça meyve, güne başlamak ve iştahınızı kontrol etmek için yeterlidir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Mükemmeliyetçilikten kaçının

Birçok insan yemek yeme ve spor yapma alışkanlıklarını siyah ve beyaz olarak düşünüyor. Aslında gün içerisinde 20 dakikalık bir egzersiz yapmaya fırsat yaratmak,  porsiyonları birkaç lokmada kesmek ve yüzde 2 yağlı sütten yüzde 1 yağlı süte geçmek gibi küçük şeylerin bile büyük etkisi olabilir. Porsiyon kontrolünü de kesinlikle unutmayın.

Yeterli ve kaliteli uyumaya özen gösterin

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Aysun Işıklar, sağlıklı kilo vermede yeterli ve kaliteli uykunun son derece önemli olduğunu belirterek “İyi bir gece uykusu vücudumuzun vazgeçilmezidir. Kilo verme söz konusu olduğunda bu daha da önemlidir. Bu konuda var olan araştırmalar; uykusuzluk ve kilo alımı arasında hormon temelli ilişki olduğunu gösteriyor. “Uyku hijyeninizi” iyi durumda tutmak için yatma zamanınızda tutarlı olun, sessiz ve karanlık oda tercih edin ve tüm ekranları kapatın” diyor.

Pankreas kanserinde ‘kalıcı iyileşme’ oranı yükseliyor!         

Pankreas kanserinde ‘kalıcı iyileşme’ oranı yükseliyor!                   

Günümüzde ölüme en sık neden olan kanserler arasında 4. sırada yer alan pankreas kanserinin 2030 yılı itibariyle, cinsiyet ayrımı olmaksızın, 2. sıraya yükseleceği öngörülüyor. Pankreas kanserinin en ölümcül kanserlerden biri olmasının başlıca nedeni, kanserin ileri evrelere kadar çok fazla belirti vermeden sinsice ilerlemesi.  Son yıllarda pankreas kanserinde yaşam süresinin uzaması, hatta kalıcı iyileşme sağlanan hasta grubunda ciddi bir artış yaşanması ise yürekleri ferahlatıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, son yıllarda ‘tanı konulan her hasta kaybedilir’ düşüncesinin tedavide yaşanan önemli gelişmeler ile yıkılmaya başladığına dikkat çekerek, “Pankreas kanserinde kalıcı bir iyileşme için kemoterapinin yanı sıra tümörün ameliyatla mutlaka çıkarılması gerekiyor. Ancak bu kanser türü genellikle ileri evrelerde tespit edilebildiği için hastaların çoğu ameliyat şansını yakalayamıyorlardı. Son yıllarda folfirinox protokolü olarak adlandırılan üç kemoterapötik ilacın eş zamanlı kombinasyonu ve etkin kemoterapi uygulamaları ile uygun hastalarda tümör küçültülerek ameliyat edilebilir boyuta getirilebiliyor. Bu sayede pankreas kanserinde ameliyat edilebilen hasta oranı yüzde 20’den yüzde 50 gibi yüksek bir orana yükseldi” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, kanserin görülebilir uzak metastaz yapmadığı aşamada saptanan hastalarda, etkili kemoterapi ve cerrahi tedavi ile 5 yıllık sağ kalım oranının artık yüzde 50’yi aştığına dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Mert Erkan

Genellikle ileri evrelerde yakalanıyor, çünkü…

Pankreas kanseri sıklıkla ileri evrelere kadar belirti vermeden sinsi bir şekilde ilerliyor. Ayrıca hazımsızlık ile bel ağrısı gibi en sık görülen belirtileri de safra kesesi taşı, omurga ve böbrek problemleriyle ilgili olduğu sanılarak hastalar tarafından uzun süre ciddiye alınmıyor. Bu sürede pankreas kanseri metastaz yapmaya, yani başka organlara sıçramaya zaman buluyor.

Kalıcı şifa için ‘ameliyat’ şart!

Cerrahi tedavi  veya kemoterapi pankreas kanserini tek başına kalıcı olarak ortadan kaldırmak konusunda yeterli olmuyor. Yani, cerrahi tedavi yapılamayan hastalarda kemoterapi ile sağ kalım süresi uzatılıp hayat kalitesi artırılabilse bile kür şansı maalesef bulunmuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanseri tanısı alan hastalarda kalıcı bir iyileşmenin ancak etkili kemoterapi ve etkili cerrahinin bir arada kullanılmasıyla mümkün olduğunu söylüyor.

Bu tedavi protokolü hayat kurtarıyor!

2012 yılında kullanıma giren folfirinox protokolü (üç kemoterapötik ilacın eş zamanlı kombinasyonu) ile başlayan etkin kemoterapi uygulamaları sayesinde pankreas kanserinde ilk defa, hastalığı yavaşlatmanın ötesinde, geriletebilen bir sonuca ulaşıldı. Folfirinox tedavisi öncesinde, ilk tanı anında hastaların yaklaşık yüzde 50’si uzak metastaz nedeniyle, yüzde 30’u ise tümör lokal  olarak ileri olduğu için ameliyat olamıyor ve sadece yüzde 20’si ameliyat şansını yakalıyordu. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, üçlü kemoterapi protokolünün pankreas kanserinde tedavinin kurallarını tümden değiştirdiğine dikkat çekerek, sözlerine şöyle devam ediyor, “Etkin kemoterapi sayesinde, lokal ileri hastalığı olan üçte birlik grubun büyük bir kısmı kemoterapi sonrasında tümörleri küçülünce, tekrar ameliyat edilebilir hale gelebiliyor. Bu sayede pankreas kanserinde ameliyat edilebilen hasta oranı yüzde 20’den yüzde 50’ye yükseldi. Üstelik kemoterapi sonrasında ameliyat edilebilen hastalar ile ilk tanı anında ameliyata aday olabilen hastalar arasında sağ kalım açısından da bir fark bulunmuyor”

Prof. Dr. Mert Erkan

Kapalı yöntemle ameliyat sayısı artıyor!

Pankreas kanserinde tümörün yerleşimine göre kabaca ‘üç standart ameliyat’ yapılıyor. Tümörlerin yaklaşık üçte ikisi pankreasın  baş kısmında yerleşik oluyor. Pankreasın baş kısmı, on iki parmak bağırsağı, safra kesesi ve safra yollarının alt ucunun bir arada çıkarıldığı ‘Whipple ameliyatı’ en sık yapılan ameliyatlardan. Ayrıca gövde ile kuyruk yerleşimli tümörler nedeniyle pankreasın gövde ve kuyruğunun sıklıkla dalakla birlikte çıkarılması, özel durumlarda da pankreasın tümünün çıkarılması,  diğer standart ameliyatları oluşturuyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanserine yönelik ameliyatların günümüzde giderek artan bir oranda açık cerrahiden ‘minimal invaziv cerrahi’ denilen kapalı türde ameliyatlara kaydığını vurguluyor. Prof. Dr. Mert Erkan, kapalı ameliyatların endikasyonuna göre laparoskopik veya robotik olarak gerçekleştirildiğini belirterek, “Damar ameliyatlarıyla beraber yapılması gereken ileri evre tümörlerde açık cerrahi hala daha etkin bir saha hakimiyeti sağladığı için tercih ediliyor. Ancak artan tecrübe ve gelişen cihazlarla beraber laparoskopik ve robotik olarak yapılan ameliyatların sayısı da günden güne artıyor. Bu ameliyatların kapalı yöntemle yapılabilmesi hastaya sadece kozmetik değil, daha az ağrı ve daha çabuk iyileşme gibi önemli avantajlar sağlıyor” diyor.

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Kanser hakkında yanlış bilinenler!

Son yıllarda görülme sıklığı giderek yaygınlaşan, çağın korkutan hastalığı olmaya devam eden kanser oluşumunda genetik etkenlerin yanı sıra çevresel faktörler de büyük rol oynuyor. Sigara ve alkol kullanımından güneşin zararlı ışınlarına maruz kalmaya, sağlıksız beslenmeden hareketsizliğe, stresten yüksek dozda röntgen ışınları ve kimyasal maddelerle temasa dek bir çok etken kanserin görülme sıklığının artmasına neden oluyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanserin dünya genelinde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam ettiğini belirterek “2023 yılında yayınlanan istatistiklere göre; erkeklerde hayat boyu kansere yakalanma olasılığı yaklaşık yüzde 41, kadınlarda yüzde 39’dur. Kanser tanısı alan kişiler tanıyı öğrendikten sonra kaygı, korkuya kapılıyor ve akıllarında pek çok soru oluyor. Toplumda kanser tanı ve tedavisinde doğru olmayan bazı inanışlar da bu süreci zorlaştırıyor” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay, kanser hakkında doğru sanılan 9 yanlışı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Özge Gümüşay

“Alternatif tedavi” yöntemleri zararsız hatta yararlıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: “Alternatif tedavi” olarak adlandırılan yöntemler ve bitkisel ürünler, kanser tedavisinde kullanılan tıbbi yöntemlerin yerini alamazlar ve hastalığın seyrini olumsuz etkileyebilirler. Kanser hastalarında en sık kullanılan alternatif tedavi bitkisel ilaçlardır. Bitkisel ürünler, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabilir veya yan etkilerini artırabilir. Ayrıca, bazı bitkisel ürünlerin güvenilirliği ve kalitesi konusunda sorunlar olabilir. Bu nedenle kanser tedavisi sırasında onkoloji doktorunuzun önerisi olmadan bu tür ürünleri kullanmamalısınız.

Kanser tedavisi sürecinde sürekli istirahat gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU:  Yapılan çalışmalar; hastaların kemoterapi alırken kısa yürüyüşler gibi egzersiz yapmasının hem tedaviye uyumunu hem de tedavi başarısını artırdığını göstermektedir.  Hastanın tedaviden sonraki günlerde halsizliği ve yorgunluğu olabileceğinden istirahat etmelerinde sakınca bulunmasa da, tedavi boyunca hareketsiz kalmamaya, kendilerini yormayacak şekilde egzersiz yapmaya dikkat etmeleri önerilir.

Sağlıklı yaşam tarzı kanseri tamamen önler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser, hücrede gelişen bir anormallik sonucu kontrolsüz hücre çoğalmasıdır. Kanser gelişiminde çevresel ve genetik faktörler rol oynar. Bu nedenle kanser riskini tamamen ortadan kaldıramasak da, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olarak ve çevresel risk faktörlerini azaltarak kansere yakalanma riskini azaltabiliriz.

Biyopsi kanserin yayılımına neden olur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser şüphesi ile başvuran hastadan alınan biyopsi, kanser tanısının konulmasında gerekli bir yöntemdir. Tanının yanı sıra hastalığın alt tipinin belirlenmesi, bazı ilaçların etkinliği için bir takım göstergelerin saptanması ve genetik testlerin uygulanması için de biyopsi yapılması şarttır. Biyopsi ile hastalığın yayılacağı inancı doğru değildir. Biyopsi yapılmadığı zaman tanı ve tedavi gecikir.

Kanser tedavisi sadece kemoterapi ve radyoterapiden ibarettir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisinde kullanılan yöntemler, hastalığın türüne, evresine ve hastanın genel sağlık durumuna göre değişebilir. Kemoterapi ve radyoterapi, kanser tedavisinde kullanılan yöntemlerden sadece ikisidir. Bunun dışında hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapi gibi tedaviler ile kanser tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar elde edilmektedir. Kanser tedavisinde cerrahi müdahale, hastalığın türüne ve evresine göre uygulanmaktadır.

Kanser tedavisi sırasında hasta her istediği gıdayı tüketebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kemoterapi tedavisi sırasında ilaçlar ile etkileşimi olan greyfurt ve nar gibi bazı gıdaların tüketilmesi önerilmez. Genel olarak dengeli ve çeşitli bir beslenme, hastanın sağlığını ve bağışıklığını korumaya yardımcı olabilir. Kemoterapi tedavisi sırasında alkol kullanımından kaçınılmalıdır. Vitamin ve mineral takviyeleri de, kanser tedavisinin etkinliğini azaltabileceği veya yan etkilerini artırabileceği için vitamin ve mineraller gıdalardan doğal yolla alınmalıdır. Hastada vitamin eksikliği saptanması halinde kanser tedavisini veren onkoloji uzmanına danışmak gerekir” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Kanser tedavisi sırasında hastalar izole olmalıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi için verilen kemoterapi bağışıklık sistemini zayıflatır. Her tedavinin bağışıklık sistemine yan etkisi farklılık gösterir. Hastaların tedavi sırasında enfeksiyon riskini azaltmak için toplu taşıma gibi kalabalık yerlerde maske kullanımına dikkat etmesi, sık sık el yıkaması önem taşır. Ancak hastanın tedavi boyunca tamamen odasında izole olması gerekmez. Enfeksiyonu olmayan yakınları ile birlikte zaman geçirebilir. Hastanın sosyalleşmesi ve sevdikleri ile zaman geçirmesi tedavi sürecine uyuma ve psikolojik açıdan daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır.

Kanser tedavisi sonrasında hastalık tekrar edecektir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanser tedavisi sonrasında hastalığın tekrar edeceği şeklinde bir kaygıyla karamsarlığa kapılmamalıdır. Hastalığın tekrar etme riski olsa da bu risk oranı her hastada farklıdır. Hastalığın başlangıç evresi, tümörün alt tipi, tümörün davranışı ve hastanın aldığı tedaviler kanserin tekrarlama riskini belirler. Hastalar kanserin tekrarlama riskini azaltmak için doktorlarının önerdiği tedavileri almalı ve sağlıklı bir yaşam alışkanlığı oluşturmalıdır.

Kanser olan kişilerin aile üyeleri de kansere yakalanacaktır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay “Kanserin kalıtsal olduğu düşünülse de, çoğu kanserin kalıtsal olmadığı bilinmektedir. Ailede kanser öyküsü fazla olan hastalarda kalıtsal yatkınlık genetik testler ile belirlenebilir. Kanser riskini artıran mutasyona sahip bireyler kanser gelişimi açısından yüksek riskli olup mutasyonun tipine göre özel tarama programlarına alınır” diyor.

Organ naklinin önündeki tek engel nedir?

Organ naklinin önündeki tek engel nedir?

Avrupa’da organ nakillerinin yüzde 80’i kadavradan yüzde 20’si canlıdan yapılıyor. Ülkemizde ise tam tersi bir durum yaşanıyor. Türkiye, canlıdan nakilde yüzde 80 ile dünya lideri olarak başı çekerken, kadavradan nakilde ise sonlarda yer alıyor. Organ bağışının önündeki en büyük engeli yanlış bilgiler oluşturuyor! İşte bu yanlışlara karşı toplumu bilgilendirmek ve organ nakli listesinde bekleyenleri yeniden hayata döndürebilmek için ülkemizde her yıl 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası kapsamında farkındalık etkinlikleri yapılıyor. Ülkemizde halen 26 bin 892 kişinin organ bekleme listesinde yaşama tutunmaya çalıştığını belirten Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber “Ülkemizde 2023 yılı itibarıyla toplam 4192 kişiye organ nakli yapılmıştır. Bu nakillerin 3652’ si canlı vericili, yalnızca 540’ı kadavra vericidendir. Kadavradan organ bağışının bu kadar düşük olmasının tek bir nedeni olabilir, o da bu konunun halkımıza tam olarak anlatılamamasıdır” diyor. Prof. Dr. İbrahim Berber ve Prof. Dr. Ülkem Çakır, Türkiye’nin kadavradan organ bağışında Avrupa ülkelerinden çok geride olmasına yol açan, toplumda doğru sanılan 5 hurafeyi anlattı, organ bağışı yapmak isteyenlere ve ailelere çok önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi

Prof. Dr. İbrahim Berber

Beyin ölümü gerçekleşmeden organları alabilirler: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bu yanlış inanış kadavradan nakilin önündeki en büyük engellerden biri. Oysa bitkisel hayatta solunum devam ettiğinden bu hastalar aylarca ya da yıllarca yaşayabilirken, bazen iyileşerek normale dönebiliyorlar. Kişi nefes aldığı müddetçe kendisine bütün tıbbi tedavilerin uygulandığını, beyin ölümünde ise tüm tıbbi desteğe rağmen hastanın hayata dönmesinin kesinlikle mümkün olmadığını belirten Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber “Yoğun bakım ünitelerinde beyin ölümü gelişen kişilere verilen tüm tıbbi desteğe rağmen ortalama 24-36 saat sonra tüm organlar fonksiyonlarını kaybederler. Sadece beyin ölümü gerçekleşen bir kişinin organları nakil bekleyen hastalara nakledilebilmektedir. Bu donörlerde organlar fonksiyonlarını kaybetmeden önce, en kısa süre içerisinde organların alınarak bekleyen hastalara nakledilmesi gerekir. Tüm süreç Sağlık Bakanlığı denetimindedir. Bu konuda hiçbir endişeye gerek yoktur” diyor.

Organ bağışı günahtır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ülkemizde pek çok kişi günah olduğunu sanarak organ bağışına sıcak bakmıyor. Hatta kişi hayattayken, vefatı sonrası başkalarına can vermek üzere organlarını bağışlamış olsa bile, ailesi izin vermezse gerçekleştirilemiyor. Ancak İslam dini dahil büyük dinlerin çoğu organ bağışını destekliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu her fırsatta organ naklinin caiz olduğunu belirterek, organ bağışı ile bir veya birçok insana hayat vermenin büyük sevap olduğunu vurguluyor.

“Ben organlarımı bağışladım, aileme söylemeye gerek yok”: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişinin hayattayken, vefatı sonrası organlarını bağışlamış olması yeterli olmuyor. Zira pek çok organ bağışı, kişinin beyin ölümüne rağmen aile üyelerinin bu bağışı kabul etmemesi nedeniyle gerçekleşemiyor. Prof. Dr. İbrahim Berber, ülkemizdeki yasalar gereğince, kişinin organ bağışı kartı olsa bile aile üyelerinin izin vermemesi durumunda organların alınamadığını belirterek “Bu nedenle hayattayken, organlarınızı bağışladığınızı ailenizden saklamayıp, olası bir vefat durumunda, organlarınızla başkalarına hayat vermek istediğinizi söylemeniz gerekiyor. Organ bağışlamaktan vazgeçerseniz de bunu ailenize söylemeniz yeterli” diyor.

Organımı bağışlarsam sağlığım bozulabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Böbrek ve karaciğer nakli canlı vericiden de yapılabiliyor ancak “karaciğerimin bir kısmını ya da böbreğimin birini bağışlarsam sağlığım olumsuz etkilenebilir” endişesi nedeniyle mesafeli bakılabiliyor. Oysa karaciğer kendini yenileyebilen bir organ olduğundan dolayı, canlı bir donörün karaciğerinin bir kısmını bağışlamasının sağlığı üzerine olumsuz bir etkisi olmadığını, yapılan titiz ve detaylı incelemelerde eğer sağlık açısından bir risk tespit edilmezse böbrek vericisi olmanın da ileride hiçbir sıkıntı çıkarmayacağını vurgulayan Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, tek böbrekle de uzun ve sağlıklı bir ömür sürülebileceğini söylüyor.

Yanlış: Vücut bütünlüğü bozulur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber, “Kadavra donörden yapılan nakil operasyonunda kadavra donörün cerrahisi, sanki yaşayan bir hastaymışçasına son derece özenli yapılır, dışarıdan bakıldığında vücut bütünlüğünün bozulmamasına büyük özen gösterilir. Ameliyat kesileri yine aynı özenle, estetik dikişlerle dikilerek kapatılır. Alınan organlar alıcı adaylarının bulunduğu merkezlere getirilir ve burada nakil gerçekleştirilir” diyor.

 Türkiye’de 26 bin 892 kişi organ bekliyor

Prof. Dr. Ülkem Çakır, Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre ülkemizde halen 26 bin 892 kişinin organ nakli listesinde, kadavradan organ bağışıyla hayata dönmeyi beklediğini belirterek “An itibarıyla ülkemizde bekleme listesindeki 26 bin 892 kişi her an bulunacak organla hayata yeniden başlamanın hayalini kurmaktadır. Bu hastalardan 1290’ı kalp, 157’si akciğer, 2376’sı karaciğer, 22.775’i böbrek, 285’i pankreas beklemektedir. Unutmayalım ki bırakacağınız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır” diyor.